TUNÇ VE DEMİR ÇAĞLARINDA GÖÇLER

MÖ 3. binyılda, Erken Tunç Çağı olarak adlandırdığımız dönemde, Karadeniz’in kuzeyindeki anayurtlarından göç ettiği düşünülen geniş insan toplulukları Anadolu’ya geldi. Zamanla Anadolu yarımadasının çeşitli bölgelerine yerleşen bu insan toplulukları eski metinlerde, konuştukları diller bakımından üç gruba ayrılıyordu: Palaca, Luvice ve Nesice konuşanlar.

Hint-Avrupalı Kavimlerin Anadolu’ya Gelişi

 

MÖ 3. binyılda, Erken Tunç Çağı olarak adlandırdığımız dönemde, Karadeniz’in kuzeyindeki anayurtlarından göç ettiği düşünülen geniş insan toplulukları Anadolu’ya geldi. Anadolu’ya gelişlerini takip eden yüzyıllar içerisinde yarımadanın çeşitli bölgelerine yerleşen bu insan toplulukları eski metinlerde, konuştukları diller bakımından üç gruba ayrılıyordu: Palaca, Luvice ve Nesice konuşanlar. Birbiriyle yakın akraba olan bu üç dil, Grekçe, Latince, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca gibi yakın tarihli birçok dilin de mensubu olduğu Hint-Avrupa dil ailesine bağlıdır. Bu diller, Yakın Doğu’da antik çağlarda kullanılan Assurca, Babilce ve Aramice ile günümüzde yaygın olarak kullanılan Arapça ve İbranice gibi Semitik dillerden tamamen farklıdır.

 

Anadolu’ya gelen Hint-Avrupalı kavimler, zamanla yerleştikleri bölgelerdeki halkla bir araya gelerek kaynaşmıştır. Bu nedenle, Hint-Avrupalı kavimlerin göçleri genellikle barışçıl hareketler olarak görülür. Palaca konuşanlar olarak nitelendirilen Palalar, Karadeniz’in güney kıyısında, Klasik Çağlarda Paphlagonia olarak bilinen bir bölgede yerleşmişlerdi. Daha geniş bir bölgeye yayılmış ve sayıca daha büyük bir topluluk olan Luvice konuşanlar ise Orta, Batı ve Güney Anadolu’nun birçok bölgesine yerleşmişlerdi. Kendilerini Nesice konuşanlar anlamına gelen Nesili sözcüğü ile nitelendiren üçüncü grup ise, Kuzey-Orta Anadolu bölgelerinden güneydoğuya, Anti Toros Dağları’na doğru uzanan bir bölge boyunca yerleşmişti. Bu topluluğun ismi, Orta Tunç Çağında, MÖ 2. binyılın ilk yüzyıllarında başkent olan Neşa kentinden gelmektedir. Neşa kenti, Hititler tarafından Maraşşantiya, Klasik Çağlarda ise Halys olarak adlandırılan Kızılırmak Nehri’nin hemen güneyinde yer alır.

 

Yeni Gelenler ile Yerel Halk Bir arada

 

Nesice konuşanların varlığına dair sahip olduğumuz ilk bilgiler, çoğunlukla Neşa’da bulunan ve Orta Tunç Çağına tarihlenen Assurca metinlerden gelmektedir. Mezopotamya’nın kuzeyindeki Assur’dan gelen girişimci tüccarlar bu dönemde Kuzey ve Orta Anadolu’da bir ticaret kolonileri ağı kurdu. Bu dönemde birçok Assurlu tüccar, yerli halktan eş alarak bu bölgelere yerleşti. İki yüzyıla yakın bir süre boyunca bu bölgelerdeki Anadolu halkları ile barış içerisinde ticaret faaliyetleri yürüten Assurlular, yüksek kalite yünlü kumaş ve kalay karşılığında, yerli halktan Anadolu altını ve gümüşü alıyorlardı. Kaneş (Neşa kentine verilen bir diğer ad) bu dönemde Assurlu tüccarların ticari faaliyetlerinin merkezi konumundaydı. Bölgeye yerleşen Assurlu tüccarlar, buradaki birçok Anadolu hükümdarı ile etkileşim içindeydi. Luvice ve Nesice konuşan topluluklara dair ilk yazılı kayıtlara, sayıca az olmakla birlikte, Assur Ticaret Kolonileri Çağına ait metinlerde rastlıyoruz.

 

Hint-Avrupalıların bölgeye gelişinden önce burada yaşayan yerli halk Hattiler’di. Bölgenin tamamı ise Hatti olarak adlandırılıyordu. Hattilere ait maddi kültür, Alacahöyük’te açığa çıkarılan 13 ‘kral’ mezarında ele geçen buluntularla temsil edilir. Bu mezarlarda çok çeşitli alet, silah, takı ve ev araç-gerecinin yanı sıra, çok sayıda güneş kursu ile törensel sembol ele geçmiştir.

MÖ 18. yüzyıl sonlarına doğru, Pithana isimli bir kral Neşa’yı fethederek, kenti hükümdarlığının merkezi haline getirdi. Daha sonra Pithana’nın oğlu Anitta, Anadolu’da Assurlu tüccarların faaliyet gösterdiği birçok başka bölgeyi fethetti. Fetihleri sırasında Piyusti adlı bir Hatti kralını mağlubiyete uğratan Anitta, başkent Hattuşa’yı yok etti. Kentin bulunduğu alanı lanetleyen Anitta, alana yabani otlar ekilmesini ve buranın bir daha asla iskan edilmemesini emretti. Anitta böylelikle kendisine Orta ve Kuzey Anadolu’da küçük bir imparatorluk kurdu ancak bu imparatorluk fazla uzun ömürlü olmadı. Bölgedeki siyasi istikrarsızlık MÖ 18. yüzyıl ortalarında Assurlu tüccarların bölgeden çekilmesine ve Assur Ticaret Kolonileri Çağının sona ermesine neden oldu.

 

Yalnızca isimlerinden yola çıkarak Pithana ve Anitta’nın Hint-Avrupa kökenli olup olmadıklarını veya anadillerinin ne olduğunu tahmin etmek mümkün olmasa da, bu iki kralın kahramanlık hikayelerinin daha sonraki dönemlerin hükümdarları ve yöneticilerine ait efsaneler arasında korunageldiğini görüyoruz. MÖ 17. yüzyılın ilk yarısında, Nesice konuşan bir hanedanlık, antik Yakın Doğu dünyasının en büyük krallıklarından birinin –Hitit Krallığı’nın- temellerini attı. Hitit Krallığı’nın bilinen ikinci hükümdarı, Anitta tarafından konulan yasağa meydan okuyarak, yıkıntılar içerisindeki Hattuş’u başkent ilan etti ve kente Hattuşa adını verdi. Kral ayrıca, bu olayın anısına kendi adını Hattuşili olarak değiştirdi. Bundan böyle Hattuşa, kuruluşundan MÖ 12. yüzyıl başlarındaki yıkılışına kadar Hitit Krallığı’nın başkenti oldu.

 

Bölgede yaşamakta olan yerli Hatti halkı ile yeni gelen ve kendilerini Nesice konuşanlar olarak adlandıran Hint-Avrupalı topluluk birkaç yüzyıl boyunca bir arada yaşamış ve kaynaşmıştı. Nesice konuşan yönetici sınıf, nüfus üzerinde bir otorite kurmuş olsa da, Hatti gelenekleri tarih boyunca Hitit kültürü içerisindeki yerini korudu ve bu bölge antik kaynaklarda ‘Hatti Ülkesi’ olarak anıldı. Öyleyse Hitit ismi nereden geliyor? Modern bir terim olan ve Hitit Krallığı için kullanılan bu isimden Eski Ahit’te bir Demir Çağı Suriye-Filistin halkı olarak söz edilmektedir. Eski Ahit’te bahsi geçen Hititler ile Tunç Çağı Hititleri arasında zayıf da olsa bir bağ olduğu düşünülmektedir. Bugün ayrıca, Hititlerin Nesice ismini verdikleri dil için de Hititçe terimini kullanıyoruz. Saray ve tapınak arşivlerinde bulunan binlerce tabletten de anlaşıldığı üzere, çiviyazısı formunda yazılmış olan bu dil krallığın anadiliydi. MÖ 3. binyılda Mezopotamya’da ortaya çıkan ve çivi biçimli bir dizi işaretten oluşan çiviyazısı, Hititler tarafından, büyük olasılıkla Hattuşili’nin güneydoğudaki seferlerinden birinin ardından Suriye’den getirttiği yazmanların yardımıyla, Hititçenin yazımına uyarlandı.

 

Luvice Konuşanlar 

 

Hattilerden Hititlere kalan kültürel miras ayrıca, bazı Hititçe metinlerde yer alan Hattice isim ve terimlerde ve Hatti kült metinleri ve diğer kültürel öğelerde korunmuştu. Ancak yıllar geçtikçe, krallık içerisinde Hatti kültürünün etkisi azaldı. Zamanla krallığa başka nüfus toplulukları katıldı. Bunların sayıca fazla olması Nesice konuşan yönetici kesimin krallık içerisinde azınlık haline gelmesine neden oldu. Krallık bünyesinde ve Anadolu coğrafyasında en fazla nüfusa sahip grup, yine Hint-Avrupa kökenli bir halk olan Luvilerdi. Luviler batıda, Hitit metinlerinde Arzava ülkesi olarak adlandırılan toprakların hakimi oldular.

 

Bu topraklardaki fetihlerinin ardından, Hititler beraberinde anayurtlarına yerleştirmek üzere çok sayıda sürgün getirdiler. Zorunlu bir göç uygulaması anlamına gelen bu sürgünler başlıca iki amaca hizmet ediyordu: düşman topraklarında Hititlere karşı oluşabilecek düşman faaliyetlerinin kapasitesini düşürmek ve daha da önemlisi Hitit topraklarında iş gücü eksikliğini kapatmak. Tarih boyunca iş gücü eksikliği çeken Hititler, MÖ 14. yüzyıl ortalarından itibaren bu sorunu çözmek adına Hitit topraklarına çok sayıda sürgün getirerek, bunları çeşitli alanlarda görev yapmak üzere yerleştirdir. Bunların bir kısmı tarım alanlarında çalışmak üzere tarım işçisi olarak görevlendirilirken, bir kısmı Hitit ordusuna, bir kısmı ise nüfusu arttırmak adına krallığın zayıf bölgelerine yerleştirildi.

 

Yazı : TREVOR BRYCE

Yazının tam metninin Aktüel Arkeoloji Dergisi  54. sayısında bulabilirsiniz.