TRIPOLIS AND MAEANDRUM

Büyük Menderes Nehri’nin kenarındaki Tripolis, verimli Çürüksu Ovası’nın kuzeydoğusundaDenizli’nin Buldan ilçesinde yer alır. Tripolis’in bir kent olarak geçmişi Hellenistik Döneme dayandırılsa da, kentin doğu ve güneydoğusunda yer alan Hamambükü ve Akkaya Höyük’te gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında elde edilen arkeolojik materyal, kentin konumlandığı alandaki yerleşim izlerinin Geç Neolitik- Erken Kalkolitik Döneme (MÖ 5500) dayandığını kanıtlar niteliktedir.

Son yerleşim izlerinin ise MS 13. yüzyıla ait olduğu Tripolis’te antik döneme ait kalıntılar, yaklaşık 281 hektarlık alana yayılır.Hellenistik Dönemde ilk kez Apollonia ismi ile kurulan kent, kısa süreli olarak Triumvir Marcus Antonius’un, MÖ 41’de Küçük Asya’ya yaptığı ziyaret esnasında Antoniopolis olarak adlandırılır. İmparator Augustus döneminden itibaren ise kentin ismi üç küçük topluluğun ya da yerleşimin oluşturduğu (synoikismos) bir kent/polis anlamına gelen Tripolis olarak son kez değiştirilir.  Lydia Bölgesi’nin sınır kentlerinden biri olan

Tripolis’in stratejik ve jeopolitik anlamda oldukça önemli bir noktada konumlandığını gösteren en önemli veri, ticaret yollarının geçiş güzergahında yer almasıdır. Smyrna, Pergamon (Bergama) ve Ephesos (Efes) gibi antik çağın önemli kentlerinden başlayan ticaret yolları, Tripolis’te birleşir ve Hierapolis, Laodikeia üzerinden geçerek Anadolu’nun doğu ve güney bölgelerine ulaşır. Kent en ihtişamlı çağını Roma Döneminde yaşar. MS 1. yüzyılda adaların/insula etrafını çeviren cadde/plateia ve sokaklardan/stenopos meydana gelen ızgara plana sahiptir. Kentin merkezinde yer alan ana caddelerin her ikisinde de kazı çalışmaları devam ediyor. Özellikle 2014 kazı sezonunda kuzey-güney yönlü Hierapolis Caddesinde ortaya çıkarılan ve dönemin kent yöneticilerine/ magistrat ait yedi heykel, Geç Antik Çağ heykel sanatı anlamında Anadolu arkeolojisine önemli bir koleksiyon kazandırmıştır. Monoblok traverten taşlarla oluşturulan zeminlerinin altında kanalizasyon sistemleri yer alan caddelerin her iki kenarında üstü kapalı sütunlu galeriler ve MÖ 1. yüzyıldan MS 7. yüzyıl başlarına kadar kesintisiz olarak kullanılan konut ve dükkânlar/tabernae yer alır. İki katlı/pergulae dükkânların MS 3. yüzyıl evresinde iç mekan duvarları keklik, sülün, güvercin, papağan gibi çeşitli hayvan ve nar, kayısı, kabak, gül gibi bitkisel bezemeli renkli resimlere sahiptir. Zeminden itibaren taş temelli, kerpiç duvar boyunca 3 metre yüksekliğinde korunan freskler, benzersiz süslemelere sahiptir. Epigrafik verilerden elde edilen bilgiler doğrultusunda ünlü evleri ve büyük kamu binaları ile dikkat çeken Tripolis’te ortaya çıkarılan bir konut, antik döneme ait yazıtları doğrular niteliktedir. Kentin merkezinde kuzey-güney aksında uzanan bir başka caddenin kenarında yer alan ev, iç avlu etrafında sıralanan oda ve salonlardan oluşur. Bu mimari iki katlıdır, zemin katın iki odası günümüze kadar korunagelmiş renkli tesseralardan oluşan mozaik döşemeli tabana sahiptir. Bitkisel ve geometrik öğelerin  bezeme unsuru olarak kullanıldığı mozaikli ev, MS 4. yüzyıl Tripolis’inde ticaretle uğraşan statü sahibi bir aileye ait olmalıdır. Ticaret yolları üzerinde yer alması nedeniyle kentteki üretime yönelik faaliyetler, tüm çağlar boyunca devam etmiştir. Üretimin başında dikkat çekici sayıda ele geçen ham, yarı işlenmiş ve işlenmiş kemik saç tokaları (3000 civarı) aynı zamanda kentin önemli geçim kaynaklarından birinin hayvancılık olduğunu da ortaya koyar. 
Bir başka önemli üretim faaliyeti pişmiş topraktan yapılan kaplardır. Bunların üretimi için kullanılan kalıp örnekleri (MÖ 1-MS 5. yüzyıl) Tripolis’in sadece kendi vatandaşları için üretim yapmadığını, bunun yanı sıra çevre ve bölgesindeki kentler içinde de önemli bir pazar olduğunu ortaya koyar. Tarım, hayvancılık ve bunun gibi pazar faaliyetlerinin önemli bir kısmı, iki katlı agorada gerçekleşmiş olmalıdır. Yapıda bulunan 2 bin 500 civarındaki sikke buluntusu kentteki alışverişin boyutları ve ticari faaliyet içerisinde bulunan kişilerin memleketleri hakkında önemli bilgiler sunar. Pergamon, Smyrna, Ephesos, Tralleis, Aphrodisias, Thyateria, Philadelphia, Prymnessos, Antiocheia (Menderes), Kolossai, Laodikeia, Hierapolis, Antiocheia (Pisidia), Herakleia Salbake, Stratonikeia ve Apameia, Tripolis’te bulunan sikkelerin darp edildiği kentlerden sadece bir kısmını oluşturur. Ticari faaliyetlerin boyutları ile paralellik gösteren nüfusun ihtiyaçları doğrultusunda şehir kapıları, caddeler, hamamlar, stadyum, tiyatro ve bouleuterion gibi kamu binaları, kentin diğer önemli yapılarını oluşturur. Kent sadece, paganizmin hâkim olduğu Roma Döneminde değil Hıristiyanlık tarihi açısından da önemli veriler sunar. Tripolis, MS 325’te Nicaea Konsülünde Agogius, MS 431’de Efes Konsülünde Commodus, MS 451’de Chalcedon Konsülünde Paulus tarafından piskoposluk seviyesinde temsil edilir. Bu süreç ile ilgili olarak kentte şu ana kadar gerçekleştirilen yüzey araştırmaları ve kazı çalışmalarında beş kilise tespit edilmiştir. Bu kiliselerden üçünde kısmi kazı çalışmaları sürdürülmüş ve Sütunlu Caddenin kuzey bitişiğinde çatı seviyesinde günümüze kadar ulaşan kilisenin kazı ve restorasyon çalışmaları tamamlanmıştır. Güney duvarında fresk üzerinde Grekçe yazıt (MS 5-6. yüzyıl), kuzey duvarı üzerinde ise duvar resmi şeklinde iki aziz betimlemesi (MS 10. yüzyıl) yer alır. Buluntular, kilisenin çeşitli tamiratlarla uzun süre kullanım gördüğünü ortaya koyar.
Tripolis’te arkeolojik kazılar sayesinde tespit edilenbir diğer önemli veri MS 6. yüzyıl sonu - 7. yüzyıl başında Aphrodisias, Sardis ve Ephesos’ta da etkili olan Sasani akınlarıdır. Söz konusu dönemde meydana gelen yıkıcı deprem ve akınlar nedeniyle kentteki yaşam MS 7. yüzyıldan itibaren azalarak devam eder. Bu süreçte tüm Anadolu topraklarında olduğu gibi Tripolis’te de kırsallaşma hâkim olur. MS 7-9. yüzyıllar arasında kentte küçük buluntu ve mimari kalıntı anlamında tarihsel bir boşluk görülür. MS 8-9. yüzyıl Tripolis’i belki de az sayıdaki nüfusun yaşadığı bir köydür/kome. MS 10. yüzyılda yeniden canlanma kilise duvarlarındaki aziz betimlemeleri, farklı kazı alanlarında ele geçen günlük kullanıma ait kap-kacak ve aynı yüzyıllara tarihlenen sikkelerle desteklenebilir. III. Haçlı Seferi (1189-1192) sırasında ordusuyla Tripolis’ten geçen F. Barbarossa, kenti yıkık ve terk edilmiş bulur. Bu tarihlerde kentin kuzeyinde yer alan yumuşak kayaç yapısına sahip tepeden gelen erozyon toprağı, birçok binayı çoktan toprak altında bırakmıştır ki, günümüzde kazı çalışması yapılan hemen her binaya çatı seviyesinden başlayarak sürdüren arkeologlar, yer yer 5-6 metre dolgu toprağın arkasından binaların zeminlerine ulaşabilmektedir. 13. yüzyılda Türk akınları iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştır, bu nedenle de Tripolis’in kuzeyindeki tepe Bizanslılar ile Türkler arasında bir kaç kez el değiştirir. Kentin yaslandığı dağın zirvesinde bir kısım mimarisi günümüze kadar sağlam kalabilmiş yuvarlak planlı kulenin dâhil olduğu bir alanı kapsayan kale İznik/Nicaea Kralı III. Ioannes Ducas Vatatzes (1222-1254) tarafından yaptırılır. Menderes Havzası’nda Türklerin eline en son geçen Bizans yerleşimlerinden biri olan Tripolis Kalesi, kuzeybatısında yer alan Alaşehir’in/Philadelphia korunması için ön karargâh olarak yapılmış olmalıdır. 1304-1306 tarihlerinden itibaren ise Tripolis’in de içinde bulunduğu bölgede Türk hâkimiyeti Germiyanoğulları ile birlikte başlar. Tripolis’te yürütülen arkeolojik çalışmalar her geçen gün kentin ve bölgenin tarihi ile ilgili yeni bir bilgi boşluğunun doldurulmasında önemli adımlar atıyor.
 
Çalışmalar başta Kültür ve Turizm Bakanlığı Kazılar Dairesi Başkanlığı olmak üzere, Denizli Valiliği, Denizli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Pamukkale Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi, Buldan Kaymakamlığı, Buldan Belediyesi ve TÜRSAB tarafından desteklenmektedir. Tüm kurum ve kuruluşlara çalışmalara verdikleri desteklerden dolayı heyet üyeleri adına teşekkür ederim.