APHRODISIAS’I TANIMAK

1974 senesinden bu yana büyük bir aşkla bağlı olduğum Aphrodisias’ı, bu benzersiz antik kenti dolaşırken belki de gözünüzden kaçmış olabilecek bazı ayrıntıları dile getirmek istedim. Aslında “Şeytan ayrıntıda gizlidir!” derler. İşte o ayrıntıları bilip görebiliyorsanız, Aphrodisias sizlere gizli kapılarını açacak ve bambaşka bir lezzet sunacak.

Sözlerime başlamadan sizlerle bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Seneler evvel Amerika’da katıldığım bir seminerde öğrenmiştim. İnsanoğlu bir yeri gezerken genelde saat istikametinin aksi yönünde dolaşırsa algı kabiliyeti artarmış. Bunu en çok uygulayanlar da marketleri düzenleyen kişilermiş. Ürünleri bu gerçekten yola çıkarak yerleştirir, düzenlerlermiş. Bu şekilde de zaman zaman satış istatistiklerini izleyerek az satılan ürünlerin yerini değiştirir, onların satışlarını hızlandırırlarmış.
 
İsterseniz bu yöntemi siz de bir kere deneyin! Aphrodisias Gezimizde de Bu Yöntemi Deneyeceğiz Yani sit alanına girdikten sonra müzeyi sağımıza alıp, oradan tetrapylona yani şehrin anıtsal kapısına yönelecek, oradan Aphrodite Tapınağı’nı solumuzda bıraktıktan sonra stadyuma doğru gideceğiz. Daha sonra odeon ya da bouleuteriona yönelecek; Hadrian hamamları, Güney agora ve ondan sonra Pekmeztepe’ye, yani antik tiyatronun bulunduğu yere yöneleceğiz. Tiyatro sonrası da aşağıya inip, kazıevinin yanındaki Aphrodisias’ın “binbir suratı”na bir merhaba deyip, son senelerde Geyre Vakfı’nın katkılarıyla büyük bir onarım geçiren ünlü Sebasteion Tapınağı’nı da izledikten sonra tekrar başladığımız noktaya geri döneceğiz. Burada eski bir Geyre hanı olan Deveci Hanı’ndaki sergileri gezip, rahmetle andığım büyük insan Kenan Erim’e ait özel eşyaları da izledikten sonra artık cafede bir yorgunluk kahvesi içip, müzeye geçebileceğiz. Gene Geyre Vakfı’nın katkıları ile 2009 yılında yenilenen eski müze binası ile, 2008 yılında Geyre Vakfı’nın yaptırdığı yeni müze binasında yer alan Sevgi Gönül Salonu’nda, benzersiz güzellikteki Sebasteion rölyeflerini izleyip onların hikayelerini okuduktan sonra turumuzu tamamlayacak, bu muhteşem antik kentte ileride bir kere daha buluşmak üzere vedalaşacağız.
 
Başladığımız Yere Geri Dönelim.
Gezimize başladığımız noktada ve daha sonra göreceğiniz yön belirleme işaretleri, diğer benzeri antik kentlerdekinden farklı bir konumdadır, yani yere çok yakındırlar. Bunlar seneler önce New York Üniversitesinin bu konularada uzman bir elemanı tarafından önerilmiş ve yapılmıştır. Anadolumuzdaki pek çok sit alanında gündüz saatlerindeki yoğun güneş ışığı bu yönlendirici levhaları okumakta zorluk yaratır. Bazılarını da farkedemezsiniz bile. Oysa ki genelde başınız önde yürürken, Aphrodisias örneğinde gördüğünüz bu yönlendirme işaretlerini çok kolay görür algılarsınız. Şeytanın gizlendiği bir ayrıntı işte! Aynı şey çeşitli bölümlerde yer alan açıklayıcı bilgiler için de geçerlidir. Bunların da kolay anlaşılabilir ve korunmalı olması gerekir. Gene New York Üniversitesinin uzmanları tarafından tasarlanıp Aphrodisias’ta uygulamaya konulan açıklamalar kaliteli baskıyla ve izole edilmiş çift camlı kutulara yerleştirilmiştir. Bunlar güneşten solmaz ve içlerine toz girmez. Son senelerde siteye kurulan audio visual sistemlerle, ilgili bilgi notları da eklenmiştir. Böylece alanı gezenler kolay bir şekilde detaylı bilgilere ulaşabilirler. 
Yürüyüşümüze devam ederken karşımıza şehrin ünlü kapısı tetrapylon çıkıyor. Bu kapı, 1980’li yılların sonuna kadar toprak altındaydı. Birkaç kere onarılmay açalışılmış ama rekonstrüksiyonu ölümünden bir sene evvel Prof. Kenan Erim tarafından gerçekleştirilmişti. Son derece sabırlı ve bilimsel çalışmalarla, adeta diş implantı yapılır gibi, sütunlar içine açılan deliklere yerleştirilen çelik çubuklarla güçlendirilip tekrar eski görüntüsüne kavuşturuldu.
Kenan Bey şimdilerde, yaşamının 30 senesini verdiği bu topraklarda, o kapının hemen yakınlarında bir yerde son uykusunu uyuyor. Kapının civarında dolaşırken yerlerdeki mermer kaplamalara da dikkatlice bakın. Antik çağın insanı can sıkıntısından olacak mermer zeminlere oyunlar çizmiş.
Neler yok ki... En çok da bildiğimiz dokuz taş.
Oradan yolunuza devam edelim ve şehrin ana tanrıçası Aphrodite’in tapınağının içinden geçelim. Batı kapısından çıkarken sağ taraftaki büyük mermer kaselere bakın lütfen. Onlar, tapınağın giriş kapısının iki yanında yer alırmış ve güneş battıktan sonra içlerine doldurulan yağ yakılarak girişi aydınlatırmış. Ve bir söylenceye göre de bu yağ bittikçe çanakların içinde kurulu bir düzenek kapıların millerini çalıştırarak yavaş yavaş kapatırmış! Yani antik çağ insanı hidrolik gücü de biliyormuş! Söylence işte, araştırılmaya değer. Oradan yolumuz bizi stadyuma doğru götürüyor. Bu stadyum tartışmasız bütün dünyada antik çağdan günümüze kalmış stadyumlar içinde en iyi durumda olanı... 
2008 yılından itibaren bir kaç sene boyunca, o zamanlar üyesi olduğum TMOK Kültür ve Sanat Komisyonu olarak orada Uluslararası Gençlik ve Spor Kampını gerçekleştirdik. Dünyanın her tarafından gelmiş gençler orada koştular, ülkeler arasında güzel köprüler kuruldu! 265 metre uzunluğundaki bu stadyum 30.000 kişi kapasiteli. Düşünebiliyor musunuz, eldeki verilere göre şehrin en kalabalık dönemlerinde 15-20.000 nüfusu barındıran kente 30.000 kişilik stadyum yapılmış! Amerikalıların “Büyük düşün!” dedikleri şey bu olsa gerek. Burada da mermer koltuklarda seyircilerin, gösterileri beklerken taşa kazıdıkları çok sayıda oyunu, övgü ve yer yer de hakaret dolu mesajları görmek mümkün. Yani günümüzün tuvalet kapılarında yer alan duvar edebiyatının antik çağ versiyonu... 
Stadyumu geride bırakarak tekrar Aphrodite Tapınağı’na doğru yöneliyor ve tapınağın içinden geçerek Odeona (ya da Bouleuterion, yani Meclis Binasına) varıyoruz. Bir zamanlar konserlerin verildiği, oyunların sahnelendiği bu yeri eğer ilkbahar aylarında ziyaret ediyorsanız, sahne önündeki orkestra çukurunun içinde kurbağaların konserini dinlemeniz mümkün.
Burada da mermer koltuklarda çok sayıda ve ilginç graffitiyi görmeniz mümkün. Ama bence en ilginç olanlarından birisi şu mesaj: “Bu koltuk, yeşillere ve Yahudilere ayrılmıştır” Yeşiller o tarihlerin önemli bir spor takımı, ama Yahudiler betimlemesi için ne demeli ? Buradan yolumuza devam edip Hadrian hamamlarına doğru sürdürüyoruz gezimizi. İlk önce karşımıza son senelerde onarılan ve eski haline getirilen şık bir çeşme çıkıyor. Bu çeşmenin bir kenarında, aslı müzede bulunan güzel bir torsonun kopyası duruyor. Oradan sonra Hadrian Hamamları’nı sağımızda bırakıp Güney Agoraya ulaşıyoruz. Burası şehrin iki pazar yerinden güneyde olanı. Onun da boyutları benzerlerinden çok büyük.
Zamanında ortasında bir havuz varmış ve iki tarafı çok sayıda heykelle süslenmiş. Burası ile ilgili en önemli buluntulardan biri MS 301’de, o dönemin Roma imparatoru Diokletianus’un agora duvarlarına çaktırdığı ve mermer üzerine kazınmış fiyat listeleri. Diokletianus agorada alınıp satılacak herşeyin en çok kaç paraya satılabileceğini alfabetik olarak listelemiş ve de önsözüne ilave etmiş: “Bu kurallara uymayanlar şehre saldıran barbarlara yapılan muamele ile cezalandıralacaklardır!” Alın size antik çağlarda anti enflasyonist bir tedbir! Agoranın üstünden yolumuza devam edip Pekmeztepe’deki muhteşem tiyatroya çıkıyoruz. Burası da gene stadyum gibi “büyük düşünülerek” tasarlanmış: 8.000 kişilik! Hele hele imkanınız olur da gün doğarken buraya çıkarsanız, Babadağlar arkasından ufkun önce kızıllaşması, sonra da güneşin bütün haşmetiyle ortaya çıkması tadına kolay doyulamayacak görüntülerden.
Buradan yavaş yavaş aşağıya iniyoruz. Bu kez kazı evinin duvarlarına dizilmiş ve bir zamanlar şehrin bir başka kapısının, Portico Tiberius’un üstünü süslemiş birbirinden güzel portreler: Aphrodisias’ın 1001 suratı! Hepsi farklı yontu ustaları tarafından yapılmış: Kimisi çok profesyonelce, kimisi amatörce... Bazılarının gözlerinde kurşun var. Bir zamanlar bu kurşunların içine yarı kıymetli taşlar yerleştirilmiş. Şimdilerde boş boş bakıyorlar! Nihayet müzeye geçmeden evvel turumuzun son durağına geldik: Ünlü Sebasteion Tapınağı... Burası başta da söylediğim gibi on seneyi aşkın bir süredir eski haline getirilmeye çalışılıyor. Bilimsel betimlemesiyle bir anastylosis.
Birbirinden güzel rölyeflerin kopyaları yapılıp yerlerine konuluyor, onarılmış orijinalleri ise yeni müze binasında teşhir ediliyor. 2007/2008 senelerinde dostum mimar, ozan Cengiz Bektaş’la sıkça gittik Aphrodisias’a ve bu güzelliklerin karşısına geçip saatlerce izledik, konuştuk. Bu arada bir de ayrıntı dikkatimizi çekti: Tapınağın üst katı yerden yaklaşık 9 metreydi. Orada yer alan rölyeflerin çoğunun ayakları oldukça kaba bırakılmıştı. Yani o pek çok heykelde gördüğümüz ince ince işlenmiş ayak ya da ayakkabı formları yoktu. Aşağıdan bakanlar o uzaklıktan ayakkabıların ayırdına pek varamadıkları için, yontu ustası çok yormamış kendini dedik! Yani antik çağda da bazı şeyler günümüzde sıkça rastlanıldığı gibi “kıvırılıyor” muş!
Buradan sonra başta da söylediğim gibi, Deveci Hanı’ndaki sergileri ve nihayet müze binalarını dolaşıp turumuzu noktalayabiliriz. Bir başka Aphrodisias yazısında buluşmak üzere.

Yazı ve Fotoğraf : Mesut Ilgım