ANTİKÇAĞIN ‘ÖTEKİ’Sİ: KADIN

“Selam size Zeus’un kızları, Verin bana o büyülü sesinizi, Kutlayın benim dilimden ölümsüzler soyunu”

 

Özetle, uygarlık denilen mefhum, insanların bir arada kalabalık gruplar halinde yaşamasıyla mümkün olabilmiştir. Ancak bir arada yaşamak, kamusal alanda üzerinde uzlaşılacak normlar yoluyla gerçekleşebilmiştir. Biyolojik bedenleri tatmin etmek amacıyla hazza yönelmiş insanların birlikte yaşamaları olası değildir. Bu nedenle de sosyal yapı, bireylere hazlarını terk etmelerini dikte etmiştir. Çünkü bireyleri kişisel hazlarının peşinden koşan bir topluluk tanımı, doğası gereği mümkün olamazdı. Bu yüzden de dil yoluyla oluşturulan göstergelerin toplamı olan yasa, toplumu oluşturan bireylerin her birinden kişisel arzu ve taleplerinden vazgeçmelerini zorunlu kılmıştır. Bundandır ki, arzularını dile getirmek isteyen herkes gerçekte kendi taleplerinden uzaklaşarak sosyalin dilini kullanmaya başlamıştır. Başından itibaren uygarlığın dümeninde bulunan eril zihniyet, oluşturduğu dille, toplumsal olmak için üzerinde uzlaşılması gereken yasal zemini kendi çıkarlarına uygun tasarımlamıştır: Cinslerden beklentilerini cinsiyet rollerine yüklemiş, doğanın cinslerini cinsiyetlendirmiştir. Sınırları çizen, pastayı pay eden eril zihniyet olunca da kadının hesabına sofradan aç kalkmak düşmüştür. Antik Yunan, bu bölüşümün kadın aleyhine en acımasız olduğu dönemlerden biridir. Bu nedenledir ki, erkeğin verdiği görkemli şölenlerde nelerin yenilip içildiğini anlatan onlarca metin varken, birkaç adım ileride kadının çocuklarıyla yemek zorunda kaldığı yemekten söz eden bir metin bulmak mümkün değildir.

Kadının payına düşen ötekilik binlerce yıl sonra gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin ardından yavaş yavaş, erkeğe rağmen, değişmeye başlamıştır.

Yazı ve Fotoğraflar : Doç. Dr. İsmail GEZGİN