MAGNESIA AD MAEANDRUM

Mulâjlarının Alınıp Daha Sonra İade Edilmesi Şartıyla Götürebilirsiniz.

 17. ve 18. yüzyılların gelişen Avrupası... iktisadi gelişmeler, buna bağlı ekonomik imkânların artışı, pozitif bilimlerin ortaya çıkışı ve bunun getirdiği bilimsel anlayış; Aristokrat çevrede hızla artarak devam eden eski eser merakı, Yunanca ve Latince yazılmış antik kaynakların tekrar okunması... Hepsi, günümüz arkeoloji biliminin Avrupa’daki temellerinin atılmasında önem taşıyan somut gelişmeler ve adımlardır. Ortaya çıkan yoğun ilgi, doğal olarak Avrupa’daki arkeoloji meraklılarını, birçok kadim uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Anadolu topraklarına, o günkü Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına çekmiş ve buna bağlı olarak yabancı araştırmacılar tarafından yapılan arkeolojik kazıların sayısı da hızla artmıştır. Her ne kadar yabancılar tarafından yapılan çalışmalar Anadolu arkeolojisinin gelişmesine katkı sağlamış olsa da, kazıların ardından yaşanan olumsuz sonuçlar, bugün bile tartışılan bir konudur. Zira, 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkartılan Anadolu kökenli eserler, kimi zaman “izinli” ya da “izinsiz”, bazen “oldu bittiye getirilerek” ve bazen “iade edilmesi” koşuluyla yurtdışına taşınmıştır. Kazılarla gün ışığına çıkartılan farklı antik kentlere ait kalıntılar ise sahipsiz bırakılmalarından, imkânsızlıklardan ve yanlış politikalardan hatta bazen de keyfi icraatlardan dolayı tahrip edilmiş, geriye dönüşü olmayan uygulamalara maruz kalmıştır.

Geçmişe dair bu talihsiz durum günümüzde hala çözülememiş ve büyük puntolu bir manşet olarak karşımızda durmaktadır: “Osmanlı Döneminde, Anadolu’da bulunmuş arkeolojik eserlerin Avrupa’daki müzelere haklı ya da haksız şekilde taşınması.” Bu sorunsal iki farklı yönden ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.

Bilindiği üzere bu eserler bugün Almanya, Fransa, İngiltere ve hatta Amerika gibi ülkelerin en büyük ulusal müzelerinde sergilenmektedir ve bu mülkiyet, bu eserlere sahip ülkeler için olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti için de bir prestij unsuru oluşturmaktadır. Bu durum, konunun bizim için en olumlu tarafıdır. Ancak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan antik kentlerden taşınan kültür varlıklarının, kilometrelerce ötede, başka bir ülkede sergilenmesi, hatta bazılarının sergilenmeye bile alınmayıp müze depolarında tutulması, haklı olarak kamuoyunu rahatsız etmektedir. Aslında bu rahatsızlık ve bunun sonucunda ortaya konan eleştiriler, bu olayların gerçekleştiği dönem içerisinde de yaşanmış ve dile getirilmiş, ancak neticeyi pek de değiştirmemiştir. Osmanlı Arşivleri’nde bulunan, 1890’lı yıllarda Padişaha sunulan ve ihbar niteliği taşıyan bir belge bu rahatsızlığı ve bu rahatsızlığın aktörlerini tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır: (OSM. ARŞİV: Y.PRK. BŞK. 23/101, 18 Ekim 1891). Memâlik-i şâhânelerinün âsâr-ı ‘atikaca olan serveti ve bu sayede müze-i  hümâyûnun kesb itdügi i’tibar u şöhret ma‘lûm ve dakâyık-ı melzûm-i hümâyûnlarındur.  Bu  hâl-i  mahfâ  semere-i akdâm ve inayet-i mülûkaneleri oldugı şüphesizdür. O servetün himâye vü muhâfazası maksadıyla tanzîm buyurılan âsâr-ı ‘atîke nizâm-nâmesi hükmince dâhil-i memâlik-i mahrûsada bulınacak bu gibi âsârun hüsn-i muhâfazasıyla müzeye nakli tevcîh idilmiş ve âsâr-ı mezkûreyi ecânibün nakl itmeleri kat‘iyyen men’ olınmışdur. Hâlbuki ma’ârif nezâretine resmen veyâhûd husûsî olarak vârid olan ma‘lûmâtdan âsâr-ı ‘atîka tahrîsiyle meşgûl olan birtakım ecnebîlerün buldukları eşyanun birçoğını memleketlerine aşırdukları istinbât olınıyor buna karşı nezâretce hîçbir tedbîr ittihâz olınmıyor. Bi’l-‘aks Hisarlık ve Ayne taraflarında taharriyat icrâsına me’zûn bulınan Almanyalı Mösyö Human ahiren çıkardugı âsârdan birçogı gûyâ birbirine müşâbih bulındugından müzeye gelecek olanlarun masârıf-ı nakliyyesi kendi tarafından karşılanmak üzre bir cinsden iki   tâne bulınanlarun kendine ‘atâsını resmen istid’â itdi (Aksine Hisarlık ve Aine (Magnesia) tarafla- rında araştırma yapmaya izni bulunan Almanyalı Mösyö Humann, sonradan çıkardığı eserlerden birçoğu güya birbirine benzediğinden müzeye gelecek olanların nakliye masrafları kendi tarafından karşılanmak üzere bir cinsten iki tane bulunanların  be’s olmadıgı bildirildi. Eger esâsen degersiz ise Mösyö Human niçin istedügi degersiz âsâr içün beyhûde yire Almanya’ya kadar masârıf-ı nakliyye ihtiyâr olınur mı? Ecânibün bu vechile habersüzce  aşırdukları  âsârun  ise  haddi  hesabı yok (Eğer gerçekten değersiz ise Mösyö Humann niçin istediği değersiz eserler için boş yere Almanya’ya kadar  nakliye  masraflarını  seçsin.  Yabancıların bu suretle habersizce aşırdıkları eserlerin ise had- di hesabı yok). Cümle mu’sirât terkibât-ı gayat-ı şehriyârîlerinden olan müzelerün sâ’ir müzelere olan tevfîkini te’min ve idâme için olsun bu bâbda tedâbir-i şedîde ve lâzım-ı ittihâzeye fermân bu- yurılması ehemmiyyetle ma‘rûfdur.” (OSM. AR- ŞİV: Y.PRK.BŞK.-23/101, 18 Ekim 1891, Çev. Yrd. Doç. Dr. Derya Adalar Subaşı).

Belge, Anadolu’da özellikle Pergamon ve Magnesia kazıları ile ün yapmış Alman mühendis ve arkeolog Carl Humann ve onun yaptığı kazıların ardından yurtdışına götürmek istediği eserler ile ilgidir. Padişaha ihbar niteliği taşıyan bu belge içerisinde yer alan bilgiler o dönem için trajikomik, ancak bugün değerlendirdiğimizde talihsiz olayların kısa bir özeti niteliğindedir. Bunun dışında, Osmanlı Arşivleri’nde, özellikle Humann’ın Zincirli’de ve Magnesia’da yaptığı çalışmalarda bulduğu eserlerin yurtdışına götürülüşü ile ilgili de önemli belgeler bulunmaktadır. Belki yukarıdaki ihbar mektubu ve bu mektuptakine benzer ortaya konan başka eleştiriler, o dönemde konunun bir diğer muhattabı olan Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’in mevkisini de tehlikeye sokmuştur.

 

Yazar: Görkem KÖKDEMİR