PROF. DR MÜKERREM USMAN ANABOLU

USTALARA SAYGI İlk defa Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde tanıdık Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu’yu. Emekli olalı çok olmuştu ama Ege Üniversitesi’nde yetiştirdiği öğrencilerinin (Yrd. Doç. Dr. Işık Şahin ve yakın tarihte aramızdan ayrılan Yrd. Doç. Dr. İsmail Fazlıoğlu) ricasını kırmayıp yeni öğrenciler yetiştirmek hevesiyle Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde Yunan ve Roma Mimarlığı dersleri vermeye karar vermişti. Saatlerce süren yolculuğa, hava şartlarına aldırmadan günübirlik İstanbul’dan Edirne’ye gelirdi. Öğrencilerden daha hızlı, daha hevesliydi beş kat merdiven çıkarken.

USTALARA SAYGI İlk defa Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde tanıdık Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu’yu. Emekli olalı çok olmuştu ama Ege Üniversitesi’nde yetiştirdiği öğrencilerinin (Yrd. Doç. Dr. Işık Şahin ve yakın tarihte aramızdan ayrılan Yrd. Doç. Dr. İsmail Fazlıoğlu) ricasını kırmayıp yeni öğrenciler yetiştirmek hevesiyle Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde Yunan ve Roma Mimarlığı dersleri vermeye karar vermişti. Saatlerce süren yolculuğa, hava şartlarına aldırmadan günübirlik İstanbul’dan Edirne’ye gelirdi. Öğrencilerden daha hızlı, daha hevesliydi beş kat merdiven çıkarken. PROF. DR. MÜKERREM USMAN ANABOLU Aktüel Arkeoloji: Kendinizden biraz bahseder misiniz? Mükerrem Usman Anabolu: Ben 1924’te, Cumhuriyet’ten bir sene sonra, İstanbul Boğazı’nda Kanlıca’da doğdum. Ailemin arzusu üzerine ecnebi mektebine gitmedim. Türk mekteplerinde okudum. Buna rağmen Fransızca ve İngilizce’yi devlet lisan sınavını kazanacak kadar iyi öğrendim. Bu pek normal bir şey değil biraz normalin üstü bir şeydi. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gideceğim zaman büyük bir karanlık içerisindeydim. Çünkü karar verecek kadar iyi tanımıyordum üniversite muhitini. Arkeoloji ise benim için bilinmezlik ifade eden bir kelimeden başka bir şey değildi. Tarihe yazıldım. Tarihte okurken arkeolojinin ne olduğunu ne olmadığını öğrendim. A.A. : Üniversitede Arkeoloji ile nasıl tanıştınız. M.U.A. :1941–1945 yılları arasında üniversitede öğrenciydim. Öğrenciyken akademik kariyer de çok ilgimi çekti. Tarih Bölümü’ne girince İlkçağ Tarihi’ni daha etraflıca okudum ve okurken de çok ilgimi çekti. Ondan sonra arkeolojiye merak sardım ve imkânlarını araştırdım. O zaman Edebiyat Fakültesi’nde sertifika usulü vardı. İlk yıl umumi (genel) tarih okumuştum. Sonraki sene de tarihte okuduğum o sertifikayı saydırarak arkeolojiye nakil yaptırdım, hiç sene kaybetmeden devam ettim. A.A. : Neden arkeolojiye geçiş yaptınız? M.U.A. : Arkeoloji çok ilgimi çekti. Zira onun içinde hoşlandığım her şey vardı. Bunların içinde özellikle doğaya çıkmak ve araştırma yapmak beni çok çekti bu şekilde zaten talebeliğimde Kurt Bittel’in düzenlemiş olduğu bazı seyahatlere katılmıştım. Günden güne arkeolojiye olan bağım kuvvetleniyordu. Bu arada başka bir dil öğrenmek için bir çıkış yaptım. Lisede Fransızca okuyordum. Arkeolojide kariyer yapmak isteyen birisi için lisanın çok önemli olduğunu düşündüğümden İngilizceye de başlamıştım. İngilizcemin de yeterli olmayacağını düşündüğümden öyle bir şey yaptım ki benzerini kimse yapmamıştır. İngiliz okuluna High School’a gittim. Ben “İngilizcemi kuvvetlendirmek istiyorum beni talebe olarak alın” dedim. High School’un Müdiresi “Sizin bir takım kanunlarınız yüzünden bizim 25 kişiden fazla talebe alma hakkımız yok” dedi. “Bunların birinin hakkını size versem ben hak yemiş olurum. Bu sebepten ötürü sizi alamam” dedi. Amerikan Koleji’ne gittim aynı cevap, Kadıköy’deki Amerikan Koleji’ne gittim buradan da öyle dediler. Neticede ben hiçbirisine giremedim. Üniversitedeki duruma böyle devam etmeye karar verdim. Fakat senenin ortasında High School’daki çocuklardan biri hastalanmış, okula gelemediğinden bir tek boş yer açılmış bana haber gönderdiler “hala istiyorsa gelsin” diye. Ben üniversiteyi de bırakmadan 1,5 yıl High School’da İngilizce öğrenmeye devam ettim. Yapmam gereken bir şey daha vardı: Eski dillerden birini, ya eski Yunancayı ya da eski Latinceyi öğrenmem lazımdı. Zaten daha önceden de öyle yapılıyordu, fakat İkinci Dünya Harbi olduğu için o sıralarda bunu öğreten ecnebi hocalar memleketlerine döndüler, ben onu yapamadım. Ama kendi kabahatim değil tabii. Dört senede hiç aralıksız bitirdim üniversiteyi. A.A. : İlk hocalarınız ve sınıf arkadaşlarınız kimlerdi? M.U.A. : Edebiyat Fakültesi’nde hocamız Arif Müfid Mansel’di. Kalan hocalarımızın çoğu o sıralarda Almanya’dan kaçan Alman isim taşıyanlar, Musevilerdi. Bunların içinde son derece kıymetli adamlar vardı. Biz şanslıydık onları hoca olarak gördüğümüz için. Helmuth Theodor Bossert ve daha birçoğu kısa süre kalmış olsalar da, önemli isimlerden ders aldık. Sınıf arkadaşlarımdan benim gibi devam edip kariyere giren ve kazanan başka kimse yok. A.A. : Ekrem Akurgal’dan ders aldınız mı? M.U.A. : Benim kendi hocalarım A. Müfid Mansel başta, Profesör Kurt Bittel, Profesör Emin Bosch. Asıl adı Clemens E. Bosch’tu. İslamiyeti kabul ettiği için “Emin Boş” olarak Türkçe yazılıyordu. Onlar benim hocalarım oldular. Ekrem Akurgal’la tabii ki tanışıyorduk ama onun talebesi olmadım. A.A. : Fakülteden ve eğitiminizden biraz bahseder misiniz? Hocalarınız nasıl ders anlatıyorlardı? M.U.A. : Biz arkeolojiyi önce Zeynep Hanım Konağı’nda okuduk. Bu konak yandıktan sonra göçebe olarak başka binalara taşındık. Arkeoloji, malum dört sene okunan bir branş. Biz dört sınıfın toplamı sekiz öğrenciydik. Bunlardan biri benim sınıfımdaydı. Dolayısıyla sınıfta sadece iki kişiydik. Kontenjan açıktı aslında kim isterse gelebilirdi. Fakat öyle çok zorlukları vardı ki çok giren yoktu o sebepten. Arkeolojiye girmek zordu o dönemlerde, yiğitlik işiydi. Her giren çıkacak diye bir şey olmadığı için biraz da mirasyedi işiydi. Çünkü mali gücü olmayanlar ne gezebilir ne lisan öğrenebilir ne de gayet pahalı olan ders malzemelerini alabilirdi. Arkeolojiye merak saranlar ve yazılı olanlar o sebepten çok azdı. Biz derslerimizde projeksiyon makinesi kullanmazdık çünkü kullanmamıza ihtiyaç yoktu. O zaman dia (slayt) yaygınlaşmamıştı, daha çok resim gösteren makinelerle çalışıyorduk. Fotoğrafları kendimiz çekiyorduk. Bir masanın etrafına hoca talebe toplanır kitabı da ortaya koyar oradan bakar okurduk. Dolayısıyla çok şanslıydık, az kişi olunca seyahatlere gitmemiz de daha kolaydı. Hocalarımızla birlikte çok yararlı seyahatler yaptık. Özellikle seminerler çok yararlı oluyordu. Hoca önce seminerlerde işlemek için herkese bir konu veriyordu. Herkes kendi konusunu hazırlıyor ve sıra gelip anlattığı zaman da etraftan sorular soruluyordu. Bu soruları cevaplandırıyordu. Böylece en çok seminerlerden fayda gördük. A.A. : Dersleri Türkçe görüyordunuz herhalde? M.U.A. : Dersler Türkçeydi zira Türk üniversitesi orası. Almanya’dan gelenler tabiî ki Almanca anlatıyorlardı dersleri ve asistanlar tercüme ediyorlardı. Ayrıca talebeler arasında Türkçeyi bilmeyen İtalyan bir arkadaşımız vardı, sadece Fransızca biliyordu. Biz kendi aramızda hocayı dinlerken tercümanlık yapıp dersi ona da aktarıyorduk. Bu durumda kulağımız yabancı dillere çok alışıktı. Yabancı dil bilmemiz gerekiyordu yani. A.A. : Doktoranızda ne üzerine çalıştınız? M.U.A. : Profesör Clemens Bosch, hem Eski Tarih hocasıydı hem de nümizmatik. Nümizmatik, para üzerine inceleme yapan bilim. Nümizmatik de çok ilgimi çekiyordu ve doktoramı nümizmatik üzerine yaptım. Konusu, “Mimarlık Tasvirleri Bulunan Anadolu Sikkeleri”. Antik Devir Anadolu’sunda üzerinde mimari tasvir bulunan tüm sikkeri topladım, mümkün olduğu kadar sikkelerin kendisini değil bilim kitaplarında olan malumatı ve bundan birçok neticeler çıkarttım ki çok büyük emek mahsulüdür. Hakikaten de yararı olmuştur. A.A. : Üniversite bitince ne yaptınız? M.U.A. : Ben 1945’te fakülteyi bitirdim. İki sene kadrosuz asistanlık yaptım. Bunun sonu yoktu çünkü benden önce sırada başka bekleyen vardı. O zaman arkeolojiyi öğreten üniversite iki tane idi. Birisi İstanbul Üniversitesi, öteki Ankara Üniversitesi idi ve buralarda yer açılması imkânsız gibi gözüküyordu. Bu sırada İstanbul Teknik Üniversitesi’nden haber geldi bana, Mimarlık Tarihi Kürsüsünde bir asistanlık kadrosu boş dediler. Aslında boş değil de, rektörün kızı orda çalışıyordu ama imtihan açılacaktı, “imtihana gir” dediler. Biz 5 – 6 kişi girdik bu imtihana. Ben kazanmışım! Benim asıl uzun senelerim (26,5 yıl) İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Kürsüsünde geçti. O sıralarda da hocalarımızdan gördüğümüzü yaptık. Bir de ben çocukları mümkün olduğu kadar araziye çıkartmaya çalıştım. Mektebin imkânlarıyla ne yapılıyorsa yapmaya çalıştım. A.A. : Öğrenciyken ya da asistanken en çok görmek istediğiniz yerler nerelerdi? M.U.A. : Ben klasik arkeologdum, yerinde görmesini istediğim kalıntılar bilhassa Akdeniz etrafı ve içinde olan yerlerdeki kalıntılardı. Bunun için tabi ki geziye giderken ben onları görmeyi çok istedim. Ayrıca Avrupa’nın ve Amerika’nın büyük müzelerini gezmenin de yararı çoktu. Onun için bir yandan okurken, bir yandan hocalık yapıyor bir yandan da geziyordum. Çok gezmiş olmamın faydası büyük oldu. Bütün Anadolu’yu, Akdeniz ve çevresi; Suriye, Lübnan, İtalya, Roma ve Avrupa’nın bütün müzelerini biraz da keyfim ve zevkim için gezdim. A.A. : Klasik Arkeoloji’nin yanı sıra Hititoloji’ye yönelik bilgiler veriliyor muydu? M.U.A. : Tabii ki bahsediliyordu ama onlar arkeolojinin ayrı branşıydı. Sümeroloji de öyle. Muazzez İlmiye Çığ buradan çıkmadır. A.A. : Kazılarınızdan biraz bahseder misiniz? M.U.A. : Talebeyken II. Dünya Savaşı olduğu için hiçbir şey yapılmadı. Ama asistanken Side kazısına gidiyordum. En çok bulunduğum kazı Side Kazısı’dır. Kışın üniversitenin kendi işleri, dersleri filan vardı, kışın gidilemiyordu. Yazın ve kazı yapmaya en müsait olan mevsim sonbaharda gidiliyordu. Anadolu’da ekin hasat işleri bitmiş oluyordu o zaman. İşçiler daha istekli oluyordu çalışmak için. Onun için her sene sonbahara doğru kazı yapıyorduk. Side’de senede 1,5 ay kazı yaptık. 9 sene bu şekilde devam etti. Side kazısından başka Profesör P. Verzone ile beraber Hierapolis kazılarında bulunduk ve orada da büyük emeğim geçti. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde hocam olan İtalyan Profesör P.Verzone, İtalya’dan Mimarlık Tarihi hocası olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gelmişti. Onunla iki sene beraber çalıştık. Beraber gezilere gittik. Onun ders tercümelerini ben yaptım, aramızda Fransızca konuşuyorduk çünkü müşterek olan sadece o dil vardı. Kendisi yabancı olduğu için her işiyle meşgul olmak bize düşüyordu. Kendisi ile bir hocalıktan çok ileri olan bir dostluk kurduk. Biliyorsunuz İtalyanlar çok konuşur. Onun kendi muhitiyle İtalyanca konuşmasını dinleye dinleye İtalyanca’da ögrendim. Anlarım yani... Verzone çok iyi bir hocaydı, çok da iyi bir dosttu. O, bizim başımızdayken ben İtalya’ya gittim, onun verdiği mektuplarla yanına gönderdiği insanlarla çok yararlı şeyler yaptım İtalya’da. A.A. : Kazı başkanlığı yaptığınız bir kazı oldu mu? M.U.A. : Kazılar şahıs kazıları değildi, ekip kazılarıydı. Genellikle Tarih Kurumu’nun mensubu olan büyük hocaların işiydi. Arif Müfid Mansel dururken ben kazı başkanı olacak değildim herhalde, onun kazısıydı. Benim tek başıma yaptığım adımı verebileceğim kazı yoktu. A.A. : Jale İnan’la nasıl bir bağlantınız vardı? M.U.A. : Jale, arkeoloji tahsilini yapıp Almanya’dan döndüğü zaman ben kadro bekleyen bir asistandım.Geldiğinin ilk gününden itibaren onu tanıdım ve kazılarda da onla beraber bulundum ve bunun için çok iyi tanırım. Kendisi özellikle heykeltraşlık üzerine çalışırdı ve kendisi gibi çok değerli bir adam olan eşi, İnşaat Fakültesinde mühendisti. Jale, kocası öldükten sonra kendini büsbütün ilime verdi. Çok haklı olarak, Avrupa’ya Amerika’ya kaçırılmış olan eserleri geri alma savaşına girdi ve bu konuda çok ciddi çalışmalar yaptı. Bu mücadelesinde kaçırılmış birçok eseri geri getirtebildi. A.A. : Ege Üniversitesi ile ne gibi bir bağınız var? M.U.A : Ege Üniversitesi’nde Arkeolojinin kurucusuyum. İstanbul Teknik Üniversitesinden sonra YÖK’ün teklifi ile Ege Üniversitesi’ne geçtim ve orada o zamana kadar olmayan Edebiyat Fakültesi’ni ve Arkeoloji Bölümü’nü kurdum. 1974 senesiydi ben oraya geçtiğimde. Yeni bir yeri kurmak kolay bir iş değildi. O arada esas sahipleri gelinceye kadar birçok dersi üstüme düşsün düşmesin ben verdim. Yavaş yavaş her branş için en ilgili insan bulup onları boş olan kadrolara aldım. Çok iyi bir ekip kurmuş olduğumu sonradan gördüm. Çünkü o insanların her biri sonradan hakikaten iyi hoca oldular. Işık Şahin ve İsmail Fazlıoğlu, beni Trakya Üniversite’sine davet ettiler, idareyle bağlantıyı kurdular bunun üzerine ben kalkıp Trakya Üniversitesi’ne gittim. Haftada bir gün gidebiliyordum. Sabahları çok erken yola çıkıyordum, gece de İstanbul’a geri dönüyordum. Fakat gene de bir şeyler ilave ettik oraya. Hatta birçok kitap da bağışladım bölüm kütüphanesine. A.A. : Ege Üniversitesi’nden ve öğrencilerinizden biraz bahseder misiniz? M.U.A. : Bina meselesi vardı. Bize doğru dürüst bir yer gösterilinceye kadar biz Bornova’da bir takım başka işlerde kullanılan binalarda iş gördük. Kütüphane hiç yoktu. Mümkün olduğu kadar bir kütüphane oluşturmaya çalıştık. Ben bu arada etrafımdaki şehri hem kendim geziyordum, arkeoloji bakımından neler var diye, hem de o zaman öğrencimiz olan insanları mümkün olduğu kadar çok gezdirmeye çalışıyordum. Ben iyi araba kullanırım. Başta çok azdı talebe sayısı. Dört kişiyi alıp benim arabama oturduğumuzda geziye hazır oluyorduk. Biz bu şekilde sık sık ve çok güzel geziler yaptık. Daha sonra da mektebe ait otobüsler, cumartesi ve pazar boş oluyorlardı. Rektörün müsaadesiyle alıp Anadolu’daki antik yerleşimlere talebelerimi götürüyordum. Bu arada Kenan Erim Aphrodisias’ı kazıyordu. Aphrodisias harabelerine gittik, hem de ne şekilde gittik onu da anlatayım. Kenan Erim vefat ettiğinde, Turgut Özal’ın zamanıydı. Afrodisias harabelerinin içine defnedilmek istemiş, Turgut Özal da izin verince kazı alanı içine defnedildi. Cenazeye kendimiz gidecektik sadece ama ben hem talebeler Aphrodisias’ı görsün hem de cenazeye alaka daha çok olsun diye bir otobüs talebeyle gittim. Rektöre çıktım bir otobüs istedim, oda memnuniyetle verdi ve talebelerimi alıp cenazeye gittim. Bu şekilde Afrodisias’ı görmüş oldular. A.A. : Sizin döneminizdeki arkeoloji ile şimdiyi kıyaslarsak ne gibi değişiklikler var? M.U.A. : Bizde son derece değerli hocalar yetişti ve bunların eline maddi imkân verilse bunlar Avrupalılarınkinden ve Amerikalılarınkinden aşağı olmayan kazılar yapabilirlerdi. Fakat bizim belimizi büken maddi imkânsızlıklar. Arkeoloji başka bilimlerin de yardımıyla çok derinleşti, çok genişledi. Yani ekip olmanın gerekliliği çok daha iyi anlaşıldı. Bugün birçok yan dallar var ki teknik şeyler, arkeolojiye hizmet veriyorlar. Tabii eskiden bunlar yoktu yeni yeni oluyor. Murat NAĞIŞ – Hanife YALÇIN