FOTOĞRAFCI BİR AİLE

1930’ların fotoğraf teknolojisi, cam levha negatifler kullanan büyük formatlı körüklü makinelerden oluşmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrasında İskenderun Sancağı’na bağlı Hatay topraklarında yürütülen kapsamlı arkeolojik    araştırmalar,    aynı zamanda 20. yüzyılın ilk yarısının arkeoloji fotoğrafçılığına dair iki farklı bakış açısı sunmaktadır. 1930-1941 yılları arasında Princeton Üniversitesi tarafından yürütülen, Hatay’ın klasik dönemlerine yoğunlaşan Antakya kent merkezi ve çevresi kazıları bölgeye ün kazandıran dünyaca ünlü Roma ve Bizans Dönemi mozaiklerinin açığa çıkarılmasını sağlamıştır. Aynı dönemde Amik  Ovası’nda  yürütülen  yüzey  araştırmaları ve kazılar ile birlikte Yakın Doğu arkeolojisi için referans sayılan Robert Braidwood’un Amik Kronolojisi; 1937-1939 ve 1947-49 yılları arasında Orta ve Geç Tunç Çağı Mukiş Krallığı’nın başkenti  olan  Aççana  Höyük,  Antik  Alalah’ta İngiliz arkeolog ve ajan Sör Leonard Woolley tarafından gerçekleştirilen kazılar ile birlikte ise erken dönem Anadolu, Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz kültürleri arasındaki ilişkileri ortaya çıkaran sonuçlar elde edilmiştir. Geçtiğimiz yıl Koç Üniversitesi, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi sanat galerisinde küratörlüğünü üstlendiğimiz Asi’deki Antakya Mozaikler Şehrinde İlk Araştırmalar (Küratör: Murat Akar) ve Unutulmuş Krallık, Antik Alalah’ta Arkeoloji ve Fotoğraf (Küratörler: Murat Akar ve Hélène Maloigne) sergi projeleri ile birlikte Hatay kazılarına ait iki fotoğraf arşivi üzerinde çalışmış, farklı dönemler ve farklı amaçlara sahip iki kazının arkeoloji fotoğrafçılığına olan bakış açısını kapsamlı olarak inceleme fırsatı yakalayabilmiştik.

Geçtiğimiz yıl Koç Üniversitesi, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi sanat galerisinde küratörlüğünü üstlendiğimiz Asideki Antakya Mozaikler Şehrinde İlk Araştırmalar (Küratör: Murat Akar) ve Unutulmuş Krallık, Antik Alalahta Arkeoloji ve Fotoğraf (Küratörler: Murat Akar ve Helene Maloigne) sergi projeleri ile birlikte Hatay kazılarına ait iki fotoğraf arşivi üzerinde çalışmış, farklı dönemler ve farklı amaçlara sahip iki kazının arkeoloji fotoğrafçılığına olan bakış açısını kapsamlı olarak inceleme fırsatı yakalayabilmiştik.

 

            1930’ların fotoğraf teknolojisi, cam levha negatifler kullanan büyük formatlı körüklü makinelerden oluşmaktaydı. Işığa olan duyarlılıkları ve lens deformasyonu olmayan bu fotoğraf makinelerinden elde edilen görüntüler doğru kullanımda arkeoloji ve arşiv fotoğrafçılığı adına muazzam sonuçlar vermekteydi. Ancak fotoğraf makinesinin yüksek maliyetli kullanımı, bir fotoğraf karesi elde edebilmek için harcanması gereken zaman dilimi ve karanlık oda gibi lojistik detaylar göz önüne alındığında kuşkusuzdur ki erken dönem kazılarının seçici kayıtlama yöntemine gitmiş olması kaçınılmaz bir durumdur. Ancak bu seçici yaklaşımın hangi kıstaslara göre belirlendiğinin irdelenmesi, dönemin arkeoloji uygulamalarını, bağımlı olduğu politikaları ve arkeoloji fotoğrafçılığının rolünün şekillenmesi üzerinde yarattığı etkiyi göstermektedir.

 

Princeton Üniversitesi Fotoğraf Arşivi

            Princeton Üniversitesi Antakya Kazıları arşivinde ilk dikkati çeken özellik dokümantasyonda fotoğrafa verilen önemdir. 5500 adet cam levha negatiften oluşan bir arşive sahip olan Antakya kazıları, dönemi içerisinde kapsadığı alan, finansal bütçesi, kullanılan iş gücü ve harcanan zaman göz önüne alındığında bölgede gerçekleştirilmiş en kapsamlı arkeolojik dokümantasyona sahip proje olarak tanımlanabilir. Özellikle kazılarda ortaya çıkarılan mozaik tabanların yerinde fotoğraflanması üzerine harcanan çaba ise dikkat çekicidir. Bünyesinde profesyonel fotoğrafçılar (Robert Schirmer, Fadıl Nasır Saba) barındıran Princeton ekibi, her mozaik tabanının açığa çıkarılmasından sonra ekip üyesi mimar Charles K. Agle’ın tasarladığı bir ahşap iskele sistemi üzerinden mozaik tabanların 90 derece kuşbakışı görüntülerini fotoğraflamıştır.  Arkeolojik dokümantasyon açısından kusursuz bir kayıt alma yöntemi olarak nitelendirebileceğimiz bu fotoğraf kareleri hala önemlerini korumakta ve hali hazırda yeni restorasyon projelerinde dahi kullanılmaktadır. Princeton arşivlerinde dikkati çeken bir diğer özellik ise arkeolojik kalıntıların açığa çıkarıldığı alanların çevre peyzajını tanımlayan kareler içermesidir. Özellikle Harbiye tarafında bulunan bir çok Roma Dönemi kalıntıları, yerel halkın ihbarları sonucu tespit edilmiştir. Tarla veya bahçelerinde kazı yaparken buldukları kalıntıları Princeton ekiplerine haber veren bölge sakinlerinin yönlendirmesi sonucu birçok arkeolojik kalıntı açığa çıkarılmıştır. Örneğin, Dakar adlı köylünün zeytin ağacı bahçesinde açığa çıkarılan aslanlı mozaiğin arka fonda gözüktüğü kare, Princeton kazılarının hikayesini anlatır niteliktedir. Arkeolojik kalıntıların yanı sıra kazı ve mozaik kaldırma-restorasyon tekniklerini de içeren fotoğraf dizileri dönemin arkeoloji metodolojisini tanımlar niteliktedir. Princeton kazıları dönemin yasaları doğrultusunda açığa çıkarılan eserlerin Suriye hükümeti ile kazıyı destekleyen kuruluşlar arasında paylaşılmasını sağlayan bir antlaşmaya göre gerçekleştirilmekteydi. Bilimsel kaygılar ve arkeolojik sorunlara aranan cevapların yanı sıra projeye sağlanan maddi desteğin en önemli nedeni ise projeyi destekleyen ülkelerin müzelerini yeni eserler ile zenginleştirme çabasıdır. Bu kaygı ile desteklenen arkeolojik çalışmalar kapsamında kazı notlarında bahsi geçen “her gün bir mozaik taban açıp kaldırılıyordu cümlesi projenin işleyiş sürecini açıklar niteliktedir.  1935 yılında 126 günde toplam 126 mozaik açığa çıkarılmıştı. Ancak bu hızlı çalışmanın aynı zamanda sistematik olarak sürdürülen bir fotografik dokümantasyon sürecini de ortaya çıkardığını vurgulamak gerekir.  Bu, arkeoloji fotoğrafçılığı adına önemli bir adım olarak nitelendirilmelidir.

Yazar : Murat AKAR, Hélène MALOIGNE