ANTİK DNA VE İNSAN GÖÇLERİ

Günümüzden önce yaşamış canlıların doğal veya yapay etkenlerden korunarak bugüne ulaşabilmiş kemik, diş, tüy, yumurta kabuğu, dışkı gibi kalıntılarından elde edilen eski DNA anlamına gelen antik DNA çalışmaları anlatılıyor.

ANTİK DNA ve İNSAN GÖÇLERİ  ODTÜ Antik DNA Araştırma Grubu

 

DNA, uzun adıyla deoksiribonükleik asit, canlıların ve bazı virüslerin büyüme, gelişme, yaşamsal faaliyetleri yerine getirebilme ve üremeleri için gerekli genetik kodu barındıran moleküldür. Dört farklı azotlu bazın (kısaca A,T,G,C) yanyana ve karşılıklı dizilmesi ile oluşan çift sarmal yapılı bu molekül, bazı istisnalar haricinde tüm hücrelerde bulunur ve hayati önem taşır. Antik DNA ise, kısaca, günümüzden önce yaşamış canlıların doğal veya yapay etkenlerden korunarak bugüne ulaşabilmiş kemik, diş, tüy, yumurta kabuğu, dışkı gibi kalıntılardan elde edilen eski DNA’dır. Antik DNA çalışmalarının temelleri, daha önceki yazımızda (“Antik DNA”, Aktüel Arkeoloji 45. sayı) ayrıntılı olarak anlattığımız gibi, 1984 yılında atıldı. Geçen 30 yılı aşkın sürede hızla ilerleyen teknoloji sayesinde DNA elde etme ve dizileme yöntemlerinin de geliştirilmesi ile, bu alandaki çalışmaların sayısı arttı ve çalışmalar gittikçe daha kapsamlı hale geldi. Bu yazımızda antik DNA çalışmalarının bir yönünü, geçmişteki insan göçlerinin ortaya çıkarılmasındaki önemini, farklı çalışmalardan örnekler vererek açıklamaya çalıştık.

 

Yaklaşık 200.000 yıl önce Afrika’daki diğer türlerden ayrıldığı düşünülen, “anatomik olarak modern insan” olarak tanımlanan Homo sapiens veya diğer adıyla Homo sapiens sapiens, bazı gruplarının Afrika’dan tahmini 75.000-50.000 yıl önceki çıkışını takiben Asya başta olmak üzere Avrupa ve diğer kıtalara yayılmış; yeni tanıştığı bu bölgelerin çevresel koşullarına çoğu zaman son derece başarılı şekilde uyum sağlamış ve günümüze ulaşan tek insan türü olarak tarihte yerini almıştır. Onbinlerce yıl süren bu hareketlilik sırasında, yeni keşfettiği toprakların tamamıyle el değmemiş olmadığı yapılan paleontolojik ve paleoantropolojik çalışmalar sonucu anlaşıldı; bu topraklarda yaklaşık 30.000 yıl önce soyunun tükendiği düşünülen Neandertaller (Homo neanderthalensis veya Homo sapiens neanderthalensis) ve kuzenleri Denisovalılar (Homo sp. Altai veya Homo sapiens ssp. Denisova) gibi başka türler de yaşamıştı. Acaba modern insan göç ederken aynı coğrafyadaki bu arkaik insanlarla karşılaşmış mıydı?

 

Homo neanderthalensis, modern insanın evrimsel olarak en yakın akrabası olan tür. 2010 yılında bu türün genom dizisinin elde edilmesiyle, Sahra Altı Afrika dışında yaşayan günümüz modern insanlarının yaklaşık %1-4 oranında Neandertal DNA’sı taşıdığı ortaya çıktı (2014’teki bir çalışma ile bu oran %1.5-2.1 olarak güncellendi). İlginç olan diğer bir durum ise, Neandertallerin genetik olarak herhangi bir Çinli’ye veya Papua Yeni Gineli’ye ne kadar yakınlarsa bir Fransız’a da o kadar yakın çıkmalarıydı. Bu durum Green ve ekibi tarafından şöyle açıklandı: Neandertaller’den modern insanlara, bazı modern insan gruplarının Afrika’dan çıkışı sonrası ama diğer kıtalara göç etmelerinden önce bir gen aktarımı olmuştu.

 

2016 yılında Kuhlwilm ve ekibi tarafından yayınlanan yeni bir çalışma ise bu hikayeye başka bir bölüm ekledi. İspanya, Hırvatistan ve Altay Dağları’ndan 3 Neandertal örneği ve 1 Denisovalı örneği kullanılarak yapılan bu antik DNA çalışmasında, bazı modern insan gruplarının Afrika’dan 75.000-50.000 yıl önceki göçünden daha önceki bir zamanda bu gruptan ayrılan başka bir grubun Altay Dağları’ndaki Neandertallerin atalarına gen aktarımında bulunduğu tespit edildi. Bu gen aktarımının yaklaşık 100.000 yıl önce muhtemelen Yakın Doğu’da gerçekleştiği, Batı Avrasya’daki Neandertallere veya Denisovalı bireye ise herhangi bir gen aktarımının bulunmadığı belirlendi. Demek oluyor ki modern insanın ataları, 75.000-50.000 yıl önceki göç öncesi başka bir göç daha gerçekleştirmişti.

 

Günümüzde yukarıda anlatılanlarla aynı ölçüde merak uyandıran başka bir konu ise 2003 yılında Endonezya’nın Flores adasındaki Liang Bua mağarasında kalıntılarına rastlanan ve 50.000 yıl önce soyunun tükendiği düşünülen H. floresiensis türü arkaik insanlar. “Hobbit” olarak da adlandırılan bu türdeki bireylerin boyları yaklaşık 1 m civarındaydı ve beyin hacimleri de oldukça küçüktü; fakat taş alet yapma ve iki ayak üzerinde yürüme becerilerine sahiptiler. 2010 ve 2011 yıllarında bu türün kalıntıları ile aynı mağarada bulunan ve 46.000 yıl önceye tarihlendirilen modern insan dişleri bilim insanlarını şöyle bir soru ile karşı karşıya getirdi: Acaba H. floresiensis türünün yok olmasında modern insanın etkisi olabilir miydi? Bu iki tür adada aynı dönemde, diğer bir deyişle “birlikte”, yaşadılarsa bu modern insanın etkisi olduğu hipotezini destekler nitelikte bir bulgu olurdu. Fakat şu ana kadar adada bulunan en eski modern insan örneği ile H. floresiensis’in adadaki varlığına işaret eden taş aletlerin dönemleri arasında en az 4000 yıl fark var. Buna rağmen eğer bu türün günümüzde Afrika dışında yaşayan insan topluluklarıyla, örneğin Güneydoğu Asya ve Avustralya civarındakilerle, hatta Denisovalılarla gen alışverişinde bulunduğu antik DNA çalışmalarıyla tespit edilirse bu, yukarıdaki soruya cevap üretebilmenin yanısıra genel olarak bu türün diğer türler ile evrimsel ilişkisi, arkaik ve modern insanların o bölgedeki göç yolları ve zamanları ile ilgili de faydalı ipuçları verecektir.

 

Yazı : ODTÜ Antik DNA Araştırma Grubu

Görsel izin: Tepeçik Kazısı Arşivi izni ile...

Yazının tam metninin Aktüel Arkeoloji Dergisi 54. sayısında bulabilirsiniz.