PROF. DR. METİN SÖZEN İLE SÖYLEŞİ

Kendisini dinleyen kitleye heyecanla seslenen kişi, ardı ardına sorular sorarak herkesin kendisine sorması gereken soruları hatırlatıyor. Heyecanı öylesine yüksek ki, size yansıması hiç zaman almıyor.

 

Kendisini dinleyen kitleye heyecanla seslenen kişi, ardı ardına sorular sorarak herkesin kendisine sorması gereken soruları hatırlatıyor. Heyecanı öylesine yüksek ki, size yansıması hiç zaman almıyor. Çıktığı uzun yolculuğunun en ufak yorgunluk belirtisini üzerinde taşımadan etrafındakilere heyecanla “en büyük zenginliğimizin tarihi ve kültürel mirasımız” olduğunu anlatan bu kişi, hayatını kültürel miras ve bu mirasın korunmasına adayan Prof. Dr. Metin Sözen. Çekül Vakfı’nın yerel yönetimlerle birlikte sık sık gerçekleştirdiği kültür bilincini aşılama ve geliştirme projelerinin bir tanesinde konuk olduğumuz Gaziantep’te, söyleşi için söz aldığımız hocamızla Tarihi Kentler Birliği’nin, adına yakışır binası “Şerifler Yalısı’nda” buluşuyoruz. 
 
Aktüel Arkeoloji: Kültürel mirası korumak ve daha bilinçli bir bakış açısı geliştirmek için yaptığınız çalışmalar, düşünce dünyanızda nasıl başladı?    
Metin Sözen: Bu konu iki temel noktada odaklanıyor. Birincisi ailemin bulunduğu ve yaşadığı coğrafyalar… Geçmişte her yaz ailemin üyelerinin de bulunduğu seyahatlerde Çorum Boğazköy’e Hattuşaş’a gidişlerim… O seyahatlerde arkeolojik çalışmaları görmem, oradaki Alman ekiple iç içe olmam yaşamımda beni etkilemiş olabilir. İkincisi ise, babamın meteoroloji teşkilatının kurulması aşamasında çeşitli bölgelerde bulunması: Elazığ, Adana, Malatya, Antalya, İzmit, Konya gibi kentlerde çok farklı coğrafyalarda yaşamam. Hemen hemen her yılın bir yarısını bir şehirde diğer yarısını başka bir şehirde okumam farklı coğrafyalarda farklı insanlarla tanışmam farklı kimliklerle karşılaşmamı sağladı. Kültürel mirasın korunmasında çocukluğumdan akıp gelen, beslendiğim bir geçmiş var.
A.A.: Bu dönemin ardından düşüncelerin akademik olarak olgunlaştığı bir eğitim süreci başlıyor.   
M.S.: Evet. Üniversitede birçok yere başvurup kazanmama rağmen mimarlık tarihi, sanat tarihi yapmaya çoktan karar vermiştim. O dönemde uluslararası boyutta ün yapmış Kurt Erthman, Oktay Arslanova, Arif Müfit Mansel, Bahadır Alkım gibi Türkiye’de arkeoloji, mimarlık tarihi ve sanat tarihini kuran insanların eğitim verdiği İstanbul Üniversitesi’ndeki eğitim kadrosunu görünce diğer bilim dallarından vazgeçtim. Tabi bu eğitim sırasında her yaz benim çocukluğumun da geçtiği coğrafyalar da dâhil olmak üzere tüm coğrafyalarda yaz araştırmalarına çıktım. Her yaz öğretim üyeleri olsun olmasın kendim bir coğrafyaya giderek doku araştırması yaptım. 
A.A.: Her iki süreç; hem çocukluğunuz, hem de aldığınız eğitim, kültürel mirasa farklı açılardan bakmanızı sağlamış olmalı.   
M.S.: Ailemle birlikte farklı coğrafyalarda bulunarak tarihi dokuyu tanıdım. Üniversite yıllarımda ise her sene Anadolu’nun bir bölgesinde gerekli çalışmaları yapmam, her ölçekte Türkiye’ye nasıl bakılacağını düşünmüş olmam da çok önemli. Söz konusu yerlerin halkıyla beraber olup sadece bir araştırmacı olarak bakmak yerine halkıyla da konuşmak farklı açılardan görmemi sağladı. Bugün başlık bulmakta zorluk çektikleri somut olmayan miras konusuna ben yıllarca farklı baktım. UNESCO, yıllar sonra somut olmayan mirası başlığa çıkartarak bir ana başlık haline getirdi. Oysa bugün kitaplığıma bakarsanız halk bilimi ürünü bütün yayınların hemen hemen büyük bir kısmı büyük bir zenginlikle bende toplanmıştır. Gittiğim her yerde yerel yayınları toplamam, kişilerle konuşmam, araştırmalarımın temel hedeflerinden biri olmuştur. O yüzden bugünkü kavramların çoğunu yaşamımda uygulayarak geçirdim ve sonuçlarını gerek radyo programlarında gerek televizyon programlarında yaşama dönüştürdüm. Yani bu bir bütüncül yaklaşım…
Göç veren bölgelerin boş kalması, tarımdan başlayarak kültürel varlıklara kadar boş bırakılmış büyük alanlar yarattı
 
A.A.: Beş yıldır üzerinde durduğumuz ve “Göz Yumamadıklarımız” başlığı altında verdiğimiz tahribat haberleri bizim adımıza en önemli gündem konusu. Bugün Anadolu’nun her noktasından tahribat haberleri alıyoruz. Tarih katliamının altında yatan nedenler nelerdir?  
M.S.: Bunun birkaç nedeni var. Türkiye’nin 50 yıllık toplumsal, yönetimsel, eğitimsel tarihine baktığınız zaman nerelerde açık verdiğimizi, kültürel verileri alt üst ettiğimizi anlarız. Bunlardan birincisi Türkiye’nin, kuruluşunda öne çıkan kavramları yavaş yavaş 1950 ve sonrasında gündem dışına çıkarmaya başlaması. Türkiye’nin ilk yıllarında temel kavramları tarih, dil, kültürel varlıklara bilinç yaratmadır. Bunlar devletimizin öne çıkardığı öğelerdi. Bu kavramlar 1950 sonrasında karşı tepkilerle delinmeye başladı. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kendi yapısından koptu ve bugünkü yapısına geldi. Söz konusu çalışmalarla bulunduğun topraklardaki arkeolojik anlamdaki toprak üstü, toprak altı varlığının bilimsel olarak araştırılması, bu araştırmanın eğitime yansıtılması, her aşamadaki eğitimde içselleştirilmesi devletin bu konuda temel ve öncelikli bir hedefi olduğunu ortaya koyuyordu. Bu hedef delindi. 1950’lere kadar olan döneme bakarsanız her noktada kalabilmiş varlıkların envanteri TTK eliyle bilimsel araştırmaları TDK eliyle halk bilimi ve halk söylencelerine kadar inen somut olmayan mirasın derlenmesi, bunların hızla çeşitli yollarla basılarak geniş yığınlara ulaştırılmasına neden oldu. Bu büyük bir politikaydı. 1950 sonrasında bunlar göz ardı edilmeye başlandı. Daha sonra bu program adam akıllı delindi ve ders kitaplarından bu öncelikli yayın politikası gittikçe gündem dışına düşmeye başladı. Bugün, insanların bulundukları yerlerdeki geçmişle olan bağlantıları, büyük kentlerin yoğunluğunu arttırıcı politika yüzünden kesildi. Göç veren bölgelerin boş kalması, tarımdan başlayarak kültürel varlıklara kadar boş bırakılmış büyük alanlar yarattı. Pek tabi bıraktığınız boşluğu çeşitli çıkar çevrelerinin ve dış dünyada Türkiye’nin uygarlıklar tarihi objelerine göz dikenlerin yağmalaması gecikmedi. Yağmalanarak uluslararası örgütler tarafından dış dünyanın özel koleksiyonlarına, müzelerine satılan bu eserler için biz de yargıya gidemez uluslararası hukuka başvuramaz hale geldik.   
A.A.: Definecilik çok rahatsız edici bir noktaya geldi. Bu durumu ekonomik durumla mı açıklayabiliriz yoksa kültürel bilincin tam olarak olgunlaşmamasıyla mı?   
M.S.: Bunun tabi birkaç boyutu var. Küreselleştikçe yoksulluk arttı. Küreselleşmenin iradesini elinde tutanlar, tarihi mirasın da iradesini ellerinde tutmaya, ülkelerine taşımaya başladılar. Uyanması geç olan ülkelerin altında üstünde ne varsa...  Prof. Dr. Metin Sözen söyleşisinin devamı Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin Eylül - Ekim 2012 Sayısında yer almaktadır.