İNANCA YOLCULUK

Göbekli Tepe. Bir hac yolculuğuna çıkmak için belirli bir inanca sahip olmaya gerek yoktur. Herhangi bir dine bağlı olmadığını söyleyen kişiler de geleneksel bir hac rotası izleyebilir ve kutsal bir hac merkezine yolculuk edebilir. Uzun bir geçmişe sahip bir geleneği yaşıyor olma, uzun yıllar boyunca pek çoklarının ziyaret ettiği aynı kutsal yere gidiyor olma deneyimi onlarda, hac yolculuğuna çıkan inançlı kişilerin hislerine benzer hisler uyandırır. Nesilden nesile çalışarak Göbekli Tepe’yi inşa eden insanlar bir bakıma hac yolcuğu yapıyordu. Biz onların yarattıklarını görmek için bu çıplak kayalık dağa çıkarken, onlar bu uzak yere, burayı yaratmak için geliyorlardı. Göbekli Tepe insanların yaşadığı bir yer değil, gelip gittiği bir yerdi.

Göbekli Tepe ve Hac Şanlıurfa yakınlarında bulunan Göbekli Tepe, son yıllarda uluslararası bir hac alanı haline gelmiştir. 20 yıl önce, Klaus Schmidt bölgedeki araştırmalarına henüz başlamadan önce Göbekli Tepe, bir Türk- Amerikan yüzey araştırması ekibi tarafından oluşturulan bölgenin arkeolojik alanları listesinden bilinmekteydi. Kazıların başlamasının ardından ortaya çıkarılan sıra dışı anıtlar ve etkileyici heykeller ile birlikte, Göbekli Tepe tüm dünyaca bilinen bir arkeolojik alan haline gelmiştir. Kazının ilk yıllarında, Alman arkeolog Klaus Schmidt tarafından yapılan bu olağanüstü keşif yalnızca sınırlı bir prehistorya çevresi tarafından biliniyordu. Son 10 yılda, ilk olarak arkeoloji dergilerinde yer alan makaleler, daha sonra National Geographic gibi çeşitli türden popüler dergiler ve tüm dünyada izlenen belgesellerle, Göbekli Tepe gitgide daha popüler hale geldi. Nesilden nesile çalışarak Göbekli Tepe’yi inşa eden insanlar bir bakıma hac yolcuğu yapıyordu. Biz onların yarattıklarını görmek için bu çıplak kayalık dağa çıkarken, onlar bu uzak yere, burayı yaratmak için geliyorlardı. Göbekli Tepe insanların yaşadığı bir yer değil, gelip gittiği bir yerdi. Anıtsal taş çemberleri oluşturan T biçimli dikilitaşlar üzerinde kabartma tekniği ve üç boyutlu heykellerin bir arada kullanımı görsel açıdan etkileyicidir. 
Alana gelen ziyaretçi sayısı her geçen yıl daha da artarak, günde birkaç kişiden yüzlercesine ve hatta bugün binlercesine ulaştı. Her geçen gün hızla popülerliğini arttıran Göbekli Tepe, bugün Mısır Piramitleri, Atina’daki Parthenon Tapınağı, İngiltere’deki Stonehenge ya da Troia gibi dünyanın en ünlü arkeolojik alanları arasına girmeyi başarmış ve çekici bir ziyaret merkezi haline gelmiştir. Türkiye’nin güneydoğusunda, uzak bir dağ sırtında yer alan bu 12 binyıllık prehistorik alanın, dünyanın dört bir yanından gelen insanlar için neden bu kadar çekici olduğunu tanımlamak zordur. Göbekli Tepe’ye gelen ziyaretçilerin çoğunun geldikleri yer hakkında fazla bilgiye sahip olmamaları ancak buraya ulaşma ve burada olma çabaları, bunun basit bir meraktan daha öteye gittiğini gösterir. İki yıl önce, bir belgesel projesi için Göbekli Tepe’ye geldiğimde ziyaretçilerden bazılarıyla tanışma fırsatım oldu. Mezuniyet hediyesi olarak kızını Göbekli Tepe’ye getiren Kanadalı bir anne ve bir dergide Göbekli Tepe’nin fotoğraflarını görüp, burayı kendi gözleriyle görmesi gerektiğine ikna olan Barselonalı genç bir foto-muhabir o günkü ziyaretçiler arasındaydı. Göbekli Tepe’ye gitmeden önce, arkeolog arkadaşlarımın birçoğu oradaki anıtsal yapıları ve taşları görmem gerektiğini ve bu ziyaretin onlar için hayatlarındaki en etkileyici deneyimlerden biri olduğunu söylemişlerdi. Alana gittiğimde, Klaus Schmidt ile birlikte yuvarlak planlı yapılardan en geniş olanının içerisine girme ayrıcılığını tattım. Orada, çevremdeki anıtsal dikilitaşların arasında durduğumda hissettiklerim, benim için Ayasofya veya Süleymaniye Camii’ne veya kendi ülkemdeki en büyük katedrallerden birine girdiğim zaman hissettiklerime benzerdi. Göbekli Tepe’nin üzerimde bıraktığı bu etkiyi açıklamak benim için çok zor. Bende bu etkiyi bırakan diğer yerleri ziyaret etmeden önce o yerler hakkında bilgiye sahiptim. Örneğin Ayasofya’yı inşa ettiren Roma İmparatoru Justinianos ve Hristiyan liturjisi hakkında veya Kanuni Sultan Süleyman adına Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye Camii hakkında bilgiye sahiptim. Ancak, her ne kadar Güneybatı Asya Bölgesi Neolitik Dönemi alanında uzmanlaşmış bir prehistoryan olsam da, bu yuvarlak planlı yapıların ve onları oluşturan uzun, kabartmalı dikilitaşların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Dikilitaşların yüzeyinde yer alan öküz, tilki, yabandomuzu, akrep, yılan veya uzun bacaklı kuş gibi hayvanların betimlendiği kabartmalar görsel açıdan oldukça güçlü ve etkileyici. Ancak bu taşların, 12 binyıl önce bu kabartmaları yapan veya onları gören kişilere ne ifade ettiğini tahmin edemiyorum. Göbekli Tepe beni büyülüyor, ancak onun gizemini çözemiyorum. Sanıyorum ki Göbekli Tepe’nin herkes için böylesine büyüleyici ve çekici olmasının nedeni anıtsallığının ve görselliğinin böylesine güçlü bir şekilde etkileyici olmasının yanı sıra Göbekli Tepe’nin bizim için tam bir bilmece olması. Göbekli Tepe’yi ziyaret edenler alanın, anıtsal taşların ve görselliğin büyüsüne kapılır. Eğer Göbekli Tepe’ye gittiyseniz, burayı asla unutamazsınız. Onu anlamasanız da, üzerinizde kalıcı bir etki bırakır. Bir hac yolculuğuna çıkmak için belirli bir inanca sahip olmaya gerek yoktur. Geleneksel bir hac rotası izleyen ve kutsal bir hac merkezine yolculuk eden ancak herhangi bir dine bağlı olmadığını söyleyen kişilerle tanıştım. Bu yolculuğa çıkmak ve kendilerini yakın hissettikleri bu yerlere gitmek onlar için yeterliydi. Bu deneyim onlara, hac yolculuğuna çıkan inançlı kişilerin hissettikleri ile aynı şekilde hissettiriyordu. Hac yolculuğunun çekici olmasının bir nedeni de uzun bir geçmişi olan bir geleneği yaşıyor olmak, uzun yıllar boyunca pek çoklarının ziyaret ettiği aynı kutsal yere gidiyor olmaktır. Mısır’daki Gize Piramitleri veya Troia antik kenti gibi dünyaca ünlü (ancak kutsal olmayan) bir yere gittiğimizde, burayı bizden önce ziyaret eden milyonlarca turisti düşünmek yerine bu yerlerin antik çağlardaki önemini düşünürüz. Söz konusu Mısır Piramitleri olduğunda, Antik Mısır Krallığı’nın, firavunların ve “Sonsuzluk Evi” adı verilen kraliyet mezarlarının önemi aklımıza gelir. Bir bakıma, hayal gücümüzde kutsal krallarının huzurunda antik Mısırlılarla buluşuruz.
Trevor WATKINS