OSMANLININ HAC YOLLARI

KONYA MENZİLLERİ İslam’ın beş şartından biri olan ve Arapça “gitmek, yönelmek, ziyaret etmek” anlamlarına gelen “hac”; imkân sahibi her Müslüman’ın belirlenen zaman dilimi içerisinde Mekke şehrinde Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’ya giderek, burada belirli dini görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı ibadettir.

Kutsal olarak addedilen zaman veya mekân kavramlarının mitlerden semavi dinlere kadar hemen her inanışta yer aldığını görürüz. Tarih boyunca insanoğlu, özünde bulunan merak ve keşfetme arzusuyla kutsal yerleri ziyaret etmek, dinî anlatıların tanığı ve uygulayıcısı olarak, tanrıyla kurduğu bağları kuvvetlendirmek istemiştir. Yakındoğu’da MÖ 2. bine kadar inen hac yerlerinin bulunduğu bilinmektedir. Yine Arap Yarımadası’nda Cahiliye Döneminde bir tapınak ya da kutsal taş etrafında dönülerek yapılan tavafın varlığından haberdarız. İslam’ın beş şartından biri olan ve Arapça “gitmek, yönelmek, ziyaret etmek” anlamlarına gelen “hac”; imkân sahibi her Müslümanın belirlenen zaman dilimi içerisinde Mekke şehrinde Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’ya giderek, burada belirli dini görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı ibadettir. Mekke’nin 350 kilometre kuzeyinde, Hicaz bölgesinde yer alan Medine şehri ve burada özellikle Mescid-i Nebevi, Hz. Muhammed’in yanında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kabirlerinin bulunduğu “Hücre-i Saâdet” bölümüyle beraber bir diğer hac  merkezi olup, günümüzde doğrudan Medine’yeulaşan hacı adayları ihrama burada girerler. Medine’den başka Kudüs, Museviler ve Hristiyanlar kadar Müslümanlar için de büyük değere haizdir. Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’te, Mi‘rac’a konu olan Mescid-i Aksa, Mekke’deki Mescid-i Haram ve Medine’deki Mescid-i Nebevi ile birlikte yeryüzünde ziyaret edilmeye değer üç mescitten birisi olarak tanımlanmaktadır. 1671 yılında hac yolculuğuna çıkan Evliya Çelebi, Kudüs’e uğrayarak Mescid-i Aksa hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir. Mescid-i Aksa’nın yanında Kudüs’ün İslami sembolü olan Kubbetü’s Sahra, ortasında Hz. Muhammed’in göğe yükselirken ayağını bastığına inanılan kutsal Hacer-i Muallak taşıyla öneme haizdir. Üç büyük dinin kutsal şehri olarak nitelendirilen Kudüs, bugün olduğu gibi ne yazık ki bütün tarihi boyunca kanlı savaşlara sahne olmuş ve özellikle de Osmanlı idaresinden sonra, dünyada istikrarsızlığın en yoğun yaşandığı bölge haline gelmiştir. Günümüzde Kudüs bir hac merkezi olmaktan ziyade dini ve etnik çatışmalarla dünya gündemindedir. Öte yandan İslamiyet’te hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için fıkıh kitaplarında da belirtildiği gibi başta yol güvenliği olmak üzere huzurlu bir ortamın bulunması gerekmektedir. Nitekim haccın, Mekke’nin fethinden önce farz kılınmış olmasına karşın, Müslümanlar, muhaliflerle olan gerginlikler sebebiyle ancak fetihten sonra hacca gidebilmişlerdir. Erken İslam Döneminde, Dört Halife arasında Hz. Ali dışındaki halifeler hacca giderken yaşanan gerginliklerden ötürü Hilafet Döneminde Hz. Ali’ye hac nasip olmamıştır. Hişam bin Abdülmelik’ten (hükümdarlık dönemi 724-743) sonra gelen Emevi halifeleri de hacca gitmediler. Dokuz kez hacca giden Abbasi hükümdarı Harun Reşid’den (hd. 786- 809) sonra hiçbir İslam halifesi devlet idaresinden uzun müddet ayrılamamış ve hac farizasını vekâlet yoluyla gerçekleştirmişlerdir. Şüphesiz bunda düşman tehditleri ve taht mücadelelerinin rolü büyüktür. Hacca gideceklerini ilan eden Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey (doğum 990-ölüm 1063) ve Eyyûbi hükümdarı Selâhaddin’in de (d. 1137-ö. 1193) hac seferine çıkmaları mümkün olmamıştır. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine Evrakında bulunan Fatih Sultan Mehmet’e ait hac vekâletnamesi, Osmanlı saltanatında haccın vekil yoluyla ifa edildiğini belgeliyor. Ortaçağ Anadolu Türk-İslam toplumlarında hac, doğuya yönelen kervan yollarını takip ederek, Memluk idaresinde Şam (Suriye) ya da Kahire’deki (Mısır) hac kafilelerine katılan münferit gruplar halinde gerçekleştiriliyordu. Anadolu Selçuklu ve Beylikleri Döneminde yönetici zümrenin hac organizasyonundaki rolleri hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bununla birlikte Anadolu’da konargöçer yaşam geleneklerini sürdüren Türkmen aşiretlerinin kent hayatına katılımında önemli payı bulunan kolonizatör dervişlerin (Horasan Erleri) Anadolu’ya yönelişinde haccın bir dönüm noktası teşkil ettiği söylenebilir. Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında Mercidabık ve 1517’de Ridaniye savaşlarının ardından Memlûk Devleti’ne son vermesiyle Hicaz’ın yönetimi Osmanlılara geçmiş ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar Haremeyn’e (Mekke) ulaşan hac yollarının güvenliği Osmanlı Devleti’nin kontrolünde kalmıştır. Osmanlılar Mekke’nin idaresi yanında, Şam ve Kahire hac kafilelerinin organizasyonunu Memlûklardan kalan teamüllerle sürdürdüler. Yavuz Sultan Selim’den (hd. 1512-1520) başlayarak “Hâdimü’l Haremeyn”, yani Mekke ve Medine’nin hizmetkârı unvanını alan Osmanlı sultanları, hac yollarının güvenliğine büyük önem vermişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman (hd. 1520-1566) devrinde Şam kervanının muhafız alayı 150 yeniçeri ve 100 sipahiden oluşuyordu. Yıldırım Bayezid’den (hd. 1389-1403) itibaren Hicaz’a gönderilen sürre (Mekke ve Medine halkı için tahsis edilen altın ve hediyeler) de Kanuni devrinde arttırılarak 1915 yılına kadar devam ettirilmiştir. Osmanlı idaresinde Hicaz’da hac kervanlarının çöl geçişlerini kolaylaştırmak ve saldırılarından korumak amacıyla Bedevilere de sürre gönderiliyordu. Osmanlılar Hicaz bölgesinde inşa ettirdikleri çöl kaleleri, su kuyuları ve ‘birke’ adı verilen su depolarıyla hac yolcularının temel gıda ve erzak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.
 
Çöl geçişlerinde su temini başta gelen meseleydi. Sert iklim koşulları altında uzun süren hac yolculuğu için peksimet, dayanıklılığından ötürü temel yiyecek maddesi olmuştur. Osmanlı başkenti İstanbul’un 16. yüzyıldan itibaren kara ve deniz yoluyla Mekke ile bağlantısı vardı ve bu hac yollarının merkezleri Memlûklar zamanında olduğu gibi Şam ve Kahire şehirleriydi. Dünyanın çeşitli bölgelerinden hacca gelen Müslümanlar, Şam ve Kahire’de toplanır ve bir emir-i hac’ın önderliğinde düzenlenen hac kafilelerine katılırlardı. Şam ve Kahire kafileleri Medine’den sonra Bedr-i Huneyn’de buluşuyor ve buradan yaklaşık üç günlük bir yolculukla Mekke’ye varıyorlardı. İstanbul-Kahire hattı deniz yoluyla sağlanırken, Şam’a İstanbulÜsküdar’dan başlayıp, Anadolu yol ağının Sağ Kol güzergâhını takip eden yaklaşık üç aylık bir kara yoluyla ulaşılmaktadır. Anadolu ve Rumeli’den yola çıkan hacı adaylarının daha yoğun rağbet gösterdiği İstanbul-Şam-Hicaz hac yolu hakkında 1780 tarihinde yazılan anonim bir risalede, yol üzerinde toplam yetmiş altı menzil gösterilmiştir [A. Latif Armağan, “XVIII. Yüzyılda Hac Yolu Güzergâhı ve Menziller (=Menâzilü’l-Hacc)”, Osmanlı Araştırmanları, XX, İstanbul, 2000, s.73-118]. Osmanlı Döneminde hac kafileleri ve sürre alaylarına hizmet vermek amacıyla Anadolu Sağ Kol güzergâhı üzerinde hac menzilleri kurularak bir nevi lojistik ağ tesis edilmiştir. Hac kafilesi ve sürre alayı yola çıkmadan, başkent İstanbul’dan taşra yöneticilerine fermanlar gönderilir, güvenlik başta olmak üzere gerekli ihtiyaçların tedarik edilmesi istenirdi. Hac menzillerde yer alan han ve kervansaraylarda yolcuların konaklama, iaşe, alışveriş ve binek hayvanı gibi ihtiyaçları karşılanır ve güvenli bir şekilde seyahat edebilmeleri için bir sonraki menzile kadar kafileye eşlik edilirdi. İstanbul-Üsküdar’dan çıkarak Eskişehir, Akşehir, Konya, Adana ve Halep yoluyla Mekke’ye ulaşan hac yolu üzerindeki türbe ve ziyaretgâhların gezilmesi de bir gelenekti.
 
Osmanlı Dönemi Konya Hac Menzilleri:
Osmanlı Döneminde İstanbul-Şam-Hicaz hac yolunun geçtiği Karaman Eyaleti’nde -günümüz Konya il sınırlarına dâhil olan ilçelerden- Akşehir, Ilgın, Ladik, Konya merkez, İsmil, Karapınar ve Ereğli menzilleri han ve kervansaraylarıyla birlikte ziyaret yerleriyle de hac farizası içinde önemli yer tutmaktadır. 16. yüzyıl itibarıyla Konya hac menzilleri ve bunların nitelikleri sırasıyla şöyledir; Akşehir: Konya’nın 136 kilometre kuzeybatısında, Üsküdar’dan sonra on üçüncü hac menzili olan Akşehir’e, Afyon İshaklı’dan beş saatlik bir yolculukla varılmaktadır. Çarşısı, cami ve hanları ile Akşehir kasabası hacıların tüm ihtiyaçlarına cevap verebilen büyük bir menzildi. Akşehir’de Nasreddin Hoca Türbesi hacıların ziyaret yeridir.
Tolga BOZKURT