LİKYA SOYUNUN BAŞKENTİ: PATARA

“Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” Anadolu Yarımadası’nın güneybatı ucundaki eşsiz Likya coğrafyası (bugünkü Teke Yarımadası), binlerce yıllık özgün bir tarihi ve kültürel sürekliliğin tanığıdır. Mısır ve Hitit kaynaklarında “Lukka Ülkesi” olarak tanımlanan bu toprakların merkezini, Ksanthos Nehri’nin (Eşen Çayı) oluşturduğu vadi boyunca sıralanan ve bölgenin tüm çağlar boyunca tarihini şekillendiren kentler oluşturur. Likyalıların Dirmil çevresindeki ata yurtları Trimmili’den doğan “anaforlu Ksanthos”un vadiden çıkıp Akdeniz’e kavuştuğu noktanın doğusunda, kadim Likya’nın dünyaya açılan kapısı öneminde bir kent yer alır: Patara.

Bu kent, eşsiz coğrafi konumunun ve topografyasının kaçınılmaz sonucu olarak hiç kuşkusuz binyıllar boyunca, Ksanthos Nehri Vadisi’nde odaklanan kadim Likya’nın asal limanı vasfını taşımıştır. Anadolu’nun güneyindeki deniz ticareti güzergâhlarının, iklimsel nedenlerle vazgeçilemez duraklarından biri niteliğindeki doğal liman, kentin yerleşim tarihini ve gelişimini birinci derecede belirleyici bir etmendir. Kentsel doku liman etrafında şekillenmiş ve yapıların bir kısmı da liman nedeniyle inşa edilmiştir. Ksanthos Nehri’nin taşıdığı kumlar, binyıllar içinde bir delta ovası oluşturarak Patara Koyu’nu doldurmuş, Patara Limanı da olasılıkla MS 15. yüzyılda artık içine girilemez bir hale gelmiştir. Limanın ölümü, kentin görkemli yaşamının da sonu olmuştur.

 

Arkeolojik tarihi kazı bulguları ile MÖ 4. bine inen Patara’nın yazılı kaynaklar üzerindeki ilk tanımı, MÖ 13. yüzyıla tarihlenen Yalburt Kaynak Tapınağı üzerindedir. Hitit İmparatorluğu’nun güçlü kralı IV. Tuthaliya, Luvi hiyeroglifinin kullanıldığı bu kapsamlı yazıtta, Lukka Ülkeleri’ne çıktığı seferi anlatmakta ve “Patar Dağı önünde steller diktiğini, adaklar ve armağanlar sunduğunu ve tanrılara kutsal evler yaptığını” söylemektedir.

 

Patara’nın Makedonya Kralı Büyük İskender’in MÖ 334/333’te Likya’ya gelmesine kadar geçen tarihi, burada değinilemeyecek denli karmaşık ve uzundur. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, Bronz ve Demir çağlarında Likya’da “karanlık dönemler”den söz edilemez; kıyı Likya’da Patara ve dağlık Likya’da Tlos’ta yürütülen kazılar, bu bilimsel hatayı artık ortadan kaldırmıştır. İskender’in ölümünden sonra Patara, Monophtalmos tarafından deniz üssü olarak kullanılmış, en geç 281’de de yine Makedonya kökenli Mısır kralı II. Ptolemaios tarafından ele geçirilerek, karısı ve kızkardeşi Arsinoe’nin adını almıştır.

 

Roma İmparatorluğu’nın üç yüz yılı aşan egemenliğinde Patara, son derece gelişkin bir kent haline gelmiş, Doğu Roma Dönemine de, Hristiyanlık tarihinde benzersiz bir biçimde yer alacak önemde kişi ve olaylarla kesintisiz girmiştir. Ancak hem MS 541’deki veba salgını, hem de MS 7.-8. yüzyıldan itibaren başlayan Arap akınlarının yıkıcı etkileri; tüm Likya’yı olduğu gibi Patara’yı da etkilemiş, nüfusunun azalmasına ve kentin küçülmesine neden olmuştur. 12. yüzyılda güçlü bir çift-sur sistemiyle kuşatılan Patara, en geç 1211’de Selçukluların Akdeniz’de ele geçirdikleri ilk kentlerden biri olmuş; 13. Yüzyılın başından itibaren varlık gösteren Menteşe Beyliği’nden sonra 1424 yılında Osmanlı egemenliğine girmiştir. Yazılı kaynaklardaki en son bilgi, 1478 yılında Sultan Cem’in Rodoslularla görüşmek üzere Patara’ya gelmesidir. Patara’daki deniz fenerinin de yıkılmasına neden olan

 

1481 Rodos depremi ve tsunamisinden sonra, olasılıkla liman da tümüyle kapandığı için, Patara’da kalıcı bir yaşam olduğunu gösteren hiçbir bulgu yoktur.

 

Patara’nın bugüne kadar ele geçen en erken arkeolojik verileri, Tepecik adını taşıyan ve kentin bu erken dönemlerde de ana girişi olduğunu düşündüğümüz vadi tabanının batısında yükselen tepe üzerinden ele geçmiştir. Olasılıkla Kalkolitik Döneme ait taş baltalar ve seramik parçaları, Erken Bronz Çağ ürünü bir figürin, Luvi hieroglifi ile yazılmış bir mühür, Erken Demir Çağdan Arkaik Döneme uzanan çok sayıda buluntu, Tepecik yerleşiminin binlerce yıllık yerleşiminin günümüze ulaşan kanıtlarıdır.

 

Patara’nın kent dokusundan bu gün belirgin bir biçimde algılananlar; tiyatrodan başlayarak meclis ve liman caddesi üzerinden gelişen bir aks ile kent kapısına kadar uzanan bir hattın çevresinde bulunan yapılardır. Patara’nın kentsel yerleşimi, en geç Hekatomnidler Döneminden itibaren bir surla koruma altına alınmıştır.

 

Yazı: Havva İŞKAN

Yazının tam metnini Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 56. sayısında bulabilirsiniz.