125 YAŞINDA BİR MÜZE

İstanbul’un yeni arkeoloji müzelerine ihtiyacı var. Elbette bunu yapan Osman Hamdi Bey gibi tarihe geçecektir ve gelecek onu büyük bir değer ile yad edecektir.

125  Yılın Ardından

 

Dünyanın en önemli arkeoloji müzelerinden birine sahip olmak gerçekten heyecan verici. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, sahip olduğu eşsiz koleksiyonun ötesinde,  neredeyse sergilenen her bir eserinin arkasında bir “hikayeye” sahip olması bakımından arkeoloji tarihinin okulu değerinde. 

 

İstanbul Arkeoloji Müzelerini değerli yapan sadece  sahip olduğu eşsiz arkeoloji koleksiyonu değil elbette. Müze olarak tasarlanmış bir yapının, 125 yıllık mimari kimliği de oldukça önemli. Dünyada müze binası olarak tasarlanmış olan ilk yapılardan biri.  Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece siyasi değil ekonomik bağlamda da oldukça zor durumda olduğu bir zaman diliminde, dönemin şartları göz önünde alındığında, bir müze” inşa etme kararı ve kararlılığı oldukça önemlidir.

 

Parçalanan, yağmalanan bir coğrafyada hem hanedanlık hem de yöneticiler “varlık ve yokluk” mücadelesi içindedirler. İmparatorluğun yarın var olup olamayacağı bile belirsizdir. Sürekli parçalanıp ayrılan topraklar,  kapitülasyonların ağır ekonomik baskısı, yöneticilerin geleceğe yönelik tüm kararlarını etkiliyor olmalıdır. Böyle bir ortamda imparatorluk için hayati hiçbir önemi olmayan bir “arkeoloji”  ve ”müzecilik” konusunda  ortaya konan bu karar oldukça şaşırtıcıdır. Biliyoruz ki, Osman Hamdi Bey, Osmanlı Müzeciliğinin yönetimine getirilene kadar Osmanlı merkezi ve yerel yönetimi, arkeolojik eserlere çok değer vermeyen, Batılılar tarafından yurtdışına götürülmesinde sakınca görülmeyen bir fikre sahipti. Genellikle arkeolojik eserler yerel yöneticiler için bir para kazanma yoludur ve aynı zamanda baş belasıdır ve yabancılar tarafından götürülmesinde sakınca yoktu. Böyle bir ortamda müze yapma fikri oldukça radikaldi ve özellikle Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adı altında bir müzenin kurulması açıkça Batılılar ile çatışma ve gerginlik demekti. Öyle de oldu! Osman Hamdi Bey’in kazı çalışmaları ve ardından müze kurma düşüncesi Batılılar için kabul edilemez bir durumdu ve şiddetle eleştirildi.

 

Peki bu kadar radikal bir dönüş ve kararlı bir adımın arkasında ne vardı? Osman Hamdi Bey hem Batılıların baskısını oluşturacak hem de finans olarak imparatorluğu oldukça zorlayacak bir yapının kurulması için izinleri nasıl almıştı?

 

Osman Hamdi Bey’in İstanbul Arkeoloji Müzelerini kurmasının üzerinden koca bir 125 yıl geçti. O zamanın İstanbul ve dünya ölçeğine bakılırsa, olasılıkla tüm gereksinimi karşılayabilecek bir müze tasarlanmıştı. Ünlü mimar Alexandre Vallaury müzeyi tasarlarken, yakın zamanda Osman Hamdi Bey’in tüm dünyanın ilgisini ve merakını çeken büyük keşfi Sidon (Sayda Lübnan) Kral Nekropolü Kazısı’nın en göz alıcı eserlerinden biri olan “Ağlayan Kadınlar Lahdi”nin cephesinden esinlenmişti.

 

Aradan 125 yıl geçti. Artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri yaklaşık bir milyonluk bir eser koleksiyonuna sahip. Bu eşsiz koleksiyonun 600 bini İslami ve gayri İslami sikke, madalya ve nişandan oluşuyor. 200 bini arkeolojik eser, 73 bini çivi yazılı tablet, 2 bini ise el yazması... Bu eserlerin yanı sıra, Marmaray metro kazılarında gün ışığına çıkarılan ve kazı envanterine geçen 60 bin eserle de devasa bir müze görünümünde.

 

125  yıl öncenin koşullarına göre tasarlanmış bir arkeoloji müzesinin günümüzde eskimediğini ve hala gereksinimleri karşılayabildiğini söylemek tabi ki zor. On binlerce arkeolojik eserin, 21. yüzyılın müzecilik anlayışı ile sergilenmesi bile başlı başına bugünkü mevcut müzenin en az 5 katı bir alana duyulan gereksinimi ortaya çıkarıyor. Bugün bu boyutta bir sergileme alanına maalesef İstanbul Arkeoloji Müzeleri sahip değil. Müzenin kurulmasına sebep olan Sayda Lahitlerinin olduğu bölüm bile 30-40 kişilik bir grubun gelişi ile hareket edilemez bir alana dönüşüyor. Müzenin en önemli koleksiyonundan biri olan seramik eserler bölümü ise tamamen etkisiz. Antik Mısır eserleri bölümü tıklım tıklım. Eserler arasında boşluk yok ve ziyaretçinin eserle kuracağı ilişki engelli.

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri açıkça hem fiziki koşulları hem de 21. yüzyılın müzecilik anlayışı hem de İstanbul gibi devasa bir kentin tek müzesi olması bakımından oldukça yorgun.

 

Peki, 20 milyonluk bir şehirde sadece bir müze ile yetinmeye çalışmak doğru mu? İstanbul’un herhangi bir noktasından İstanbul Arkeoloji Müzelerine gidip geri dönmek, uçakla Londra’ya gidip Britanya Müzesini gezip geri dönmekten daha zor.

 

İstanbul’da birkaç yeni arkeoloji müzesinin kuruluş fikri değerlendirilmeli midir? Bunu sorgulamak hem şehrin, hem turizmin hem de müzenin mevcut potansiyelinin gelişmesini ve doğru kullanılmasını sağlayacaktır. Örneğin Kadiköy’de bir müze olması hem yerli hem yabancı turistin şehrin diğer kıyısına geçmesine olanak sağlayacaktır. Hem de zaten bir antik kent olan Kalkhedon’u onurlandıracaktır. Yenikapı/Marmaray kazıları sırasında ortaya çıkarılan eşsiz eserlerin korunması ve sergilenmesi için yapılması beklenen ama yapılması konusunda hiçbir çaba sarf edilmeyen yeni bir müze, kente ve arkeolojiye dair yeni bir enerji sağlayacaktır. Dünyanın en önemli batık koleksiyonuna sahip olmamıza rağmen, bu koleksiyonun geleceği ile ilgili hiçbir bilginin olmaması kent adına, arkeoloji adına büyük kayıptır.

 

125 yıl önce tüm zorluklara rağmen doğan “bir müze yapma” fikri, günümüzde neden düşünülmüyor?

 

#istanbulayenimüzelazım