EŞİTLİKTEN EŞİTSİZLİĞE ÇATALHÖYÜK

Günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce iskan görmüş Çatalhöyük, yüksek yoğunluklu bir nüfusun tabiatı gereği hiyerarşik olması gerekmediğini, bu tür bir toplumun eşitlikçi de olabileceğini gösterir.

Günümüzden yaklaşık 9 binyıl önce (MÖ 7100- 6000) yerleşim görmüş olan Çatalhöyük, yoğun nüfusa sahip bir erken tarımcı topluluğunu incelemeye olanak sağlaması açısından eşsiz bir yerleşmedir. Orta Doğu’nun kesintisiz iskan görmüş ender mega yerleşmelerinden biri olan Çatalhöyük, yaklaşık iki bin yıllık iskan süresi ile Çanak Çömleksiz Neolitik ile Çanak Çömlekli Neolitik dönemleri arasındaki geçiş sürecini yansıtması bakımından da büyük önem taşır. Birbirine çok yakın mesafede konumlanan konut birimlerinde yaşayan ve sayıca en fazla 8 bine kadar ulaşabileceği düşünülen bir nüfusa sahip bir toplum nasıl oldu da bu kadar uzun bir süre boyunca bir arada kalabildi? Çatalhöyük’te yaşamış bu Neolitik Dönem topluluğunun temelini oluşturan toplumsal örgütlenmeyi maddi kültürüne bakarak nasıl aydınlatabiliriz?

 

Sayısı binlerle ifade edilen bir nüfusa sahip bir kenti aklımıza getirdiğimizde, gözümüzde merkezi bir yönetim çevresinde yapılanmış bir toplum canlanabilir. Bu tür bir yönetim, düzeni sağlamış ve topluluk içerisindeki gerilimleri en aza indirgemiş olmalıdır. Bu toplumun, çeşitli sınıf ve mevkilere mensup kişilerden oluşan katmanlı bir toplum olduğu varsayılabilir. Bu tür bir kent tanımlamasının, kalabalık nüfus ve karmaşıklık arasında bir ilişki olduğunu varsayan kültürel evrimsel altyapılar ile bağlantılı olduğu varsayılabilir. Bu tür altyapılar genellikle, nüfus yoğunluğu ve artışının rekabeti teşvik edeceği ve bunun sonucunda merkezileşmiş bir siyasi yapının ortaya çıkacağı iddiasındadır. Bu tür sosyalevrimsel yaklaşımlar, pankültürel bir bakış açısı ile tüm toplumların basitten karmaşığa, ilkelden medeniye, kabileden devlete doğru gelişimsel bir yol izlediğini savunur.

 

Çatalhöyük, bu tür bir basmakalıp görüşü izlememesi bakımından örnek niteliğindedir. 1960lı yıllarda James Mellaart tarafından yürütülen kazılar ile 1993 yılından itibaren Ian Hodder başkanlığında devam eden kazılarda, merkezi bir otorite veya yönetimin varlığına ilişkin son derece az bulguya ulaşılmıştır. Çatalhöyük’te kaynakların bir arada toplanıp, yeniden dağıtıldığı merkezileşmiş bir sistemin varlığına işaret eden arkeolojik veriler yoktur. Benzer şekilde, anıtsal yapıların inşası gibi diğer kamusal projelerin varlığını kanıtlayacak bulgular da yoktur. Kazılarda şimdiye kadar ortaya çıkarılan tüm yapılarda platform, ocak ve fırın  gibi yapı elemanları tespit edilmiştir. Bu yapı elemanları ile onlarla ilişkili diğer kalıntıların hepsi (yiyecek pişirme ve tüketme işlemlerinden arta kalan maddi kalıntılar ile araç-gereç üretimine ilişkin bulgular) bu yapıların konut işlevi taşıyan mekanlar olduğunu gösterir. Bu doğrultuda tüm yapıların konut olduğu - Mellaart’ın öne sürdüğü gibi dini yapılar olmadığı- anlaşılmıştır. Mezar hediyeleri, nitelik ve nicelik bakımından sosyal sınıfın göstergesi olan buluntulardır. Çatalhöyük’te bulunan mezar hediyeleri üzerinde

 

Meskell ve Nakamura tarafından yapılan çalışmalar sonucunda, farklı yaştaki bireylerin mezarlarında bir farklılık görülmemiş, kadın ve erkek mezarları arasında ise ufak farklar olduğu tespit edilmiştir. Genele bakıldığında Çatalhöyük halkının farklı grup veya sınıflardan oluşan bir toplum olmadığı, uzun iskan süresinin büyük bir bölümünde yerleşmede büyük ölçüde eşitlikçi bir toplumun faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Çatalhöyük’te ele geçen bulgular yerleşme halkının tamamen eşitlikçi, basit bir toplum olduğu ve sosyal farklılaşmanın mevcut olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, bin yılı aşkın iskan süresi boyunca hiç değişmeyen bir toplumsal yapıya sahip olduğu da söylenemez.

 

Çatalhöyük’te yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve iskan süresinin başlangıcından orta dönemlerine kadarki süreyi (MÖ yaklaşık 7.100- 6.500) kapsayan maddi kültür, belirgin bir hiyerarşik yapıdan ziyade, bireyler ve gruplar arasındaki bir yatay sosyal farklılaşmaya işaret eder. Bu yatay farklılaşma en belirgin olarak evsel alanda kendini gösterir. Boyut ve dekoratif unsurlar bakımından farklılık gösteren evlerin bazılarında duvar resimleri, sıva kabartmalar ve/ veya hayvan kalıntılarından oluşan yerleştirmeler görülürken, bazılarında hiçbir dekoratif öğenin yer almıyor oluşu dikkati çeker. “Tarih evleri” olarak tanımlanan bazı yapıların aynı yerde en az dört kez yeniden inşa edildiği ve içerisinde bulunan insan ve hayvan kalıntılarından anlaşıldığı üzere, bu evlerin gömü ve ritüellerin gerçekleştiği mekanlar olduğu anlaşılmıştır. Evler içerisinde bulunan ender hayvan türleri ve taksonlarında değişkenlik gözlenmektedir. Aynı şekilde, evlerde biçimsel ve faunal boynuzların yer alıp almaması konusunda da değişkenlik görülmektedir. Bu değişkenlik, sosyal farklılaşmanın evler içerisindeki yabani ve tehlikeli hayvanların maddileştirilmesi ile çok yakından ilişkili olduğu yorumunu desteklemektedir.

 

Çatalhöyük evleri, iç içe geçmiş bir sosyal örgütlenme sisteminin bir bileşenidir. Bireyler haneleri, haneler ise topluluk içi grupları oluşturur. Her yapının kendine ait fırın, ocak, yaşam alanı, depo ve faaliyet alanları gibi birimlere sahip oluşu, her konutun en azından temel bir dereceye kadar kendi kendine yetebilen bir birim olarak işlediğini göstermektedir. Bununla birlikte, bu konutlar aynı zamanda yerleşme içerisindeki daha büyük toplulukların özerk yapı ve bileşenleridir. Örneğin,

 

Çatalhöyük’ün erken aşamalarındaki mimari, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş evlerden oluşan kümelenmiş mahalleler şeklindedir. Evlerden bazıları başka evlerde yaşayan bireylerin gömü alanları olarak kullanılmıştır. Evlerin tümü, görece birbirine benzer bir yerleşim planına sahiptir. Bu plana göre evler, ana yaşam birimleri ile bu birimleri çevreleyen daha küçük yan odalardan oluşur. Yan odalar depo ve yemek pişirme faaliyetleri için kullanılan alanlardır.

 

Ana yaşam birimlerinin kullanım bakımından kuzey ve güney olmak üzere iki kesime ayrıldığı ve kuzey esimin güneye göre daha temiz bir alan olup, gömülerin bu alanda yer aldığı anlaşılmıştır. Ocak ve fırının yer aldığı güney kesim ise daha pis bir alandır. Çatalhöyük evlerinin yerleşim planındaki bu tekbiçimliliğin kolektif mülkiyete işaret ediyor olabileceği düşünülür. Kolektif mülkiyet fikri teorik bir yaklaşım olmakla birlikte, evlerin yapılış biçimindeki bu uyumun, haneler arasında iletişim ve fikir alış-verişi olduğuna ve bir tür işbirlikçi sosyal ağın varlığına işaret ediyor olabileceğini söyleyebiliriz.

 

Karen Wright’ın Çatalhöyük’teki bir öğütme taşı grubu üzerinde yaptığı analiz, iç içe geçmiş bir sosyal sistemin varlığını destekler. Bu çalışmaya göre, tüm evler yiyeceklerin işlenmesi için gerekli araç-gereçlere ve el aletlerine eşit erişime sahipti. El değirmenlerinin dağılımında gözlenen farklılık ise çelişkili bir durum olmakla birlikte, hanelerin birbirleriyle olan karşılıklı bağımlılığına ve öğütme gibi bazı görevlerin ortak yapıldığına işaret etmektedir.

 

Yazı : Lindsay DER

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi 58. sayısı ile ulaşabilir, okuyablirsiniz