Ali DİNÇOL VEFAT ETTİ

Arkeoloji Bir Değerini Yitirdi

Prof. Dr. Ali DİNÇOL VEFAT ETTİ 1967 yılında İstanbul Üniversitesi’nde, eski adıyla Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Kürsüsü’nde meslek hayatına başlayan Ali Dinçol, 43 yıllık bilim hayatına gözlerini yumdu. Aktüel Arkeoloji Dergisi’nden verilen habere göre, uzun süredir yakalandığı rahatsızlığın ardından Pazartesi sabah vefat eden Prof. Dr. Ali DİNÇOL Salı günü Teşvikiye Camii’de yapılan cenaze namazı sonrası defnedilecek. 1 Şubat 1943 yılında İstanbul’da doğan1967 yılında Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri bölümünden mezun olan ve aynı yıl bölümde asistanlığa başlayan Dinçol, 1974 yılında Boğazköy Hitit Arşivinde çalıştı. 1981 senesinden beri, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü ve ayrıca Hititoloji Ana Bilim Dalı’nın da başkanlığını yürüten Dinçol, başta Hititoloji konusunda (Hitit Çivi Yazısı ve Grameri ve Luwi Hiyeroglifleri) olmak üzere, Urartu Dili ve Arkeoloji konusunda dünyanın en saygın bilim insanlarından biriydi. Yayınladığı sayısız makale ve kitapla birlikte, yüzlerce de öğrenci yetiştiren Ali Dinçol, kurulmasına öncülük ettiği Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü’nün 19 yıldır başkanlığını yürütüyordu.

 

 

ALİ DİNÇOL'UN ARDINDAN...
 
ALİ DİNÇOL'UN YAZISI, ARKEOLOJİ NİYE?  NASIL?  NE İÇİN?  2003,
Altmışlı Yılların Sonunda Türkiye’de İki Genç Asistan ve Analitik Arkeoloji
 
Öğrenciliğimizde (1962-67 yılları) “arkeoloji” genellikle, “archaios” (=eski,kadim) ve “logos” (=bilim) kelimelerinden oluşan bir terkip olarak tanımlanırdı. Böylece bilimin içeriğinden çok adının açıklanması yeterli bulunurdu. Bu bilimin metodolojisi için özel bir ders yoktu. Ama, seminerlerden ve diğer derslerden anlaşıldığına göre, kazı buluntularının ayrıntılı ”tanımı”nın çalışmalarda özel bir ağırlığı vardı. Bunun “tarihleme” konusunda da “analoji” (=benzerlik) bulma açısından da önemli olduğu bilincine varırdık.
 
Bu kavram ve bilmin özellikle ilk sınıfta yapılan tanımına bakınca, “eskinin bilimi” demek olan arkeoloji, kazıp toprak altından çıkarılan buluntuların tarifi, benzerlerinin bulunması ve tarihlenmesinden ibaretmiş gibi görünüyordu. Ancak ilerleyen sömestrlerde bazı prehistorya derslerinde “arkeolojinin ünik (=biricik) eser aramadığı, her buluntunun değerlendirilmesi gerektiği” de söylenmeye başlamıştı. Bu “her buluntu” ifadesinin, mesela İskandinavya’daki “Kökkenmöddinger” (=mutfak artıkları) adı ile bilinen kazı yerinden elde edilenleri de mi kapsadığı üzerinde durulmuyordu. Ama bir kısım öğrencilerin kafasında “her buluntu”nun ne olabileceği konusunda bazı fikirler oluşmaya başlamıştı. Bizler son sınıfta iken, prehistoryacı hocalarımızdan Ufuk Esin’in yayınladığı çalışma da (1969), tunç buluntularının morfolojik (=biçimsel) tanımı yanında, üretildikleri madenin de spektral analiz yoluyla ayrıntılı olarak araştırılmasının ve “buluntular”ın bu açıdan da ele alınmasının yararlı olacağı konusunda daha belirgin bir kanıya varmamızı sağladı.
 
Bu arada, prehistorya kürsüsü ile ortak bir projenin gerçekleşmesi için gelen ve fakültede ders vermeye başlayan Profesör Dr. Robert Braidwood ve Dr. Bruce Howe, hem derslerinde hem de kazılarında, zoologların, botanistlerin ve coğrafyacıların arkeolojiye katkı sağlayacaklarını teorik ve pratikte bize anlatmaya başladılar. O zamana kadar “ideal” kazı ekibi olarak kabul ettiğimiz, arkeolog, mimar/topograf, fotoğrafçı, çizimci, restoratör beşlisinin yanına şimdi “müsbet ilimler”den uzmanların da katılması, büyük bir yenilikti. O güne kadar paleoantropologlar bile kazı ekibine girmez, aslında fazla da önem verilmeyen insan kemikleri biriktirilip, onların çalıştıkları kuruma götürülürdü.
 
Belki dikkatinizi çekmiştir, o zamanki bilim sınıflaması içinde “müspet ilimler” (=positive sciences) denen fen ve doğa bilimleri yer alırdı. Bu ayrım diğer bilimlerin, yani sosyal bilimlerin, “menfi” değilse bile fazla güvenilmeyen alanlar sayıldığını düşündürmekteydi. Bu sadece bizde de böyle değildi, Batı’da da aynı görüş egemendi. O dönümde çıkan ve önümüze aslında yeni ufuklar açan bir kitabın adında bile bu ayrım vardı: Science in Archaeology (Higgs ve Brothwell 1963). Bir kitap kurdu olan hocamız Prof. Dr. Bahadır Alkım’ın getirilip önümüze koyduğu bu kitabın adı kadar içeriği de çarpıcıydı. İçinde pek çok alanda maden, keramik, organik maddeler üzerinde fen ve doğa bilimlerinden alınan metodlarla yapılan çalışmalar yayınlanıyordu. Aynı sıralarda Amerikan arkeolojisinde önemli bir yer edinmeye başlayan Louis Binford’un makalelerini (1962, 1965) okuyunca, doğa ve fen bilimlerinden yararlanma isteğinin arkeolojinin teorisindeki değişimlerden kaynaklandığını anlamıştık. Bir “yeni arkeoloji” akımı başlamıştı ve bu artık Önasya arkeolojisinde de uygulama alanı bulmaktaydı.
 
Ancak “yeni arkeoloji”nin teorik temelleri antropolojiye ve özellikle “kültür” kavramının tanımına bağlıydı. Yani antropolojik modellerle çalışmayan Eski Dünya arkeologları için kolay anlaşılır ve uygulanabilir olmaktan uzaktı. Kırk yıl kadar sonra bugün dahi, “arkeolojik açıdan kültür değişimi” gibi konular dolayısıyla “kültür” kavramı işin içine girdiğinde, konu üzerinde anlaşmakta güçlük çekildiğine tanık oluyoruz. Altmışlı yıllarda işin daha zor olduğunu söylemeye gerek yoktur.
 
Ama o dönemin arkeoloji öğrencilerinden birkaçı ve genç asistanlardan bazıları bu yeni akımın özellikle iki önemli noktasını kavramışlardı: Arkeoloji artık elde edilen buluntuların, Bahadır Hoca’nın deyimiyle “takdim ve tasvirini” yapmakla yetinmeyecek, “her biri birer madde olan bu belgelerin mahiyetini ve yapısını araştırarak, onları kesin bir suretle açıklamak ihtiyacını” duyacaktı (Alkım 1969:1).
 
Buradaki “açıklama” terimi üzerinde de durmak gerekmektedir: Özellikle Binford İngilizce “explain” fiilini değil, sanki daha güçlü bir anlam yüklediği “explicate” fiilini yeğlemektedir. Gerçekten de bunda bir gizli açıklamak anlamı olduğu da görülüyor (Macdonald 1954:216). Bu fiilin gereğini yapmak üzere, her maddi kültür belgesinden elde edilebilecek tüm bilgilerin her türlü işlem uygulanarak çıkarılması, yani “extre” edilmesi lazımdır. Arkeoloji bilimi böylece “açıklama düzeyi”ne erişecektir.
 
Gençler tarafından anlaşılan ikinci nokta ise, bu bilimin de diğer bilimlerle beraber evrensel bilginin bir parçası olduğu ve bilimleri “müspet ilimler” ve “diğerleri” gibi bir ayrıma tabi tatmanın anlamsızlığıdır. Başka bir deyişle arkeolojinin bir “hobi” olarak yapılamayacağıdır. Bu konuyu yine Bahadır Hoca, Profesör Nusret Hızır’ın üç eserine (1960, 1962, 1964) referans vererek, irdemiş ve bilimlerin sınıflandırılmasında Hızır’ın “monizm” görüşünü kabul etmiştir (Alkım 1969:2). Sosyal bilimler içinde arkeoloji bir süredir “ölçülebilen araştırmalar yapıyor ve bunlar Oxford Üniversitesi’nin Arkeoloji ve Sanat Tarihi Araştırmaları Laboratuvarı tarafından “Arkeometri” adına bir bülten içinde 1958 yılından itibaren düzenli olarak yayınlanıyordu.
 
Arkeolojinin teorisi ve yeni akımlar o yıllarda Türkiye üniversitelerindeki derslerde yer almıyordu. İstekli olanlar, ister öğrenci ister asistan olsun, bu konuları kendi olanakları oranında araştırmak zorundaydılar. “Olanak” sözcüğü ile kastettiğim şey, yayınları getirtmek için parasal olanaklar ve Türkiye’de nedense bir türlü anlaşılamayan bir handikap oluşturan “yabancı dil” olanağıdır. Bunlara sahip olan kişilerin sayısı zaten azdı ve bunların hepsi de kafasını bu konulara “takmış” değildi. Bu durumda ilgili sayısı o kadar azalıyordu ki, zaten anlaması zor olan bu alanlarda konuşacak ve tartışacak kimi bulursanız onunla yetinmek durumunda kalıyordunuz. Bir seçim yapma olanağı yoktu ve bulduğunuz kişi sizinle pek çok konuda ters düşse de, paylaştığınız konu dolayısıyla çalışma arkadaşınız oluyordu.
 
Burada bir parantez açıp 1968 yılında dünyada meydana gelen değişim rüzgârlarının ülkemizi de sarsmaya başladığını anımsatmanız gerekir. Artık üniversitelerde bir “reform”un gerekliliği bütün gençlik tarafından kabul ediliyordu. Fakat bu “reform”un nasıl olacağı ve neyi içerip neleri kapsayacağı konusunda üzerinde anlaşılmış bir plan ya da program yoktu. Üniversitede işgallere başlanmıştı. Komiteler isteklerini dekanlıklara ve rektörlüğe ulaştırıyorlardı. Bunlar genellikle, yabancı dilin zorunlu olmaktan çıkarılması, birinci sınıfın sonunda yapılan “baraj” sınavlarının kaldırılması ve hocaların ders kitabı yazıp ucuza satmalarının sağlanması gibi, öğrenciye zor gelen şeyleri fırsattan yararlanıp yok etmek amacını taşıyan çocukça istekledi ve bir “reform” niteliği taşımıyordu. Bazı işgal komitelerine, “hareketi” istenilen doğrultuda yönlendirilmesi için, civardaki kahvehanelerde üslenmiş hocaları tarafından sokulan birkaç “akıllı” öğrenci, komitelerin istekler listesine kendi bildikleri Avrupa veya Amerikan üniversite sistemlerinden alınma, gerçekten “reform” niteliği taşıyan fikirleri de ekliyorlardı. Olayların politik boyutlar kazanmaya başladığını görüp bunlara katılmak istemeyen, ancak son yıllarda sadece arkeoloji ile uğraşmış olup reform konusunda da bazı görüşleri olanlar ne yapmalıydı?
 
İşte tam bu sırada bu iki asistan, bu satırların yazarı ve Sönmez Kantman işbirliği yapmaya başladılar. İkisi de yurtdışında doktora yapmayı, hiç değilse tez çalışmalarının bir kısmını dışarıda tamamlamayı istiyorlardı ve bu nedenle Avrupa ve Amerika’daki birkaç üniversite ile yazışmış ve oralardan yüksek öğretim sistemi ile ilgili kataloglar ve ders programları getirtmişlerdi. O kaynakları kullanarak bir reform taslağı hazırladılar ve çoğalttıkları kopyaların Fakülte Kurulu toplantısı başlamadan önce salona girip profesör ve doçentlerin oturacakları masalara bıraktılar. Toplantıda yaptıkları için epey gürültü kopardığını, politik görüşleri zıt hocaların bu taslağın karşı taraftan olanlarca kendi kamplarındaki istekleri baltalamak için yaptırıldığını öne sürüp birbirlerini suçladıklarını arkadaşları olan bazı genç doçentlerden öğrenmişlerdi.  Sonuçta hazırladıkları reform taslağı iki zıt görüşteki kişilerce de karşı tarafın komplosu sayılmış ve bir kenara atılmıştı. Şimdi objektif olarak değerlendirdiğimde, içinde hala geçerliliğini koruyan öneriler olduğunu gördüğüm bu taslak, uygulamada yer bulamadı ve hazırlayanların hiç de istememelerine rağmen politik kamplaşmada “karşı taraftan” olmakla suçlandı.
 
O günlerde sürekli olaylar nedeniyle üniversite iki gün açıksa beş gün kapalı oluyordu.. Dersler olmayınca asistanlara düşen işler de en aza iniyor, okumaya ve tartışmaya çok zaman kalıyordu. Arkeolojinin ne olması gerektiği ve ülkemizde de “yeni arkeoloji” akımına uygun neler yapılabileceği, o günlerde tartışma konusu olmaya başladı.
 
Şimdi tam seyrini hatırlamıyorsam da Kantman’la düşüncelerimiz şöyle gelişti: Önce bu yeni arkeoloji denilen akımın teorik düzeyde ne olduğu Türkiye’deki ilgililere anlatılmalıydı. Bunun için yapılabilecek tek şey genişçe bir makale yazmak ve bunu saygın bir yerde yayınlatabilmekti. Kuşkusuz birinci aşama daha kolaydı ama onun da zorlukları vardı. Bazı kavramları anlamak ve anlatabilmek için epey antropoloji kitabı okumamız gerekmişti. Makale bittiğinde Türk Tarih Kurumu’nun Belleten dergisine göndermeye karar verdik. Bunun için yazıyı önce Bahadır Alkım Hoca’ya okuttuk. O beğendi ve üyesi olduğu TTK’ya bir mektup yazarak yollamayı kabul etti. Ama herkes onun gibi gençleri destekleme düşüncesi değildi. O zamanlar daha doktorasını bile yapmamış bir asistanın bilimsel yazı yazması hoşgörüyle karşılanmadığı gibi, üstelik bunu o dönemin en saygın bilim dergisine yollamak düpedüz cüret sayılırdı. Yazı yayınlandı (Dinçol ve Kantman 1968) ve kimseden iyi ya da kötü bir eleştiri gelmediği gibi, “Yazınızı okudum.” diyen bile çıkmadı. 
 
Bu sessizliğin anlamı üzerinde fazla düşünmedik ve ikinci aşama olarak planladığımız biçimde, “maddi kültür belgeleri”nden Türkiye’deki olanaklarla en fazla bilgi nasıl “istihsal” edilebileceğini araştırmaya giriştik. Kantman bazı taş aletler üzerinde çalışmalar yapmıştı. İşin teorik yönüyle araştırma planlamasındaki değişik uygulamalar konusunda da yine onun bilgisi vardı. Doğa ve fen bilimlerinden alınacak yardım için ise hemen yanı başımızdaki Fen Fakültesi’ne başvurduk. Genel Jeoloji Kürsüsü’nün rahmetli başkanı Prof. Dr. Fuat Baykal, kendisine yurtdışında keramik yapımı ve çömlekçi kili konusunda yapılan çalışmaları gösterdiğimizde çok ilgilendi ve keramik parçalarından “mikrotom” denilen aletle ince kesitler alabileceğini ve bunları mikroskobik olarak inceleyip kilin kompozisyonu hakkında bilgi verebileceğini bildirince, amacımıza ulaşabileceğimizi büyük bir sevinçle anladık. Demek ki istendiği takdirde arkeolojiye bizde de yeni bir yaklaşım sağlanabilirdi. Bu müjdeyi Teknik Üniversite Makine Fakültesi Teknoloji Kürsüsü’nden Dr. Yusuf Tekiz’in, madeni buluntuları röntgenle ve makroskopik tetkiklerle ele alabileceği yapabileceği haberi izledi.
 
Bundan sonra iskelet bulguları üzerinde ne gibi çalışmalar yapabileceğimizi araştırmaya yöneldik. O zamanlar internet gibi bilgiye kolay erişme olanaklarından henüz yoksunduk. Yanlış hatırlamıyorsam Index Medicus ciltlerini tarayıp kemikler üzerinde yapılmış araştırmaları saptamaya çalıştık. Eski organik buluntulardan kan grupları tayini konusunda 1960-68 arasında yayınlanmış çok sayıda çalışmaya rastladık. Bu ön araştırmayı da yapılacak tetkiklerde uygulanacak metodu yerleştirme sürecini üstlenecek olan Tıp Fakültesi Hematoloji Asistanı Dr. Koray Dinçol ile beraber tamamladık. Aynı fakültenin Biyokimya Laboratuvarı Şefi Dr. Adil Öner’in olanaklarını bize sunması ile bu konuda da çalışma yürümeye başladı. Rahmetli Adil Bey’in önerisi üzerine eşi Biyokimya Enstitüsü Asistanı Dr. Pernur Öner ile de kan grubu araştırılacak kemiklerden bir de organik sübstans tayini yapılması ve bu araştırmanın kronometrik bir nitelik taşıyıp taşımadığının irdelenmesi konusunda bir dizi testlerin gerçekleştirilmesine girişildi.
 
Böylece aynı anda farklı konularda yapılan çalışmalar başladı. Araştırmaların sonuçları gelmeye başladığında gençliğin verdiği enerji ile günler boyu sabahlara kadar daktilo başında oturup bunların makale haline getirilmesine uğraştığımızı anımsıyorum.
 
Elimizde sekiz çalışma toplanmıştı. Bunları nerede yayınlayacaktık? Yine Bahadır Hoca’ya başvurduk ve araştırmaları gösterdik. Sonuçları ya da sonuçsuzlukları kendisine anlattık. Bunların toplu halde basılması gerektiğini o da kabul etti ama kitap halinde Edebiyat Fakültesi Basımevi’ne verilen eserler basım için en az iki yıl bekliyordu. Halbuki bu kitabın içerdiği çalışmalar yeni yayınlanacak deney sonuçlarıyla hemen aşılabilir ve eskiyebilirdi.
 
Aklımıza gelen bir çareyi derhal uygulamaya koyduk. İlk defa Bizim Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nün kurucusu Prof. Dr. Helmuth Theodor Bossert tarafından çıkartılan ve ilk iki sayısı Heidelberg’de basıldıktan sonra basım işi de İstanbul’a aktarılan, Almanca ve Türkçe olmak üzere çift dilli bir dergisi vardı: Anadolu Araştırmaları – Jahrbuch für kleinasiatische Forschung. Bu dergi uzun süredir çıkmıyordu. Eğer yazıları bu dergide bir özel sayı olarak basabilirsek iki amaca birden hizmet edecektik. Hem dergi yeniden canlanacak, hem de dergiler basım sırasına girmediği için yazılar aktüel olma niteliğini yitirmeden çıkacaktı.
 
Gerçekten de Bahadır Bey’in yazdığı önsöz, bizim Sönmez ile arkeolojinin metodolojisinin kritiği konusunda kaleme aldığımız yazı ve Belleten’de bir yıl önce yayınlanan makalemizin de tekrar içeriğe dahil edilmesiyle zenginleşen ve adını “Analitik Arkeoloji” koyduğumuz kitap tüm katkıda bulunanlar ve basımevi çalışanlarının da gayreti ile dört ay içinde basıldı ve dağıtımı yapıldı (Dinçol ve Kantman 1969). Ve…bize ulaşan olumlu ya da olumsuz hiçbir tepkiye neden olmadı!
 
Profesör Halet Çambel’den duyduğum bir deyiş vardı: “Şarkta insanları silmek için onları yok farz ederler.” Artık anlamıştık ki, bize de uygulanan buydu. Nedenleri ne olursa olsun, yapılan işe tepki alamamak gerçekten de çalışma şevkini bitiren bir şey. Aradan bir süre geçtikten sonra, kulağıma “çabuk meşhur olmak isteyen gençler olduğumuz”un söylendiği çalındı. Hâlbuki bırakın çabukluğu, meşhur olabilmeyi aklımızdan dahi geçirmezdik. Önümüzde daha yapılacak çok işimiz vardı. Doktoralarımız dahi yoktu ortada.
 
Sonra bize belli etmeden kitaptan biraz yararlanıldığını gördük. Söylem bizimdi ama kitaba gönderme yapılmıyordu. Bir başkası böyle bir alıntıyı, hem de bize de söyleyerek yaptı: Epey bir zaman sonra Çekoslavakya’dan bir arkeolog bana bir mektup gönderdi. Çok ilginç çalışmalar yapmış olduğumuzu eline geçen Analitik Arkeoloji adlı kitapta her yazının sonuna eklenen İngilizce özetler yardımıyla tespit ettiğini, “yeni arkeoloji” akımının Türkiye’deki temsilcileri olarak beni ve Kantman’ı gördüğünü, yazmakta olduğu bir kitabın birkaç yerinde Analitik Arkeoloji’ye göndermeler yaptığını ve kitabın sonuna önemli gördüğü araştırma sahiplerinin resimlerini koymak istediğini yazdı. Yayınlandığı zaman yazarının bana yolladığı bu kitap, Çekçe yazılmış Rusça özetler içeren bir kitaptır: Jaroslav Malina, Archeologia Jak e Proc?, Prag.
 
Yıllar sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden antropolog Prof. Dr. Berna Alpagut bizim kitabı okuduğunu, kendisinin de özellikle kemiklerden kan grubu saptamak konusunda çalışmak istediğini söyledi. Elimde ne kadar literatür varsa büyük bir kıvançla kendisine verdim. Kitaba gelen olumlu tepkiler bundan ibaret kaldı.
 
Sönmez Kantman artık hayatta değil. Zaten ortak kitabımızın çıkışından iki yıl kadar sonra arkeolojiyi terk etmişti. Ben ise 1969 yılında verdiğim kararla tamamen filolojiye döndüm ve Anadolu dilleri ile uğraştım. Şimdi geriye bakınca acaba diyorum kitabın içeriği tartışılsaydı, bugünkü durum değişir miydi? Sanırım yenileşmede vakit kaybedilmezdi. Belki de arkeolojinin teorisi konusunda üniversitelerin hepsinde dersler verilirdi. Ve belki metodoloji konusu da iyi işlenerek, hala rastlanan heyamola kazıların sayısı azaltılmış olurdu.

Devamı; Güneş DURU

http://neo-thingness.blogspot.com/2012/08/aksine-arkeoloji-sadece-kaz-yapmak.html