HANYERİ HİTİT KAYA ANITI

Hanyeri veya Gezbeli Kaya Anıtı, benim bir süreden beri “Hitit Dağ Yolu” dediğim ve MÖ 13. yüzyılda Hattuşa’yı Kültepe, Kayseri, Develi, Bakırdağ, Tufanbeyli, Saimbeyli, Feke, Kozan üzerinden Kizzuwatna (Çukurova) ile bağlayan kestirme rota üzerinde yer alan Fraktin, Taşçı ve İmamkulu’dan sonra dördüncüsü ve en özgün anıtlardan biridir.

Hanyeri veya Gezbeli Kaya Anıtı, benim bir süreden beri “Hitit Dağ Yolu” dediğim ve MÖ 13. yüzyılda Hattuşa’yı Kültepe, Kayseri, Develi, Bakırdağ, Tufanbeyli, Saimbeyli, Feke, Kozan üzerinden Kizzuwatna (Çukurova) ile bağlayan kestirme rota üzerinde yer alan Fraktin, Taşçı ve İmamkulu’dan sonra dördüncüsü ve en özgün anıtlardan biridir. Anıt oldukça geç, yani 1939 yılında keşfedilmiş ve 1945’te bilimsel olarak yayınlanabilmiştir. Hemen dibinden geçen karayolunun kuzey tarafındaki yamaçlarda yer alan kireç taşı kaya kitlelerinden birisi üzerinde yontulmuştur. Anıt, uygun bulunan bir kayalığın yüzeyi tesviye edilerek alçak kabartma tekniğiyle yapılmıştır. Kabartmanın yer aldığı alan 1,50 genişliğinde ve 2,30 metre yüksekliğindedir. Kaya bloğu hemen altındaki zeminden 4 metre yüksektedir ve bu kesimde kabartma yapmaya uygun değildir.

Kabartma alanının sol tarafında büyücek boyutlu ve iri yarı görünümlü bir erkek kabartması yer alır. Öne doğru uzattığı sağ elinde sivri ucu yukarı kalkık mızrak, sol omzunda yay taşır ve belinde bir kemere mi, yoksa direk elbiseye mi bağlı olduğu belli olmayan her şeyden korkan Hitit erkeklerinin vazgeçilmez, yakın savunma ve prestij silâhı yarım ay kabzalı hançeri veya süngüsü vardır. Kısa eteklidir ve burnu yukarı kalkık dağ ayakkabıları giymiştir. Kulağında küpesi vardır. Düz beresinin önünde boynuzu andıran bir süs yer alır. Bu haliyle daha aşağılarda, Ceyhan Vadisi’nde yer alan Hemite Kabartması’yla hemen hemen aynıdır, ama onun adı başkadır ve kılıcı kemerden sarkmaz, bir ilmikle direk elbiseye asılıdır. Hemen arka tarafında, omuz hizasında yer alan antitetik hiyeroglif yazıtı bize onun EXERCITUS-mu REX.FILIUS, yani “Prens Kuwalanamuwa” olduğunu gösterir. Böyle bir prens çivi yazılı belgelerden ve Boğazköy mühürlerinden, İmamkulu ve Manisa yakınlarındaki Akpınar Anıtları’ndan da bilinmektedir. Bu adam anıtın yapıldığı III. Hattušili-Puduhepa döneminde prens ve önemli şahsiyetlerden biri olmalıdır. Mızrak tutan kolunun hemen üstünde de dört adet hiyeroglif işaret yer alır. Okunması, yorumu ve kabartmalarla olan ilişkisi tartışmalı olan bu yazıtta REX.FILIUS TONITRUS.DARE-mi REX.FILIUS, yani “Prens Tarhundapiyami(?), prens” yer alır ve bu prensin de kim olduğu meçhuldür.

Hemen onun karşısında, muhtemelen alt tarafta kalan kaya yüzeyinin çürük olmasından dolayı neredeyse prens kabartmasının üçte biri kadar bir boyutta tanrı sahnesi yer alır. Bu yer darlığından dolayıdır ki Eski Yakın Doğu sanatında sürekli ve istisnasız ölümcüllerden daha iri betimlenen tanrı, burada cüce kalmak zorunda kalmıştır! Ancak Hititler Dağ Tanrısı’nı belki de o kadar ciddiye almıyorlardı ve Tešub ise sadece boğası tarafından temsil ediliyordu ve bu hayvan kraldan daha büyük olamazdı. Sahnede arka ayakları bir kaideyi veya sunağı andıran dağ zirvesi, ön ayakları ise bir dağ tanrısının sağ omuzu üzerinde duran bir boğa yer alır ki bu da Fırtına Tanrısı’ndan başkası olamaz. İmamkulu Kabartması üzerinde de benzer bir resim vardır ve benim tahminime göre bir Hitit metninde anlatılan efsaneyi betimler. Buna göre boğa, amacı Toroslar’ı aşarak uygar Mezopotamya’ya ulaşmak olan Hitit kralının önünden yürümekte ve ona adı üstünde “buldozerlik” görevi yapmaktadır. Dağ Tanrısı’nın selâm vermek üzere öne uzattığı sol eli üzerinde hiyerogliflerle “kral, dağ, Šarruma, ......, dağ tanrısı” isimleri yazılıdır.

Kabartmayı taşıyan asıl yüzeyin altında, ne zaman yarıldığı bilinmeyen ve boydan boya uzanan bir çatlak vardı. Belki de Hititler bu çatlaklığın farkında oldukları için büyük bir önseziyle bu kısmı kullanım alanı dışında bırakmışlardı. Gene de bu bloğun kritik bir işlevi vardı, çünkü neredeyse hemen üzerinde yükselen kabartmalı kayalığı omuzları üzerinde taşıyordu. Kışın donunca genişleyen su sızıntıları zamanla ve herkesin gözleri önünde yarığı genişletmiştir. Eğer zamanında müdahale edilmiş olsaydı, çatlağın genişlemesi durdurulabilir veya en azından kitle çelik halat veya zıvana deliklerinden geçirilecek çelik çubuklarla raptedilebilirdi. Ve nihayet 2014 kışında olan olmuş ve kaya kitlesi koparak aşağıya düşmüştür.

Mayıs 2014 tarihinde son kez geçtiğimde onu ana bloktan tamamen kopmuş ve aşağıya kaymış olarak buldum. Birkaç kilometre uzaklıktaki Hanyeri köyündeki çeşmenin başında, boşuna soracak kimse aradım. Demek ki burası da boşaltılan köylerden biriydi. Defineciliğin büyük sektörlerden birini oluşturduğu Türkiye’de, burada da kuşkulara kapılmamak elde değildi. Acaba yarığın iyice açılıp kopmasında insan eli etkisi olabilir miydi? Sismik bölgede yer alan deprem faktörü de göz ardı edilmemelidir. Bölge, Adana Müzesine bağlı veya bu da olmazsa Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde! Ne yazık ki, bugüne kadar kurtarma önlemleri alındığına dair en ufak bir duyumum yok. Bloğun yukarı kaldırılıp eski yerine yerleştirilmesinin şu an teknik açıdan imkânsız olduğunu düşünüyorum. Onun için şimdi artık neredeyse boşlukta asılı kalan anıtın altını başka maddelerle destelemekten başka çare de yok. Aksi takdirde dünyada bir başka benzeri bulunmayan ve sağlam taş üzerine (ağaç, kâğıt, plastik değil!) yapılmış bu değerli anıtın gözler önünde yok olup gitmesi telâfisi olmayan büyük bir kayıp olur.

Hanyeri Kabartması’nın sadece kendisi değil, içinde yer aldığı coğrafya da büyüleyici ve mistik bir yerdi. Nankör insan eli tahribatının sonucu olarak birbirlerinden uzaklaştırılmış yaşlı ardıç ağaçlarıyla kaplı Soğanlı Dağ yamaçlarının hemen dibinde, insan o eşsiz eseri seyreder, burunları yukarı kalkık ayakkabılarıyla hacca gidermiş gibi ta uzaklardaki Çukurova’ya akın eden kadınlı erkekli Hititleri ve Hurrileri gözünde canlandırırken huşu duyar, günün telâşından bir nebze de olsa kopardı. Her üç yönden de aşağı sarkan yamaçlar anıtın hemen aşağısında yeşillik bir derenin ağzında buluşur ve kıraç ve çorak İç Anadolu topraklarından gelen yolcularda “cennet”e gelmiş izlenimi yaratırdı. Sürmeli gözlü ve boyalı dudaklı modern iki aslanın süslediği Hanyeri köyü çeşmesinin sularını da alır, yolcularını sol tarafındaki patikadan o korkunç ve bereketli Çukurova’ya doğru götürür, biraz sonra Doğanbeyli’yi geçince Kurubel ve Kommana-Şar’dan gelen tarihî yolla birleşirdi. Anıtın hemen yakınlarında hiç eksik olmayan arı kovanları dışında hiçbir şey insanı rahatsız etmezdi. Fotoğraf çekmek üzere uygun ışık ve gölgeyi beklemek bile büyük bir zevk olurdu. Ama şimdi insan onun bu yıkılmış halini görünce, mistisizmin de yok olup gittiğini görüyor ve talihsiz “tarihsizgiller”e lânet edesi geliyor!

Yukarıda iki yeni keşfedilen, bir de tahrip olan eserden bahsettim. Türkiye eski eser tahribatı açısından vandalizmin kol gezdiği bir ülkedir; bireysel çabalarıyla “Türkiye Tahribat Raporları” düzenleyen insanların izlenim ve resimlerine bakınca insanın çıldırası gelir ve acaba yetkililer tahribatı önlüyorlar mı, yoksa teşvik mi ediyorlar diye sormadan edemez. Bu ülkede o değerli eserleri seven insan azdır. Bürokratı da, sıradan halkı da, bilim adamları da bu eserlere başka gözlerle bakar. Bürokratlar görev gereği ilgileniyormuş gibi gözükür, bir kısım gözü dönmüş halk tamamen bilinçsiz bir şekilde define bulup köşeyi dönme hayalindedir. Bilim adamları ise olup bitenleri sessizce seyreder.  Yabancılar çok seviyorlar, ama onların tutkusu da eserleri bir an önce “lâyık” görmedikleri bu topraklardan “kurtarıp” daha uygar diyarlara kaçırmak.

İnsan sormadan edemiyor. Eserlerden bazıları doğarken, bazıları da ölüyor veya öldürülüyor mu?

 

Ahmet ÜNAL