KELENDERİS

Agora Bazilikasının Mozaikleri, Büyük Konstantin (324-337) ile birlikte Hıristiyanlığın serbest bırakılmasının bu yeni dinin tapınakları olarak şekillenen kiliselerin (ekklesia) inşasına da başlanmıştır.

Büyük Konstantin (324-337) ile birlikte Hıristiyanlığın serbest bırakılmasının bu yeni dinin tapınakları olarak şekillenen kiliselerin (ekklesia) inşasına da başlanmıştır. Kilikya’nın özellikle dağlık batı kesiminde pek çoğu oldukça iyi korunmuş durumda günümüze ulaşan bu dini yapılar için başlangıçta bazilika plan şeması tercih edilmiş, bu plan şeması neredeyse 20 yüzyıla kadar da yaşamını sürdürmüştür.

Hıristiyanlığın resmi-devlet dini olmasından sonra topluca vaftiz edilip, bu dine geçenlerin artışına koşut olarak özellikle merkezi bazilikaların inşa edileceği kent alanları konusunda bazı sıkıntılar yaşandığı bilinir. Bu sorun başlangıçta pagan dönemde kent merkezlerinde, kentlerin en önemli yerlerinde bulunan tapınakların kiliselere dönüştürülmesiyle çözülmüştü. Ancak pagan tapınaklarının çoğu dış görünüşüyle dikkat çeken bir mimari anlayışın ürünüydüler. Halbuki kiliselerde inançla ilgili ritüeller mekan içinde gerçekleşecek biçimde dizayn edilmişti. Bunun için yeni ve bu anlayışa uygun yapılar inşa etmek gereği doğunca, agora olarak bildiğimiz pazaryerlerine kilise inşa etmekle ilgili eğilim ön plana çıktı. Aslında agora gibi şehrin merkezinde bir alış veriş alanından vazgeçilmesi, ticaretin ve alış verişin kentin sütunlu ana caddelerinin (cardo, decumanus) iki kıyısındaki dükkanlara kaydırılması şeklindeki kent planlaması Roma Cumhuriyet Döneminde yaygınlaşan bir uygulamaydı. Bu yüzden de agoraların Latincedeki bir bakıma karşılığı olan forumların prestij yapılarıyla donatılmasıyla, bu alanlar yeni bir işlev kazanmıştı. Ancak Anadolu’da, Romalılar zamanında bu uygulama pek fazla ilgi görmemiş, agora alanları plan şemalarını ve eski işlevlerini korumuştu; ancak, forumlar gibi agoraların geniş alanları prestij yapılarıyla donatılmaya başlamıştı. İşte bu bağlamda, Hıristiyanlaşmaya başlayan Anadolu Roma kentlerinde agoralara bazilika inşa edilmeye başlanmış, böylece ticaret alanıyla dini yapı ilişkisi de kurulmuş oldu. Literatürde ‘agora bazilikaları’ olarak da bilinen bu yapılardan önemli ve oldukça iyi korunmuş bir örnek de Kelenderis antik kentinde gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarıldı.

Aslında 2003 yılında ilk kez apsisin bulunmasıyla varlığı hakkında bilgi edindiğimiz bu yapı 2005-2011 yılları arasında yürütülen kazılar sonucunda tüm ekleriyle birlikte gün ışığına çıkarılmış ve olduğu gibi dondurma yöntemiyle (anastylosis) izlenebilir duruma getirilmiş, ayrıca üzeri bir koruyucu çatıyla da kapatılmıştır. 

Duvarları moloz taş ve kireç harcıyla inşa edilmiş olan yapı ek birimleriyle birlikte 43x15 m ölçülerindeki bir alanı kaplamaktadır. Günümüze ulaşan kalıntılardan, apsis çevresi hariç duvarların sıvandığı, hatta basit şekilde boyandığı anlaşılmaktadır; apsisin bulunduğu yerlerde ise, duvarların mermer levhalarla, hatta altın yaldızlı duvar mozaikleriyle kaplandığı anlaşılmaktadır. Dikkat çekici bir başka önemli konu da, bu kaplama levhalarıyla özellikle taşıyıcı elemanlar olarak yapıda kullanılan sütun kaide, gövde ve başlıklarının mermerden yapılmış olmasıdır. Elimizdeki bazı veriler, bu malzemenin bazilikanın batısında ortaya çıkardığımız ve Roma İmparatorluk Döneminde yapılmış olduğu anlaşılan bir tapınaktan alındığıdır. Günümüzde yalnızca stylobat seviyesine kadar korunabilmiş olan bu tapınağın da yine agorada inşa edilmiş olması ise de yine yukarıda değindiğimiz Roma kent planlama anlayışının bir sonucudur ve bir bakıma Hıristiyan Romalılar da bu geleneği sürdürmüştür.

Kelenderis Agora Bazilikası’nın dikkat çeken bir başka özelliği de hem merkezi nefin, hem de bunun her iki yanındaki kuzey ve güney neflerin, templonun zeminlerinin mozaiklerle kaplanmış olmasıdır. Artık kullanılmaz duruma geldikten sonra yüzyıllarca süren yıkım ve erozyon sonucu 2 metre kalınlıktaki toprak altında kalmış olmasına karşın özellikle orta nefin zeminindeki mozaikler oldukça iyi durumdadırlar. Buradaki tüm zemin iki büyük panodan oluşmaktadır. Giriş kapısına yakın olanında geometrik süsler hakim olsa da daire şekilli iki madalyondan ilkinde kırsal yaşamdan günlük bir olay, yani önündeki hayvanı sağan, elbisesinde yamalar olan bir köylü betimlenmiştir. Sahnede yer alan yavru annesinin memelerine uzanmıştır. Fonda ise yapraklarında cam tesseraların da kullanıldığı bir palmiye ağacı görülür. Bu panodaki diğer madalyonda ise, Afrika’ya özgü bir sahne vardır: ‘Zenci köle ve zebra’. Yuları zincirden yapılmış olan zebra yandan betimlenmiştir; yarı çıplak olan gövdesi kahverengi tesseralarla yapılan köle ise cephedendir. 

Apsise yakın ikinci panoda ise, yan yana sıralanmış küçük sekizgen panolarda, çeşitli kuşlar ve balıklar betimlenmiştir. Yine apsise geçişteki dar alanda yani templondaki mozaik betimlemeler daha küçük tesseralarla yapılmış, yani ince işçilik gösterir. Burada geniş yaylar çizerek uzanan bir asma dalının yayları altına ve arasına yerleştirilmiş çeşitli hayvanları yani keklik, ağzında yılan olan bir leylek, ceylan, tavşan ve çeşitli kuşlar yapılmıştır.

Kuzey salonun mozaik zeminleri fazlasıyla bozulmuş olup, sağlam kalan doğu kısmında yine hayvanlar betimlenmiştir. Güney nefin sağlam kalan kısımlarında da yine geometrik motiflerle oluşturulan panolar ile ikisi sağlam sayılabilecek 3 madalyon görülür.  Madalyonlardan birinde elindeki ağaç dalıyla bir ceylanı ya da dağ keçisini besleyen bir genç, diğer madalyonda ise bir kaplanın bir ceylanı yakalaması sahnesi görülür. Özellikle bu ikinci konunun ikonografisi bizi Milattan önceki çağlara götürür.

Dikkat edilecek olursa, mozaik üzerindeki tüm bu konular ilk bakışta hemen hemen hiçbir dini öğe içermezler. Bu da bu bazilikanın yapıldığı MS 5. ve 6. yüzyıllardaki seküler anlayışın bir sonucudur. Fakat geometrik süsler dışındaki figürlü betimlemelerde görülen kırsal yaşamın verilmesinde, Hıristiyanlığın doğduğu ve yayıldığı Ortadoğu ve Mısır’dan küçük esintilere sahip olduğu da gözden kaçmaz.

Ülkemizde yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan mozaiklerin korunması, bakımı ve sergilenmesi başlı başına bir sorundur. Genellikle kırsal kesimde ya da inşaat alanlarında ortaya çıkan mozaiklerin müzelere taşınarak, burada sergilenmesi tüm dünyada olduğu gibi bizde de kabul gören bir koruma yöntemidir. Ancak, son yıllarda, Kelenderis gibi, özellikle kazısı yapılan ve ziyarete açılması planlanan ören yerlerinde ortaya çıkan mozaiklerin bulunduğu binayla birlikte sergilenmesi konusunda önemli projeler yürütülmektedir. Kelenderis’te daha önce bulduğumuz manzara betimli mozaikte olduğu gibi, bu bazilikanın mozaiklerinin de yerinde korunması yönünde yürüttüğümüz proje büyük oranda tamamlanmıştır. Özellikle böylesi büyük yapılar içindeki mozaik zeminlerin korunmasında bunları bir çatı altına almak en iyi yöntemlerden biridir. Böylece mozaik zeminlere zarar verecek olumsuzlukların başında gelen yağmur sularının yapının içine girmesi engellenmiş olacaktır. Biz de bu bağlamda bazilikanın salonlarını tamamen içine alan bir çatı projesi uygulayarak yapının ve zemin mozaiklerinin ıslanmasını önlemeye çalıştık. Burada ikinci önemli durum, günümüz malzemesiyle yapılacak çatı modelinin eski yapının görselliğine en az etki edecek bir proje olmasıdır ki, biz de bu konuda başarılı olduğumuzu umuyoruz. Sonuçta, yaklaşık 1500 yıllık bir kalıntının gün ışığına çıkarılmasından sonra onun daha uzun bir süre kalıcılığını sağlamak amacıyla gerçekleştirilen bu çalışma olduğunu unutmamak gerekir.  

Prof. Dr. Levent ZOROĞLU

Selçuk Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü

Fotoğraflar; Kelenderis Kazı Arşivi