ROMA´NIN ÇÖKÜŞÜ VE İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ

Roma İmparatorluğu’nun çöküşü öyle büyük bir olaydı ki Ian Morris, hazırladığı evrensel sosyal gelişmişlik endeksi ışığında bunu uygarlık tarihindeki en büyük gerileme olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla çöküşün sonuçları çok açık olmakla birlikte, akademik çevreler sebepleri konusunda aynı derecede net değildir. Alexander Demandt Der Fall Roms: Die Auflösung des römischen Reiches im Urteil der Nachwelt başlıklı çalışmasında, çöküş için modern literatürde Stoa felsefesinden eşcinselliğe kadar açıklama olarak önerilen 270 sebep sıralar. Demandt listesini bugün yayımlamış olsaydı, büyük ihtimalle iklim değişikliği de başlı başına bir neden olarak yerini alırdı. Günümüzde hem arkeolojiye yardımcı bilimlerdeki gelişmeler hem de iklim değişikliği konusunda artan endişe ve kamu bilinci, meseleyi Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi veya sonuyla ilişkilendirmeyi deneyen çalışmaları teşvik etmiştir.

Doğal olarak Romalıların ya da Romalı yazarların da imparatorluğun kötüye gidişi veya çöküşüyle ilgili fikirleri vardı: barbar akınları ve bununla ilişkili olarak ordunun barbarlaşması ya da toplumdaki yozlaşma, Hıristiyanlık vs. Ancak elbette bunlardan hiçbiri iklim değişikliği gibi bir nesil içinde tespiti zor ve geçmişe giden istatistik verilere muhtaç bir olguyu hesaba katmamıştır. Ayrıca beklenebileceği gibi, ne Yunanlar ne de Romalılar bizim çevre tartışmalarından dolayı aşina olduğumuz çeşitli terimlere sahipti: “Çevre” doğanın yaratıcı gücü, doğa düzeni ya da bir nesne veya canlının doğal özü anlamına gelen Yunanca physis, Latince natura kavramı içinde yer almaktaydı. İngilizceye climate (iklim) olarak geçmiş Latince clima, dünyanın eğimine karşılık geliyordu ve gökyüzünü bir coğrafi nokta ve alan olarak tarif etmekteydi (Strab. 2.1.35, 5.34). “Ekoloji” terimiyse 19. yüzyıldaki bilimsel araştırmaların bir ürünüydü ve doğrudan tek bir Yunanca ya da Latince kelimeden türememişti. Bunlara bağlı olarak tahripkâr atmosfer olayları için kullandığımız “felaket” (İng. catastrophe) teriminin Latince karşılığı catastropha talihsizlik ya da beklenmeyen bir değişim anlamına gelmekteydi ve özellikle doğal felaketler için kullanılmıyordu. Bu türden olaylar Romalıların gözünde “talihsiz” ve “yıkıcıydı” (pestis) ya da tanrısal bir cezaydı (Tact. Ann. 2.47 Cic. Nat. Deor. 2.14; Plin. HN 33.1-2).

 

Antik Çağ’da iklim bugünkünden çok farklı değildi. Akdeniz yine karakteristik olarak serin ve yağışlı kışlar, sıcak ve kurak yazlara sahipti. Yıl içinde çok fazla iklim değişikliği yaşanıyordu ve bu da tarımı riskli hâle getirdiği için zaman zaman kıtlıklar yaşanıyordu. Antik kaynaklar da bunun farkındaydı ve dolayısıyla her kıtlık anlatısını doğrudan iklim değişikliğine kanıt olarak almak sakıncalıdır. Bitkilerin Antik Çağ’daki coğrafi dağılımlarını değerlendiren palinoloji (polen bilimi) ve Theophrastos’un botanikle ilgili çalışmaları, MÖ 300 civarında ortalama sıcaklığın günümüz değerlerine yakın seyrettiğini göstermekle birlikte bazı dalgalanmalar beklenebilir olaylardı. Mesela Hannibal’in MÖ 218’de Alpleri aşabilmesi, subalpin kozalaklı ağaçların halkalarına bakılırsa söz konusu dönemde hayli ılık geçen kışın yardımıyla mümkün olabilmişti.

 

Yine de çeşitli bilimsel veriler ışığında iklim koşullarını imparatorluğun MS 2. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşadığı problemlerle ilişkilendiren iddialar zaman zaman gündeme getirilmektedir. Elbette iklim değişikliği Roma’nın sonunu Roland Emmerich’in filmlerindeki gibi bir anda ve çabucak getirmemiştir; bu açıdan mesela barbar istilaları kadar ciddi ve belirleyici bir sorun sayamayız. Modern çalışmalar iklim değişikliğini daha ziyade, imparatorluk büyük sorunlarla baş etmeye çalışırken sessizce ve yavaşça onun altını oyan sebeplerden biri olarak değerlendirirler. Daha 1917’de tanınmış coğrafyacı Ellsworth Huntington Climatic Change and Agricultural Exhaustion as Elements in the Fall of Rome başlıklı bir makale kaleme almış ve antik kaynaklardaki bazı verileri iklim değişikliğinin göstergeleri olarak kabul etmiştir: Milattan önceki yıllarda Hazar Denizi’nden bahseden kaynaklar ışığında kendi zamanına göre su seviyesinin neredeyse Aral Gölü’yle birleşecek şekilde yaklaşık 46 metre daha yüksekte olduğunu iddia etmiştir. Ne var ki MS 6-7. yüzyıllarda Hazar’ın seviyesi 4,5 metreye kadar düşmüştü. MS 1. yüzyılın başlarında Palmyra vahası temiz havası ve bol sularıyla meşhurdu, fakat Huntington’ın zamanında sular sülfürlü ve Roma Dönemine göre kaynaklar çok daha kıttı. En parlak günlerinde belki 150.000 kişinin yaşadığı şehrin nüfusu şimdi en fazla 1500 civarındaydı. Huntington İtalya’nın da MÖ 100-MS 50 arasında elverişli bir iklime sahip olduğunu, fakat 3. yüzyılın başından Batı Roma’nın çöküşüne kadar koşulların istikrarlı biçimde gerilediğini öne sürmekteydi. California’da MÖ 250-200 arasına ait ağaç büyüme eğrilerinde dikkat çekici bir düşüş olduğuna dikkat çekmiş ve benzer bir durumun Roma için de geçerli olabileceğini düşünmüştü. Eğer öyleyse, yağışlardaki düşüş ormanlık alanları azaltacak ve yangınlarla koyun ve keçilerin tehdidine açık hâle getirecekti. Ayrıca kış yağmurları ormanların yokluğunda toprağı alçak arazilere taşıyacaktı. Huntington antik kaynaklara dayanarak MS 395’te terk edilmiş Campania topraklarının 528.000 iugeradan (1 iugera= 2,5 m2) fazla olduğunu, MÖ 4. yüzyılda ise yaklaşık 4000 metrekarelik bir arazinin ortalama bir aileyi besleyebildiğini iddia etmekteydi. Böyle gelişmeler şüphesiz vergi gelirlerinin düşmesine ve başka benzer sorunlara neden olmuştu. Huntington bazı modern örneklerden (1909’da Filistin ve Suriye Çölü’ndeki olaylar) hareketle Roma’nın çöküşündeki etkenlerden barbar istilalarını da bu genel iklim değişikliğine dolaylı olarak bağlamıştır. Anayurtlarında artan kuraklığı gözlemleyen gruplar bir süre sonra Roma İmparatorluğu’nun kapılarına dayanmışlardı.

 

Yazı: Gürkan Ergin 

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 68. sayısından ulaşabilirsiniz.