İSTANBUL´UN ATLARI

Metro raylı sistem ile Marmaray tüp geçitinin Avrupa yakasındaki en önemli aktarma merkezini oluşturan Yenikapı istasyonunda, Marmaray projesi çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan Theodosius Limanı alanı, ortaya koymuş olduğu özgün bulgularla geçmişteki önemini bizlere hatırlatmakla kalmadı, aynı zamanda İstanbul’un tarihsel sürecine katkı sağlayacak önemli bilgilere de ulaşmamızı sağladı.

 Öyle ki; elde edilen bulgular arkeolojinin birçok alanına ışık tutacak verileri içermekteydi. Özellikle ulaşılan Neolitik tabaka, İstanbul’un tarihinin ne kadar eskiye dayandığını göstermesi açısından önemli bir bulguydu. Liman alanından elde edilen bulgular içerisinde batıklar, çok sayıda arkeolojik malzeme yanında inanılmaz boyutta arkeo-zoolojik malzemeler de ortaya çıkarıldı. Bu arkeo-zoolojik malzemeler içerisinde Yenikapı’nın Bizans atlarının fazlalığı dikkati çeken önemli noktalardan biriydi. Bu at iskeletleri şimdiye kadar elde edilen en büyük Bizans atı malzemesini oluşturmaktaydı. Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasıyla, ortaya çıkan Doğu Roma İmparatorluğu’nun devamı olan Bizans İmparatorluğu’nda, hayvanlar ve hayvancılık ekonomisi de en azından geçmiş imparatorlukların izini taşımaktaydı. Şöyle ki; Roma İmparatorluğu zamanında atlar süvari, binicilik, araba yarışı ve nadiren de araba çekme işlerinde kullanılırken, katırların çoğunlukla yük ve yol taşımacılığı ile askeri amaçlı çekim hayvanı olarak kullanıldığı, eşeklerden de temel olarak yük taşıma hayvanı olarak yararlanıldığı bilinmektedir. Equidaelerden bu kullanma ve yararlanma özellikleri aynı şekilde Bizans İmparatorluğu’nda da devam ederek hem Roma hem de Bizans İmparatorluğu’nun genişlemesi ve başarısında bu hayvanlara büyük görevler düştüğü şüphesizdi. Özellikle askeri alanda sadece süvari birliklerinin ihtiyacı olarak değil, piyade sınıfının da bir yerden bir yere hareket etmesinde at, katır ve eşeklere büyük ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu askeri kullanımları dışında ayrıca hem ticari yaşam hem de sosyo-politik yaşamda eğlence unsuru (at arabası yarışları) olarak da büyük katkıları bulunmaktaydı. Politik ve sosyal yaşamdaki karışıklıkların aksine, Roma İmparatorluğu’nun tüm kara taşımacılığı ve posta servisinin tamamıyla at, eşek, katır ve öküzlere bağlı olması; imparatorluğun gücünün azalmasında da yine bunlardaki eksikliklerin önemli bir faktör olduğu kabul görmekteydi. Özellikle atçılığın büyük önem taşıdığı ve süvari birliklerinin temelini şekillendirdiği Roma İmparatorluğu’ndan Bizans İmparatorluğu’na kadar at hekimlerinin varlığı ise diğer önemli bir konuydu. At ve katırların hastalıklarının derlendiği “Mulomedicina” başlıklı çalışma, atların sağlık ve bakım koşullarında Bizans İmparatorluğu’na kadar sağlanan önemli gelişmelere işaret etmekteydi. MS 4. ve 5. yüzyıllarda yaşayan Bizanslı veteriner hekimlerinin yazıları “Hippiatrica” adı altında MS 10 yüzyıl ya da diğer bir kaynağa göre MS 5.-6. yüzyılda derlenmiş ve bu metinlerde atlarla ilgili çok sayıda hastalıklardan bahsedilerek muhtemel tedavi ve ilaçları da sıralanmıştı. Ancak yazılı kaynaklardaki bu bilgiler ışığında Bizans dönemine ait bu hayvanları daha iyi anlayabilmemiz, Marmaray projesi çalışmasıyla daha ileri bir boyut kazandı. Öyle ki; bu liman alanından elde edilen çok sayıda at iskelet kalıntılarının incelenmesiyle bunların hem görsel morfolojik karakterleri, olası patolojik hastalıkları, bakım ve beslenme koşulları ile kullanım amaçları gibi birçok konuda bilgilere ulaşmak mümkün oldu.   Hippiatrica’nın içerdiği metinlerde atların topallık, öksürük, ruam, paraziter hastalıkları gibi durumlarından sıkça söz edilmekte, bunların muhtemel tedavi ve ilaçları hakkında bilgilere yer verilmektedir. Hippiatrica’daki en tanınmış yazar olan Apsyrtus, atlardaki kırıklar ve topallık gibi hastalıklar hakkında önemli bilgileri anlatmakta, özellikle bir mektubunda “atın ön bacağında, coronetin başlangıcında, tırnağın (toynağın) iç parçasında geniş, sert bir şişlik oluşmuş, bundan dolayı hayvanın çok topalladığını” yazarak bir hekim gözüyle bu attaki tespitlerini ortaya koymuştur. Bu hastalığın eski zamanlardan beri bilinen bir hastalık olduğu özellikle Corpus Hippiatricorum Graecorum (CHG)1 ve Chiron Mulomedicina Chironis (MC) (Chiron’un Mulomedicina)’dan da rahatlıkla anlaşılmaktadır. Yenikapı atlarından Hippiatrica’daki metinlerde geçen tespitlere benzer bulgular dışında bu atların bakım ve kullanım koşullarıyla ilgili önemli bilgilere ulaşılmaktaydı. Yenikapı Bizans atlarının çoğunda özellikle literatürlerde rastlanılmayan sert damak defekti (Palatal defekt) bulguları sıklıkla görülmekteydi. Bu bulgu atlara uygulanan “acıdamak” gem türünden kaynaklanan ve damağın delinmesine kadar giden önemli bir rahatsızlıktı. Bu patoloji, ağız bölgesi patolojilerinin % 67.38’ini oluşturmaktaydı. Yenikapı kazı alanından çıkarılan bir adet korrozif gem demirinin “acıdamak” gem tipine benzerliği aşikârdı. Bu gem tipinin, atların binici tarafından daha fazla kontrolünü ve hâkim olmasını sağlamak üzere kullanıldığı, buna bağlı olarak da sert damak kısmında ulserasyonlara neden olduğu görülmekteydi. Acıdamak gem uygulamasının vermiş olduğu acı ile hayvanlar başlarını devamlı dik tutmakta, bunun sonucu olarak sırt kaslarının etkilendiği düşünülmektedir. Bu kasın gittikçe kısalması, omurların dikensi çıkıntılarının birbirine temas etmesine neden olmakta, dolayısıyla da “spondylitis chronica deformans” adı verilen rahatsızlıklarında ortaya çıkmasını tetiklediğine inanılmaktadır. Bir diğer önemli etken ise kullanılan semer ya da eyerin uygun olmayışıdır. Uygun olmayan semer ya da eğerin hatalı pozisyonu bu bölge üzerinde kronik irritasyonların oluşmasına neden olabilmektedir. Bu ağız ve omurga problemleri dışında ön ve arka bacaklarda yaygın kemiksel problemler de görülmekteydi. Bu atların Theodosius liman alanında bulunmasının nedeni neydi? Yapılan incelemeler sonucu Yenikapı kazı alanında bulunan at iskeletlerinin burada bulunuşunu iki nedene bağlamamız mümkündür. Bunlardan birincisi, muhtemelen hastalık veya yaşlılık sonucu ölen hayvanların, zamanla Lykos (Bayrampaşa) deresinin alüvyonları ile dolan bu liman alanına atılmış olmasıdır. Ancak bu şekilde atılan hayvanların muhtemelen derisi, kuyruk kılları veya yelesi gibi kısımlarının alınmış olduğunu tespit etmekteyiz. Hayvanın yaşamı boyunca kullanımı dışında, ölümden sonra da yararlılığının bir göstergesi olarak deri, kıllar gibi vücut kısımlarından da yararlanılmaktaydı. Kazı alanında tespit edilen çok sayıda tek at iskeleti üzerinde bu kasaplık izlerin kanıtlarına rastlayabilmekteyiz. İkinci olarak da kesilmiş at kalıntılarının bu alanda bulunmasıdır. Yapılan incelemelerde atların kesilmiş oldukları, uzun kemiklerdeki kasaplık izler dışında özellikle de kafatasının gövdeden ayrıldığı noktada saptanan kesim izlerinden anlamaktayız. Bu da atların insan insanlar tarafından tüketilip tüketilmediği sorusu akla gelmektedir. Bu kadar yaygın kasaplık izlerinin bulunması bu tüketim alışkanlığının da var olduğunu düşündürmektedir. Her ne kadar yazılı kaynaklarda at etinin pek tercih edilmediği özelliklede Roma kaynaklarında bahsedilse de Bizans Döneminde bunların tespitleri mümkün olmaktadır. Özelikler bazı at kemiklerinin de işleme artığı olarak alanda bulunması, kasaplık aktivitenin varlığını bizlere göstermektedir. Kazı alanından çıkarılan atların nasıl bir yapısal özelliğe sahip olduğu ise kemiklerin incelenmesiyle ortaya konulabilmektedir. Elde edilen verilerin değerlendirilmesi yapıldığında bu atların genelde “orta” (cidago yüksekliği 136-144 santimetre) ile “iri-orta” (cidago yükseliği 144-152 santimetre) ebatındaki atlar oldukları görülmektedir. Bu hayvanların büyük kısmın (% 40) hafif ince yapılı hayvanlar oldukları ise diğer önemli bir tespit idi. Roma dünyasında önemli bir yere sahip olan atların doğu stok tipinden türeyen Yunan ve Pers atlarından etkilendiği, özellikle damızlık Roma atlarının güçlü bir şekilde etkilenmesinden dolayı muhtemelen büyük (iri) doğu atlarının tüm Roma İmparatorluğu’na yayıldığı bilinmektedir. İmparatorluk sınırları içerisinde farklı iş tipine uygun (örneğin; yarış, av, transport gibi) atların varlığı söz konusu olup, genelde temel olarak askeri atların ebatları ile alakadar olunmuştur. Bizans Döneminde de bu uygulamanın devam ettiği 112 santimetreden 148 santimetreye değişen geniş bir yelpazenin varlığından anlaşılmaktadır. Büyük çoğunluğu “orta” ve “iri-orta” vücut ebadında olan Yenikapı Bizans atlarının, Roma periyodu atlarının cidago yükseklikleri sınırları içerisinde hatta Yenikapı iri-orta ebatlı atların ise Roma askeri atları ebat ve biçimine sahip olduklarını görmekteyiz. Yapılan tespitlerde Bizans atları ebatlarının, Demir Çağı atlarından ve Orta Avrupa’daki daha sonraki dönemlerden daha yüksek cidagoya sahip olduklarını ve Roma at yetiştiriciliği geleneğinin etkilerinin bulunduğunu hatta devam ettiğini anlamaktayız. Kazı alanından çıkarılan atların genelde 10 yaş altında bireylere ait olması muhtemelen bunların kullanım amacıyla ilişkiliydi. Çünkü sert damağın delinmesine varacak kadar bir patolojinin bulunması bu hayvanların yaşam süresini de kısaltmaktaydı. Yapısal özellikleri dikkate alındığında melezlemenin yaygın olduğu, binicilik ve iş gücünden ise maksimum bir yararlanmanın olduğu görülmektedir. İncelemelerin halen sürdürülmesi özellikle de DNA çalışmalarının planlanarak devam ettirilmesi, bu atların soy geçmişi ve diğer özelliklerini anlamamıza yardımcı olacağına inanmaktayız. Şüphesiz bu kadar çok Bizans at iskeletlerinin varlığı, bunlarla ilgili yeni verilerin alınmasına olanak sağlayacaktır. Bu proje çalışması Tübitak (107O518) tarafından desteklenmiştir.

Yazan :  Vedat ONAR