YAŞAR YILMAZ İLE ARKEOLOJİ YAĞMASI

Emperyalistler 150 yıldan beri, “İyi ki taşıdık yoksa siz kıymetini bilmezdiniz, bizim müzelerimizde güvenle sergileniyor” diye propaganda yapıyorlar. Bu ancak bilinçsiz insanları etkileyebilir.

Anadolu’nun Gözyaşları ile Anadolu ne için ağlıyor? Çalınan eserlere mi, sahipsizliğine mi yoksa  çaresizliğine  mi?  Bugün  hala bu süreç devam ediyor mu?

Aslında bu sorunun yanıtına tümü birden diyebiliriz. Biz ülkemizin yağmalanması sorunuyla yaklaşık 250 yıldan beri karşı karşıyayız. Bu 250 yıl içerisinde kültür varlıklarımızın yağmalanması sorununu günlük siyasi ve ekonomik sorunların önceliğini bahane  ederek  görmemezlikten  gelmişiz. Bir ülke düşünün ki, kamuya ait kültür varlıkları birçok yabancı müzenin salonlarını dolduruyor iken, o ülkenin sessiz kalmasının hiçbir gerekçesi olamaz. Beş emperyalist ülkenin kültür varlıklarımızı yağmalayarak, savaş gemileriyle  ülkelerine  taşımaları  karşısında yöneticilerin sessiz kalmasına, Anadolu, gözyaşı dökmez de ne yapar? Bu dönem içerisinde yeni kurulmuş Mustafa Kemal hükümetinin cesur ve bilinçli  duruşu  istisnadır.  Kitapta  da örnek verdiğim üzere 1922’de batan Osmanlı yönetimi yerine yeni cumhuriyetin kurulacağını anlayan Amerikalılar, Sardis’ten eserleri İzmir limanına götürerek Amerika’ya gemiyle acele göndermişlerdi. Yeni yönetimden kazı izinlerinin devamı talebine 1923’te Genç Cumhuriyet yöneticilerinin “Eserleri  geri  vermedikçe  bu  topraklarda size ebediyen kazı izni vermeyeceğiz” duruşları  karşısında  Amerikalılar  bir yıl içinde eserlerimizi iade etmişlerdi. Bu örnek duruş etkisini 1950’ye kadar sürdürdü. Ondan sonraki dönemde iktidara gelen yöneticilerin çoğu, ne doğru tarih bilinci ne de tarihi eser bilincine sahipti. Bu bilinç eksikliği, Anadolu’nun mevcut kültür varlıklarına sahip çıkmada ya da yurtdışından eserlerimizi geri istemede en büyük engel olarak sürmektedir. Öyle bir sessiz ülke aydını düşünün ki; Bergama’yı 150 yılı aşkın kazan Almanların kazılarına günümüzde de aralıksız devam etmesine sessiz kalabiliyorlar, aynı şekilde Avusturyalılar da aralıksız 140 yıla yakın Efes’teki kazılarına devam ediyorlar. Tersi olsaydı; bizim arkeologlarımız Berlin’de, Viyana’da kazılar yapsaydı, o ülkenin aydınları bugüne kadar sessiz kalırlar mıydı? Sorunuzun son bölümünün yanıtı: Evet, bugün de bilinçsizlik ve buna bağlı olarak tepki- sizlik  devam  ediyor.  Yeni  kuşakların bu tepkisizliği artık sürdürmeyeceğine eminim.

 

Kitabınızda “Çalışma mutluluk ve bereketle ilerliyordu, sanat ve bilimi zenginleştirerek, Kayser hanedanını sevindirerek, Alman adını onurlandırarak   ve   milli  müzeyi ebediyen  süsleyerek”  diyor  Carl Humann.  Eserleri  savaştan  kaçırılan  ganimet  gibi  görmesi,  sizce Kayser’i  sevindirirken  Osmanlı Hanedanı’nı üzmüş müdür? Bence Osmanlı Hanedanı’nı hiç üzmemiştir. Osmanlının soyağacından gelenlerle, onların üst yöneticileri tarihi eserin ne kadar kıymetli olduğunu, her bir eserin binlerce yıldır kültür zincirimizden bir halkayı temsil ettiğini, onların birinin bile koparılmasının önemini kavramamışlardır. Eserlerin kıymetini anlamayan  bir  insan  üzülmez,  onları taş toprak yığını görür. Örneğin; Topkapı Sarayı’nda sergilenen çok kıymetli kaşıkçı elmasını bir yıkıntı içinde bulan kişi bu eserin kıymetini bilmediği için üç tahta kaşıkla değiştirmişti, bu kişi elindeki değerin farkında olmadığı için hiç bir üzüntü duymamıştır. Yurtdışındaki müzelerde sergilenen, her biri paha biçilmez, Milet Pazaryeri girişinin 33 metrelik duvarı ya da Bergama Zeus  Sunağı,  Ksanthos  Anıtı,  Efes’ten Partlar Anıtı ya da Trysa Anıtı’nın 211 metrelik kabartmalarının herbirinin götürülmesine sessiz kalan Osmanlı yönetiminin durumunun, kıymetli elması elinden çıkartan kişiden ne farkı vardı? Ünlü şairimiz:“Telgrafın tellerinde serçeler telgraftan habersiz bîçareler” diye bu tür bilinçsizliği tarif ediyordu. Evet, Humann, Osmanlı Sultanı’na ve yöne- timine, kılıç şıkırdatan Kayser’in Bergama’daki kılıcı olarak kibirli söylevini, başta Osman Hamdi Bey ve sultan yüksünmeden dinleyebiliyorlardı.

 

Osman Hamdi Bey’in tarihi eser- lerimizin kaçırılmasında ve(ya) korunmasındaki rolü nedir? Osman Hamdi Bey’i şimdiye kadar hep eksik mi tanıdık?

Biliyorsunuz Osman Hamdi, yağmanın sürdüğü  1881-1910  arasında  yaklaşık 30 yıl eserleri korumakla görevlendirilmişti. 1884 Eski Eser Yasası, eser çıkışını kesin yasaklıyordu. Osman Hamdi bu yasayı uygulamakla sorumluydu. Eserlerin götürülmesine karşı çıkması yasa gereğiydi. Efes eserleri, Bergama, Zincirli’nin Hitit eserleri, Gölbaşı’ndan Trysa  Anıtı  ve  lahitler,  Milet,  Priene tapınakları ve on binlerce eserimiz bu dönemde onun gözü önünde taşınmıştır. Hiçbir itirazını görmüyoruz. Ayrıca, bu gün sınırlarımız dışında olmasına karşın o günlerde birer Osmanlı vilayeti olan Irak ve Suriye’den götürülen binlerce eseri saymıyorum.

Osman Hamdi’nin ne arkeoloji, ne de sağlıklı tarih bilinci olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da o zamanki lisenin ne kadar eğitim sunduğunu tahmin edebiliriz. Bugünkü başvekil görevinde (Sadrazam) olan babası ve II. Abdülhamid’in kollaması altında, her üst bürokrat çocuğu gibi, Paris’e hukuk okuması için gönderilmişti. Orada geçirdiği ikinci yılında babasına hukuku sevmediğini, resim atölyesine devam etmek istediğini söyleyerek resme devam etti. O iki yıl içinde hukuka devam edip etmediğini, etmiş olsa bile ne öğrenebileceğini bil- miyoruz. Sonra bir Fransız hanımla evlenip döndüğünde kısa bir süre Bağdat’a memur olarak gittiğini, İstanbul’a dönüşünde  Müze Müdürü Alman Dr. Phillip Anton   Dethier’in   ölümüyle   Sultan’ın bu genç “Osmanlının en Parislisi”ni müze   müdürlüğüne   atadığını   biliyoruz.   Sadrazamın oğlu olması, üstelik Osmanlı sultanının yakın tanıdığı biri olması eserlerimizi koruması açısından bir şans olabilirdi. Ama olmadı... C. Humann eserlerimizi yıllarca Alman savaş gemilerinin eşliğinde taşırken, Osman Hamdi, atölyesinde onun portresini yapıyor, sık sık yalısında ağırlıyordu. Kızı Nazlı’nın hatıra defterinden, evlerine gelen yabancı soyguncu kazı heyeti başkanlarının Osman Hamdi’yle ilişkilerini sıcak tuttuklarını anlıyoruz. Hepsiyle dosttu. Onlar Osman Hamdi’yi pohpohluyor, ona emanet edilen tarihi eserleri ve kanunun yasaklayan hükümlerini uygulamayışını takdir ediyorlardı. Fransızlar damatlarının Irak’tan götürdükleri eserlere göz yuman bu genç müdüre, fahri doktora ünvanı vermenin yanında bir resmini de 4000 franga satın alarak ödüllendiriyorlardı. Osman Hamdi’yle bir türlü uygun diyalog kuramayan Amerikalılar da Fransızların yöntemini uygulayarak, Pennsylvania Üniversitesi yoluyla Fahri doktora verdiler, ‘Cami Kapısında’ adlı bir tablosunu 6000 franga satın alarak gönlünü aldılar. Gönlü alınan Osman Hamdi, Assos  eserlerinin  sahilde  bekletilen sandıklarının Boston’a doğru yola çıkmasına hemen izin vermişti. Amerikalılar aldıkları tabloyu çerçevesinden çıkartıp depoya kaldırmışlardı. Bu konuyu kitabımda belgeleriyle aktardım. Üzgünüm, az kahraman yetiştiren bir toplum olarak yüz yıllık bir efsaneye dokunmak bana da üzüntü veriyor, ama her şeyi yerli yerine oturtmalıyız. Ne çekiyorsak söylencelere körü körüne inanmaktan çekiyoruz. Bu konuyu tartışmalıyız. Adlarının başlarında Abdül olan sultanlardan üç Abdül dönemiyle (Aziz, Mecid, Hamit II), Osman Hamdi’nin dönemi en çok eser kaybettiğimiz dönemlerdir.

 

Birecik Kaymakamı olayı 250 yıllık soygun dönemini sizce ne kadar özetliyor? Bu olay bize ne anlatıyor?

Birecik kaymakamının şakağına silah dayayarak kazı iznini zorla imzalatan İngilizlerin Karkamış kazıları bizim yönetimimizin ne kadar çaresizlik içinde olduğunu gösteriyor. Bu, bir ülkenin ekonomik ve siyasi olarak kötü yönetiminin tipik sonucudur. İttihatçıların ve genel olarak Osmanlı yönetiminin antiemperyalist  bir  bilincinin  olmaması eserlerimizi kaybettirmiş, hatta T. E. Lawrence ve C. L. Woolley’nin iki silahlı adamıyla mahkemeyi basıp yargıcın önündeki kararları yırtmasına kadar götürmüştü. Devlet hiçbir yaptırım uygulayamamıştı. Eser taşıyan bir İngiliz  grubunu  engellemeye  çalışan bir askeri birliğe savaş sebebi sayarız tehdidinde bulununca eserleri alıp götürmüşlerdi. Kısacası ileride de aynı tehditlerle müzelerimizin soyulmaması için çok bilinçli ve güçlü olmalıyız. 1922 İstanbul’un işgal edildiği gün, Avam kamarasında İngiliz başbakanın Anadolu’daki tarihi eserleri dört ülkenin paylaşarak taşıma planını açıklamasını unutmayalım. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurtuluş çabası sonuç vermeseydi bugün görebildiğimiz eserlerimiz de çoktan taşınmıştı.

 

Günümüz aydınları ve devlet adamları çalınan tarihi eserlerin geri alınmasına yönelik neden her- hangi bir girişimde bulunmuyorlar? Kaçırılan tarihi eserler geri alınmalı mıdır? Bunun için neler yapılabilir?

Her eser, üretildiği coğrafyanın, o coğrafyaya ait kültürün ürünüdür. Üretildiği yerde bir anlam ifade eder. Onun için geri alınmalıdır. Karacaoğlan’ın dediği gibi taş yerinde ağırdır. Emperyalistler 150 yıldan beri, “İyi ki taşıdık yoksa siz kıymetini bilmezdiniz, bizim müzelerimizde güvenle sergileniyor” diye propaganda yapıyorlar. Bu ancak bilinçsiz insanları etkileyebilir.

Günümüz devlet adamlarının çoğu sağlam bir tarih bilincine, doğru bir kültür varlıkları değerlendirmesine sahip mi sanıyorsunuz? Bizler binlerce yıldır bu topraklara gelmiş tüm halkların genlerini taşıyan, onların kültürlerini devam ettiren son halkız. Bir sentezin sonucuyuz. Geçmişin binlerce yıllık zengin tarihinden koparılmış, 1071’den tarihi başlatılmış, Homeros’tan,  Herodot’tan, Tales’ten, Hippodamos’tan uzaklaştırılmış, yabancılaştırılmış yurttaşlar olarak ders kitaplarımızın değişmesini beklemekteyiz. Bunu da bizler değiştireceğiz. Başkaları geçmişimizle bağımızı tamir etmeyecek. Siyasetçilerimizin bu eğitim yanlışlığı  ile  yetişmeleri  sonucu  tarihi eserlerimizi sahip çıkacaklarını sanmıyorum. Bilinç güçlü bir inancı getirebilir. Menderes’in Humann’ın mezarını taşıma konusundaki tutumunu kitabımda örnek gösterdim. Bizler öncelikle aydınlarımızı ve halkımızı bilinçlendirmeliyiz.

Tarihi eserlerin geri alınması için bu konuda soyulmuş ülkelerin temsilcilerinin sık sık buluştuğu uluslararası toplantılar yapılmalı. Bu toplantılara bizim devletimiz öncülük etmeli. Kurtuluş Savaşı’nı vermiş bir ülkeye bu yakışır. Bütün soyulmuş ülkeler beş soyguncu ülkeye karşı birleşiniz diyerek, uygulanabilecek yaptırımlar tartışılmalıdır. Başta komşularımızdan İran, Suriye, Irak, Mısır, Çin, Yunanistan, İtalya, Habeşistan, Latin Amerika ülkelerinin katılacağı toplantılarda Birleşmiş Milletler çatısı altında neler yapılabileceği konuşulmalı, ortak akıl aranmalıdır. Önümüzdeki yarım yüzyıl için bir stratejik plan hazırlanma- lı, Birleşmiş Milletler’de tarihi eser iade yönetmeliklerinin değişmesi için ortak hareket edilmelidir. Yürürlükteki eser iade yönetmeliklerini bu beş ülkenin hazırlamış olduğunu unutmayalım.