‘’HEYBELİADA’YA BİR BİLET” TUNÇ LOKUM

İstanbul’un karmaşasından, entrikalarından ve görkeminden uzak, kendisi küçük ancak hikâyeleri büyük bir adaya doğru keyifli bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Anlatılan hikâyeler ılık bir rüzgâr gibi usulca yüzünüzü okşarken, hayallere dalıp Arcimidis’in Harikalar Dükkânından satın aldığınız leblebi tozlarını “Yusuf, Yusuf” diyerek üflediğiniz, içinden artist fotoğrafları çıkan Golden çikletini ağzınıza sığdırabilmek için ikiye katladığınız kaygısız çocukluk günlerine dönüyorsunuz.

   

 

 

‘’HEYBELİADA’YA BİR BİLET”,

İstanbul’un karmaşasından, entrikalarından ve görkeminden uzak, kendisi küçük ancak hikâyeleri büyük bir adaya doğru keyifli bir yolculuğa çıkarıyor okuru.

Anlatılan hikâyeler ılık bir rüzgâr gibi usulca yüzünüzü okşarken, hayallere dalıp Arcimidis’in Harikalar Dükkânından satın aldığınız leblebi tozlarını “Yusuf, Yusuf” diyerek üflediğiniz, içinden artist fotoğrafları çıkan Golden çikletini ağzınıza sığdırabilmek için ikiye katladığınız kaygısız çocukluk günlerine dönüyorsunuz.

Halki’den Heybeliada’ya, Aya Triada Manastırından Ruhban Okuluna, Elen Ticaret Mektebinden Bahriye Mektebine doğru yaptığınız zaman yolculuğun da, Nazım Hikmet,  Necip Fazıl, Abbas Halim Paşa, Reşat Nuri Güntekin, İlya Tantalidis, Yano, Çamur ve daha nice Adalının görsellerle süslenen hikâyeleri eşlik ediyor size. ‘’Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık’’ ve “Sessiz gemi” şarkılarına ilham kaynağı olan, Aziz Nesin’in ilk aşkı Feride’ye, Yesari Asım Arsoy’un kavuşmak için yıllarca beklediği Suzan Hanım’a, Yahya Kemal’in Celile Hanım’a karşı yaşadıkları derin duygular da sohbet tadında anlatılıyor.

Taşların dili yok ama Ada’daki tarihi kiliseler, manastırlar cami, sinagog, okullar, kütüphane, sanatoryum ve köşkler kitapta dile gelmiş ve kendilerini resim ve kartpostallar eşliğinde anlatmışlar. Ada’nın lokantaları, eşekleri, bisikletleri, faytonları, bayram ve karnavalları ve kaybettiğimiz ve özlemle andığımız pek çok şeyi hatırlıyor, neden bu güzellikler artık yok diye hayıflanıyorsunuz.

 ‘’Heybeli Ada’ya bir Bilet ‘’ yaklaşık üç senenin emeğiyle çıkmış bir ilk kitap olarak yazın dili, görsellik, baskı kalitesi ve içeriğiyle prestij kitapların görsel kalitesini normal kitap boyutlarında okuyucuyla buluşturuyor.

 

 

HEYBELİADA’YA BİR BİLET

Eser Adı: Heybeliada’ya Bir Bilet

Yazar: Tunç Lokum

Kitabın Türü: Semt Monografisi / İstanbul Kitapları / Şehir – Gezi

Basım Tarihi: Nisan 2014

Baskı: Birinci Baskı

Sayfa Sayısı: 200

ISBN No: 97899944264501

 

 

 

 

 

 

 

 

TUNÇ LOKUM

 

1966 yılında doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, serbest avukatlık ve marka patent danışmanlığı yapmaya başladı. Halen İstanbul, Şişli’de kendine ait hukuk bürosunda avukatlık yapan yazarın çocukluğu ve gençliği Heybeliada’da geçti.

 

“Heybeliada’ya Bir Bilet”; yaz aylarını ve hafta sonlarını Ada’da geçiren yazarın ilk kitabı olup özü itibarıyla Heybeliada’nın tarihini, coğrafyasını, kurumlarını, sembol hale gelmiş yapılarını ve hepsinden önemlisi Heybeliada’da yaşamış insanların hikâyelerini anlatan bir semt monografisidir.

 

 

KİTAPTAN ALINTILAR…

 

Marmara Denizi’nin kuzeyinde, Dragos Tepesi açıklarında, Kocaeli Yarımadası’ndan kopmuş, irili ufaklı dokuz adadan oluşan ve “İstanbul Adaları” olarak bilinen takımadalar grubunun ikinci büyük adası Heybeliada’dır.  Büyük ölçekli haritalarda bile görülmeyen, görülse de 2.35 km2 büyüklüğüyle bir iğne başı kadar dahi yer tutmayan Heybeliada’nın tarih boyunca içine sığan dünyaları gördüğünüzde şaşırmamak elde değildir.

Adadaki Müslüman nüfus arttıkça, Rum nüfus azalmıştır.

Günümüzde Ada’da yaşayan Rumların sayısının kış aylarında 30 ila 40 arasında değiştiği, yazın ise bu sayının 300’e çıktığı görülmektedir. Rum nüfusu azaldıkça, ada farklı din ve kültürlerden oluşan bir mozaik olma özelliğini yitirmiş, insan çeşitliliği bakımından ıssızlaşmış ve fakirleşmiştir.

 

Aya Triada Manastırı veya Ruhban Okulu

Ada’nın en eski yapılarından biri de 809 yılında “Papaz Dağı” olarak bilinen tepenin üzerine kurulan Aya Triada Manastırı’dır. Önceleri Kudüs’te bulunan Sina Kilisesi’ne bağlı olduğu için “Sion” ismiyle bilinen kilise, daha sonra “Baba - Oğul - Kutsal Ruh” üçlemesinden etkilenerek “Aya Triada” adını almıştır. Manastırın 1200 seneyi aşan uzun ve etkileyici bir öyküsü vardır. Geçmişte “Despotlar Manastırı” olarak da bilinen yapı, 820 yılında, İmparator V. Leon’un karısı İmparatoriçe Augusta Theodosia ve oğlu Basileus için bir sürgün yeri olmuştur. İmparatora varis olarak bir erkek evlat veren Theodosia, “Augusta” unvanını alan az sayıdaki imparatoriçeden biridir. Augusta, bir unvan olmanın ötesinde, bu unvanı taşıyan kişiye imparatora yakın yetkiler ve güç kazandıran bir statüdür. Augustalar’ın kendilerine özgü kıyafetleri, resmi maiyetleri, ritüelleri olmuş, adlarına paralar bastırılmış, imparatorların olmadığı dönemlerde imparatorluğu vekâleten yönetmişlerdir. Augusta statüsüne sahip Theodosia’nın türlü entrikalar sonucu, tahtın varisi olan oğluyla birlikte Aya Triada Manastırı’na 2 yıl süreli de olsa sürülmeleri son derece önemli bir olaydır.

Yüzyıllar boyunca yağmalanan, yanan ve yıkılan buna rağmen yılmadan, tekrar tekrar tamir ve inşa edilen manastır, Patrik IV. Yermenos tarafından 1844 yılında, Ortodoks din adamlarına nitelikli teoloji eğitimi verecek bir okula dönüştürülmüştür.

1894 yılında deprem nedeniyle kullanılamayacak derecede hasar gören bina Galata bankerlerinin maddi destekleriyle Mimar Fotiyadis tarafından yeniden inşa edilmiştir.  Mimar Fotiyadis, Osman Hamdi Bey tarafından kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk mezunlarındandır. Beyoğlu’nda inşa ettiği Zoğrafyon Rum Lisesi, Fotiyadis’in genç yaşta üne kavuşmasını sağlamıştır. Tutkulu bir insan olan Fotiyadis, uzunca süre planladıktan sonra, yıkılan manastırın yerine, zemin kat ve üzerinde iki kattan oluşan ve planı Yunanca “Pi” harfi şeklinde olan, görkemli bir bina inşa etti. Binanın mermer merdivenlerle çıkılan girişi görkemli Antik Yunan tapınaklarını; sütunları, motifleri ve bordürleri ise Yunan - Bizans mimari örneklerini çağrıştırmaktaydı.

Ruhban Okulu uzun bir süredir kapalı olmasına karşın, binanın giriş katındaki sınıflar, etüt odaları, fizik – kimya laboratuvarı, revir; ikinci kattaki büyük tören salonu, müdür ve öğretmen odaları, yatılı kalan öğrencilerin yatakhanesi; bodrum katında ise yemekhane ve kütüphane öğrencilerini beklemektedir.

Sonuç olarak, günümüzde okulun eğitime kapalı olması, uluslararası bir mesele haline gelmiş olup Avrupa Birliği ve ABD’nin okulun eğitime açılması yönündeki talepleri hükümetleri ciddi olarak zorlamaktadır. Patrikhane, Milli Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurumu arasındaki hukuki ihtilaf bu kitabın yazıldığı dönemde de devam etmektedir. Ruhban Okulu’nun yeniden faaliyete geçebilmesi için, tarafların karşılıklı iyi niyetine, iktidardaki hükümetin kararlılığına ve özel bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu görülmektedir. Ruhban Okulu’nun açılması, Heybeliada’ya farklı bir renk ve değer katacaktır.

 

 

Heybeliada Camii

Bahriye Mektebi’nin eski fotoğraflarına baktığınızda, ortalarda bir yerde, eski bir cami ve minaresi görülür. II. Mahmut tarafından 1828 yılında Bahriye Kışlası inşa ettirilirken, denizcilerin ibadet edebilmeleri için mektebin yanına, uzunca minareli bir cami yapılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün “kışla ile caminin birbirinden ayrılması gerektiğini” ifade etmesiyle, 1935 yılında bu cami kapatılmıştır. Bahriye Mektebi’nin içindeki caminin kapatılması üzerine, eskiden Ambela Bağları’nın bulunduğu yere, kare planlı, minaresi tek şerefeli bir cami inşa edilerek 1936 yılında ibadete açılmıştır.

Bahriye Mektebi içindeki caminin imamı olan Şevket Efendi, yeni açılan caminin imamı olarak atanmıştır. Şevket Efendi geleneksel kalıplara uyan bir din adamı değildi. Farklı fikirlere açık, aydın bir insan olduğu için, bu tarz bir din adamına alışık olmayan halk arasında “Gavur İmam” olarak anılırdı…

 

Bet Yaakov Sinagogu

Kudüs, dünyanın en eski şehirlerinden biri ve ilahi dinlere inanan insanlar için kutsal bir kenttir. Kudüs sokaklarında çan sesleri ezan seslerine, ezan sesleri sinagoglardan yükselen ilahilere karışır. Dünya üzerinde kilise, cami ve sinagogun bir arada bulunduğu çok az yer vardır. Çok sayıdaki kilise, cami ve sinagogun yan yana olduğu dikkate alındığında; Heybeliada’nın bu ender yerlerden biri olduğu söylenebilir.

 

Bahriye Mektebi

Denizden bakıldığında Heybeliada sahilinin iskeleye göre sol tarafta kalan kısmı, daha önce içinde “Aya Eufemia” ve “Aya Nikitas Ayazmaları”nın bulunduğu doğal bir limanla sonlanırdı. Patrik Skarlatos Karacas, görev süresinin sonunda Halki’ye yerleşmeye karar verdiğinde, adanın bu kısmına adeta aşık olmuştu. Sahile bir köşk inşa ettirdi ve köşkün ön tarafını bir liman olarak düzenletti. Ölene kadar bu köşkte yaşayan Karacas vefatından sonra “Uçurum Manastırı”na gömüldü.

Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa zamanında Kasımpaşa semtinde Bahriye Mektebi inşaatı devam ederken, Karacas’ın köşkü onarılarak 1773 yılında “Mektebi Bahriye” adıyla eğitime açıldı. Kasımpaşa’daki inşaatın tamamlanmasıyla Kasımpaşa’ya taşınan Bahriye Mektebi’ne ait binalar leventlerine kışla yapmak için yer arayan III. Selim tarafından çok beğenildi.

Köşke ve önünde uzanan limana el konuldu. Köşkün yanına “Levent Kışlası” inşa edildi.

Birbirine paralel üç hat üzerine inşa edilen Levent Kışlası, leventlerin kalacağı koğuşlar, idari binalar, hamam, hastane ve bir camiden oluşmaktaydı. Levent Kışlası bir süre kullanıldıktan sonra terk edildi.

Kasımpaşa’da bulunan Bahriye Mektebi’nin, öğrenci sayısının artması ve binaların ihtiyacı karşılayamaması üzerine, Heybeliada’da terk edilmiş durumdaki Levent Kışlası onarılarak, 1824’te Bahriye Mektebi bünyesindeki Bahriye Mühendishanesi bu binalara taşındı. Levent Kışlası 1834 yılında adada inşa edilen ek binalarla birlikte “Kalyoncu Kışlası” adını aldı ve Seyr-i Sefâin (Deniz Subaylığı) kısmı da adaya taşındı. Sultan Abdülaziz zamanında Bahriye Teşkilatı’na verilen önemin artmasıyla birlikte, Bahriye Mektebi ile vapur iskelesi arasına inşa edilen ek binalarda, “Ticâret-i Bahriye Mektebi” kuruldu. II. Mahmut, Bahriye Mektebi’nin tamamını Heybeliada’ya taşımaya karar verdiğinde saray mimarlarından Kirkor Balyan, okul binalarının projelerini çizmekle görevlendirildi. Binaların inşaatı tamamlandıktan sonra, “Mekteb-i Bahriye-i Şahane” adaya taşındı.

 

 

 

Nazım Hikmet; Bahriye Mektebi’nde okuduğu yıllarda, Necip Fazıl Kısakürek de aynı okulun “şair” lakabıyla anılan bir diğer öğrencisidir. Kaderin garip bir cilvesi olarak; Necip Fazıl Kısakürek, bu dönemde sol görüşe yakın bir söyleme sahipken aynı yıllarda Nazım Hikmet milliyetçilik dozu son derece yüksek şiirler yazmaktaydı.

 

Vidalı Köşk

1866 yılında doğan Abbas Halim Paşa, Mısır Hıdivlerinden Halim Paşa’nın oğlu ve Osmanlı’nın önemli sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın kardeşidir. İsviçre’de eğitim aldıktan sonra İstanbul’a dönen paşa, Bursa Valiliği ve Bayındırlık Bakanlığı görevlerinde bulundu.

Abbas Halim Paşa, 1897 yılında Mimar Hovsep’den, Heybeliada’da bir köşk yapmasını ister. Paşa’nın ısrarı üzerine “Mısır Uyanışı” diye bilinen bir mimari üslup tercih edilir. Köşkün inşaatında kullanılan taş bloklar Malta’dan gemilerle Heybeliada’ya getirilir. Köşk, tek bir çivi dahi kullanılmadan daha önceden kesilerek numaralandırılmış taş blokların vidalarla birbirine monte edilmesiyle inşa edilir.

Hastalık derecesinde balık avına düşkün olan Abbas Halim Paşa, Heybeliada’ya taşındıktan sonra, bu koyda başkalarının balık avlamasını istemediği için sandalla devriye gezen silahlı adamlar tutmuştu. Rivayet odur ki, Abbas Halim Paşa, Vidalı Köşk’ün bahçesinden kıyıya bir kanal açtırmak ve bu kanaldan sandalıyla denize gidebilmek için talepte bulunmuş, ancak dönemin mahalli otoriteleri tarafından bu isteğini reddedilince gönül kırıklığı yaşamıştır.

Vefatından sonra mirasçıları, vasiyeti gereği Heybeliada’daki Vidalı Köşk’ü söktürerek, Mısır’da yeniden inşa ettirmişlerdir.

 

 

Kış

Kışın, Heybeliada bir ıssızlık kalesine dönüşür. Adanın ıssızlığı, Ada’da kalanların yalnızlığıyla birleşerek depresif bir ortam yaratır. Kasım ayında “Pastırma Yazı” adı altında güneşli, güzel günler yaşansa da, ada kış boyunca gri bir gökyüzü ile karanlık bir deniz arasında sıkışıp kalır.

Lokantalar

Heybeliada, eski ve köklü bir meyhane geleneğine sahiptir.

Sahilde Teodori Halepa’nın tavernası, Georgaki Kavurmacı’nın, Simau’nun ve Ligor’un meyhaneleri, Çam Limanı’na hâkim Yeşiltepe üzerindeki Sofyanos’un kır gazinosu, Çam Limanı’nda Filipaki’nin gazinosu uzun süre Adalılar’a hizmet etmiştir.

Çakıl bir sahile bitişik çamlar arasında kurulmuş “Asaf” ile onun biraz yukarısında gene çamlar içine kurulmakla birlikte yola da cephesi olan “Etem Gazinosu” eskiden müzikli eğlencelerin yapıldığı, ünlü sanatçıların konserler verdiği yerlerdi. Asaf Gazinosu varlığını korumaya devam etse de bugün Etem Gazinosu’nun yerinde, içinde konut olarak kullanılan farklı dairelerin bulunduğu bir bina yükselmektedir.

Günümüzde, sahilde bulunan Park Lokantası, Halki Restaurant, Başak Lokantası, Nigar Hanımın Mavisi, Heyamola, Ada Kebap ve Terk-i Dünya Lokantaları eski meyhane geleneğini sürdürmeye çalışmaktadır.

Saydıklarım arasında bir aile işletmesi olan ve Nigar Hanım tarafından işletilen Mavi’nin ünü Heybeliada’yı aşmıştır. Yazın hafta sonlarında Mavi’de önceden yer ayırtmadığınız takdirde burada yer bulabilmeniz mümkün değildir.

Rum mutfağına özgü bir tat olan “safranlı karidesli pilavı” andıran, ancak içine ayrıca kabuğuyla birlikte midye de konularak yapılan Nigar Hanım’ın “midye salması” çok meşhurdur.

Ada’nın arka tarafındaki kayalıklardan çıkarılan midyelerden yapılan midye salma, İtalyanların risotto’su ile İspanyolların paela’sını andıran bir lezzete sahiptir. Mavi’nin alametifarikası haline gelmiş enginar dolması, enginarın göbek kısmı boşaltılarak ama kenarındaki etli yaprakları bırakılarak hazırlanıyor. Enginarın göbeğine konulan zeytinyağlı pilavın içine kuş üzümü ve çam fıstığı konuluyor.

Adalılar eğlenmeyi, yemeyi ve içmeyi seven insanlardı. Sofra adabını, içki kültürünü iyi bilirlerdi. Rum hanımların kurdukları sofralar dillere destandı. Yemeğin sonunda kahve eşliğinde içilen ve evlerde hazırlanan likörlerin tadı unutulmazdı. Özellikle vişne likörü çok teveccüh görürdü. Pazardan alınan taze vişneler sapları temizlenerek; yıkandıktan sonra bir büyük kavanoz veya şişe içerisine ağırlığının yarısı kadar toz şekerle birlikte doldurulur, güneş gören bir yerde beklemeye bırakılırdı. Bu karışımın içine likörü yapan kişinin imzası anlamına gelmek üzere tarçın çubukları, karanfil, muskat ve amber gibi baharatlar eklenirdi. Bazı hanımlar bu karışıma, vişnelerin yaprak ve saplarını da eklerlerdi. Güneşin altında bekleyen vişneler bir süre sonra sularını bırakır; şeker ve kavanozun içine konulan diğer malzemelerin rayihaları kızıl rengindeki bu suya geçerdi.

Yeteri kadar bekledikten sonra kavanozun içindeki mayalanmış sıvı ince bir tülbent yardımıyla süzülür, içine saf alkol eklenirdi. Sonraları saf alkol yerine votka koymak insanların daha kolayına geldi. İster saf alkol ister votka konulsun, vişnenin taneleri muhakkak likörün içinde bırakılır, servis sırasında en az bir vişne tanesinin minik likör bardağına düşmesi sağlanırdı. Likör bir seferde içilir, bardağın dibindeki vişne tanesi afiyetle yenilirdi.

Ada Fırını

Ada’daki diğer birçok işte olduğu üzere fırıncılık faaliyetleri de Rum ustalar tarafından yapılırdı. Mendirek yakınlarındaki bir köşede bulunan ve Maluma adındaki bir kişi tarafından işletilen fırın Ada’nın bilinen en eski fırınıydı. Dimitri Sotirik tarafından işletilen bir diğer fırın ise çok uzun yıllar çarşı içinde ve Aya Nikola Kilisesi’nin karşı köşesinde faaliyet göstermiştir. Ay Yıldız Caddesi’ndeki bir diğer ekmek fırınından ayırabilmek için Adalılar buraya Rum Fırını adını vermişlerdir.

Dimitri ve yardımcıları tarafından gece boyunca hazırlanan türlü muhtevadaki hamurlar, dikdörtgen şeklindeki fırın tepsilerine dizildikten sonra, içinde meşe dallarının yandığı taş fırına sürülürdü. Fırından çıkan ekmekler, poğaçalar, açmalar, sandviçler İstanbul’a çalışmaya giden erkencilere yetiştirilirdi. Adalılar, fırından aldıkları lezzetli poğaça ve açmaları, vapurda çayla birlikte atıştırarak kahvaltılarını yaparlardı.

 

 

Öğle saatlerine doğru bu defa acıbademler, Hindistan cevizli kokolar, yağlı kâğıtlara sarılarak yuvarlak kalıplara dökülen kekler, paskalya çörekleri, palmiyeler, tatlı ve tuzlu çay kurabiyeleri raf ve tezgâhlarda yerlerini alırlardı. Bu fırın tarafından yapılan “papaz ekmeği” tuz oranı az, yuvarlak bir ekmekti. Ada’daki büfeciler ve çay bahçeleri bu ekmeğin içine kaşar peyniri, sucuk ve domates koyarak “papaz yengeni” adını verdikleri çok lezzetli bir çeşit tost yaparlardı.

Adalı hanımlar, güveç ve tepsilere koydukları lezzetli yemekleri pişmesi için Rum Fırını’na teslim ederlerdi. Öğleden sonra belli bir saate kadar bunları kabul eden fırın, kapların ağızları üzerine yağlı kâğıt kapatılmasını isterdi. Yağlı kâğıtlar güveçlerin veya tepsilerin ağız kısımlarına ince beyaz paket ipleriyle bağlanırdı.

Fırıncı bir kutudan aldığı üçgen şeklindeki, üzerinde numaralar yazan metalleri yemeklerin üzerine saplardı. Aynı numara bir kâğıt veya karton parçasının üzerine yazılarak yemeğin sahibine verilir, akşamüzeri bu fişler teslim edilerek içinde pişmiş yemek bulunan sıcak güveç ve tepsiler, gazete kâğıtlarına sarılarak alınırdı. Bütün gün lezzetli hamur işi kokularıyla dolup taşan fırın, güveçlerin teslim saatinde, adeta kimlik değiştirir, pişmiş et, balık ve tavuk yemeklerinin nefis kokuları ortalığı kaplardı.

 

ADA’YA ÖZEL

 

Ada İşi

Ada insanı sakin, ağırkanlı ve rahattır. Ada’da, zaman İstanbul’a oranla daha yavaş geçer. Adalılar öteden beri bu ağır tempoya alışmış, kendilerini ve işlerini buna göre ayarlamışlardır.

Allah göstermesin! Su tesisatınız bozulursa, kofranız yanarsa veya çatıdaki anteninizin soketi yerinden çıkarsa yandınız demektir. Adalı tesisatçılar, elektrikçiler, televizyon tamircileri dünya saatiyle değil nasıl işlediği sadece kendileri tarafından bilinen gizemli bir saate göre iş yapar. Bu insanlar aynı zamanda son derece hassas ve alıngan olup, kızmanız ve sinirlenmeniz halinde küsüp giderler. Kızgın sirke küpüne zarar verir misali Ada’da başka tamirci olmadığından sonradan pişman olsanız dahi iş işten geçmiş olur. Bu nedenle sorununuzu çözebilmeniz için sakin, talepkâr ve ısrarcı olmanız gerekir. Nihayet sorun çözüldüğünde de İstanbul’da emsal işler için talep edilen ücretlerin çok üzerinde bir ödeme yaparken, daha sonraki ihtiyaçlarınızı da düşünerek mutedil davranmanızda yarar vardır.

Adalılar’ın, sokaklara dağılan at pisliklerine basmadan yürüyebilmeleri,

Fayton çanını duyduklarında arkalarına dahi bakmadan en yakın kaldırıma kendilerini atmaları,

Suyu akmayan Bahriye Çeşmesi,

Lozan Zaferi Caddesi’ndeki cephesinin yarısı ahşap diğer yarısı beton iki katlı ev,

Gececi Necati’nin Balıkçı Uğur’dan aldığı balıkları lotarya yapması da; Ada’ya özgü motiflerdir. Sadece Ada’da yaşanabilecek bu tür olayları illa ki tanımlamak gerekirse “Ada İşi” demek yerinde olacaktır.

 

Ada Aşkları

İnsanların en çok bahar aylarında aşık oldukları bilimsel yöntemlerle ispatlanmış olsa da Ada aşkları yaz aylarında yaşanır ve mevsimlik olur.

Adanın renkli mozaiğinin henüz dağılmadığı dönemlerde, Adalı gençlerin, Rumlar’ın, Museviler’in ve yazlıkçıların ayrı ayrı grupları vardı. Gündüz deniz kenarında, akşamları ise sahilde birlikte hareket eden bu gruplar dışarıdan gelen etkilere ve gruplarına katılmak isteyenlere aşırı derecede kapalı davranırdı. Ancak bazen farklı grupların arasındaki iletişimin birdenbire arttığı ve grupların birleştiği de görünürdü.

Gençler arasında birbirine saygı ve sevgi esastı. Alışılmadık davranışlar gösterenler ve huzursuzluk çıkaranlar önce uyarılır, ardından dışlanırlardı.

Aziz Nesin, “Böyle Gelmiş, Böyle Gitmez” kitabında, ilk aşkı Feride’yi anlatır. Tepe Mahallesi’nin yoksul bir sakini olan Aziz Nesin, Kuleli Köşk’ün kızı Feride’ye âşık olmuştu.

 

 

 

Feride’nin dikkatini çekebilmek için, Feride ve arkadaşlarıyla daha önceden hiç oynamadığı “güzelleme” adındaki bir oyuna katılır. Ebe arkasını döndüğünde serbestçe hareket eden çocukların, ebe yüzünü döndüğünde türlü poz ve şekillerde donup kalmasından ibaret olan oyunda Aziz çok başarılı olur. Bir süre sonra en güzel pozları verip; doğaçlamalar yaptığı için sık sık ebe seçilirdi. Nihayet, Feride’nin dikkatini çekmeyi başaran Aziz, Feride’yle birlikte eski Yunan heykellerini andıran pozlar vermekten tutun da, Kazanova gibi kızın diz çökerek sözde aşk ilanlarına kadar gitmişti. Kendisine yönelen ilgiden son derece memnun olan Aziz Nesin duygularını aşağıdaki sözlerle kâğıda aktarır:

“Tohum halinde de olsa ilk aşkı bu kıza duydum. Belki de şimdi o benim varlığımı çoktan unutmuştur; beni bilmez bile… Şimdi ne o benim hayalimdeki kırk yıl öncesinin küçük güzel kızı, ne ben onunla güzelleme oynayan oğlanım…”

Feride ile Aziz’in ilişkisi yaz boyu gelişerek sürer. Feride sık sık bakıcısını ve ikiz oğlan kardeşini atlatarak, dik kayalardan inilen küçük, havuz gibi bir koyda Aziz’le buluşur. Birlikte yüzmekten büyük keyif alırlar. Aziz Nesin anılarında kendisinin denize donuyla girdiğini, Feride’nin ise annesi denize girdiğini anlamasın diye üzerindeki her şeyi çıkararak çırıl çıplak girdiğini anlatır.

 

“Feride bana “Dön arkanı” dedikten sonra bir kez bile onu çıplak görmek, gözetlemek aklıma gelmedi; düşünmedim böyle bir şey, böyle bir istek duymadım. Denize girince onun göğsüyle benim göğsüm arasında bir fark kalmıyordu.”

Yazının başında ada aşkları mevsimliktir, yaz boyu sürer demiştim. Aziz Nesin de bu deneyimi yaşayarak öğrenen birçok Adalıdan biridir:

“Güzelim yaz çabucak geçip gitti. Ada’ya yazlığa gelmiş olanlar İstanbul’a göç ediyorlar. Ferideler de gidecek. Artık okullar açılıyor. İçimde bir acı eziklik duyuyorum.” şeklinde anlatır.

 

 “Feride’yle kardeşi Ferit, Ada’dan gittiler…”