TÜRKYE´DE RESTORASYON ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) ile British Museum Konservasyon Bölümü ve International Training Programme işbirliğiyle düzenlenen “Taş Yerinde Ağırdır: Akdeniz Ülkeleri Çerçevesinde Ağır Tarihi Objelerin In-Situ Korunması, Belgelenmesi ve Sunumu” çalıştayı 29-30 Eylül 2016 tarihlerinde Beyoğlu’ndaki ANAMED binasında gerçekleşti. Çalıştayda farklı ülkelerden katılımcılar bir araya gelerek, Akdeniz havzası ülkelerindeki taşınır ve taşınmaz ağır tarihi mirasın bulunduğu çok sayıda arkeolojik ve tarihi yerleşim yerindeki koruma, konservasyon ve restorasyon çalışmalarına yönelik güncel uygulamaları tartıştı. Arkeolojik veya tarihi taş binalar, heykeller, duvar resimleri ve mozaiklerin konservasyonu, restorasyonu, bilimsel analizi, belgelenmesi ve in-situ sunumlarının yanı sıra, bu parçaların bulundukları yerden taşınması ve başka yerlere nakledilme süreciyle ilgili çalışmaları da konu alan çalıştayda, çok sayıda önemli arkeolojik ve tarihi yerleşim yerinden deneyimler paylaşılarak olası işbirlikleri için fikir alışverişi yapıldı. Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak, konuşmacılardan British Museum’da konservatör olarak görev yapan Dr. Duygu Çamurcuoğlu, tasarım ve restorasyon alanlarında uzmanlaşmış Yük. Mimar Yavuz Özkaya ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çevre Çözümlemesi ve Denetimi Bilim Dalı Başkanı ve Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Zeynep Aygen ile hem kendi çalışmaları hem de Türkiye’de restorasyon konusunda kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

ANAMED’DE “TAŞ YERİNDE AĞIRDIR”

ÇALIŞTAYI

 

TÜRKİYE’DE RESTORASYON ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

 

Bu çalıştay sayesinde farklı ülkelerden akademisyenler bir araya gelerek restorasyon konusundaki çalışmalarını, yeni teknikleri, uygulamaları paylaştı ve bilgi aktarımı sağlandı. Bu önemli çalışma nasıl ortaya çıktı? Nasıl planlandı?

DÇ: Aslında bu çalıştayın başlangıç noktası, Yunan arkadaşım Constantinos Vasiliadis ile benim bir araya gelip, tanışmamız oldu. Başlangıçtaki amacımız Yunan ve Türk konservatörleri bir araya getirerek, fikir paylaşımı ve beraber çalışma ortamı yaratmaktı. Daha sonra, ANAMED’den Buket Hanım’la tanıştıktan sonra, üçümüz beraber projeyi geliştirdik ve ‘Bunu sadece iki ülke arasında tutmayalım. Bütün Akdeniz’e açalım’ dedik. Çünkü paylaşılacak çok çalışma var, çok bilgi var. Tanımadığımız birçok uzman var. Onlarla da tanışma ortamı yaratalım istedik. Konuşmacıları da, Akdeniz ülkelerinde yapılan çalışmaları esas alarak seçtik. Bu konuda deneyimli, uzman insanları bir araya getirmeye çalıştık ve seçimi hep beraber yaptık.

 

Bu çalıştayın devamı veya başka çalışmalarınız olacak mı?

ZA: Mimar Sinan ve ANAMED olarak bizim 2018 yılı için bir sergi projemiz var. ‘Birinci Dünya Savaşı’nda Arkeoloji’ şeklinde ilginç bir konu. Bunun paneli, başka alt çalışmaları da olacak. Umuyorum Duygu Hanım da British Museum’u temsilen katılır.

 

Restorasyon öncesinde tarihi arşivlerden yararlanmanın öneminden bahseder misiniz?

ZA: Ne yazık ki restorasyon öncesi Osmanlıca belgelerden hemen hemen hiç yararlanılmıyor, restorasyon uzmanlarının büyük bir çoğunluğu Osmanlıca belge ve hatta bina kitabesi okuyamıyor. Arşivlere başvuranlar genellikle yalnızca tapu belgeleri için başvuruyor. Öte yandan kullanılan taşın cinsinden devşirme malzemenin nereden geldiğine ilişkin bilgilere dek pek çok belge kullanılmadan arşivlerde bekliyor. Bir uzmana belge okutmak yeterli olmaz; restorasyon mimarı belgeyi kendi okuyunca bambaşka anlamlar çıkar. Tarihi eserler konusunda çalışanların mutlaka Osmanlıca bilmesi gerekir. Kendi sunumumda bu konuyu belgelerle ele aldım. Örneğin çok tartışılan Lord Elgin ve meşhur mermerler konusu var. ‘Kim kime verdi?’ konusu. Belgelere baktığımızda bu konuda herkesin haklı olduğunu görüyoruz. Ayrıca ‘Osmanlı’da restorasyon yoktu, tarihi eser bilinci yoktu’ konusuna ben belgelerle cevap veriyorum. Tarihi eserlerin korunması Maarif Müdürlüklerine deruhte edilmiş ancak Müze-i Hümayun Anadolu’da müzeler kurmuş. Sunduğum örnekte, Maarif Müdürünün İstanbul’a kadar gelip, valinin yıkılmasını istediği yapının yıkımını durdurduğunu görüyoruz. Dönemin Dahiliye Nezareti de ‘müze haklıdır’ demiş. Elimdeki birçok belgede bu eserlerin korunduğu anlaşılıyor. Elimdeki bir diğer örnek; bir Selçuklu türbesinin yazışmaları. “Osmanlılar Selçuklu eserlerini korumazlardı” şeklinde bir görüş hakim ancak belgeler bunun aksini gösteriyor. Dolayısıyla, bugün restoratörlerin de arşiv okuması lazım. Çünkü örneğin, bir bina içerisinde hangi sütun nereden nereye taşındı sorusunu yanıtlamamızın tek yolu o arşive girmek.

 

Türkiye’de geleneksel mimari gitgide yok oluyor. Günümüzde hala faaliyet gösteren ustalara ilişkin bir belgeleme çalışması bulunuyor mu? Bu konuda bir çalışmanız var mı?

ZA: Ben 12 yıl İngiltere’de Portsmouth Üniversitesinde öğretim görevlisiydim. O sırada katedral taş ustaları yetiştirme programına davet edildim. Benim uzmanlık konum da taştır. Bu program sırasında katedrallerin normal meslek okulundan çıkan ustayı hiçbir şekilde kullanmadıklarını, onları tekrardan 5 yıllık bir programa tabi tutup, yetiştirdiklerini gördüm. Bizde bunu Vakıflar Genel Müdürlüğü yapardı eskiden. Ben kendim Vakıfların taş ustalarından çok şeyler öğrendim. Bunlar yavaş yavaş kayboldu. Türkiye’ye dönünce araştırmaya koyuldum. Örneğin Beyazıt El Yazmaları Kütüphanesinin müdürü, arkadaşım Salih Şahin Bey beni dün eski gelenekten gelen bir ahşap ustasıyla tanıştırdı. Bu usta, büyük ahşap levhaları restore ediyor. Bunun gibi 1-2 tane yine eski gelenekten gelen taş ustası buldum. Şimdi bir kalkınma ajansı projesi yazıyorum. Pilot proje olarak Kastamonu-Sinop, Kuzey Karadeniz bölgesini seçtim. Umarım burada bir örnek çalışma başlatacağız. Tabii bu uzun bir süreç. Ayrıca Mimar Sinan Üniversitesinin ‘Köyünü Yaşat’ adında kerpiç mimari üzerine bir projesi var. Bu projede Bilecik’in bir köyünde kerpiç evleri restore ettiler.

 

Özellikle son zamanlarda medyada ‘restorasyon faciası’, ‘hatalı restorasyon’ gibi haberlerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Basında yer alan bu haberlerin çoğu ne yazık ki, gerçekten de hatalı uygulamalar. Ancak medya sırf sansasyon yaratmak adına bilimsel kurullara, uzmanlara danışmadan yalan haberler de yapabiliyor. Dolayısıyla kamuoyunun doğruyu yanlıştan ayırması çok zor bir hale geldi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

YÖ: Medyanın gücü karşısında çok direncimiz olacağını sanmıyorum. Örneğin Aspendos konusu. Orada kullanılan taş mermer midir? Sanmıyorum, mevcut taşlarla uyumlu kireçtaşıdır. Böyle bir hata yapma şansı ne bakanlığın, ne de bu işi yürüten uzmanların var. Bu tür haberlerin büyükçe bir kısmının propaganda olduğunu düşünmek lazım. Mutlaka hatalar yapılıyor ama bunları tek bir resim üzerinden yorumlamak doğru değil, araştırılması gerekir. Her gün başka tür hatalarla karşılaşıyoruz. Örneğin dün İstanbul Modern civarındaydım. Yeni bir müze yapılacağını, bunun da mevcut antrepo binalarının dönüştürülerek yapılacağını düşünüyordum/umuyordum. Antrepo binalarını tamamen yıkarak ortadan kaldırarak değil. Bu, yanlış uygulama kavramının ötesinde bir planlama hatası. Bunları bir kez yok ettikten sonra, geri dönüşü de mümkün olmadığı için, mevcut değerleri sonsuza dek yok etmiş oluyorsunuz.  O nedenle kültür varlıklarının korunması ve geleceğe taşınması için genel yaklaşımımız her zaman için en az müdahale ile mevcudu en iyi, en düzgün şekilde korumak, sergilemek ve sunmak olmalı.

 

ZA: Bunun iki boyutu var. Basında çıkan her şey kesinlikle doğru olmuyor. Yani kamuoyu bazı şeyleri anlamıyor. Tipik örneği Aspendos. Kullanılan malzemenin 20 yıl içinde ne olacağını, hangi rengi alacağını düşünmek zorundasınız. Ayrıca restorasyon imitasyon değildir, yapılan uygulamanın yeni olduğunu mutlaka vurgulamak gerekir. Basında tartışılan birçok konuda bazı yanılgılar olduğunu düşünüyorum. İkinci boyut; hızlı kentleşme. İstanbul gibi bir mega kentte kurulların yapısının yeniden organize edilmesi gerekiyor. Kurullar genellikle akademisyenler ve ya kamu görevlilerinden oluşuyor. Hepsinin kendi başka işi var. Raportörler her yere kesinlikle yetişemiyor. Bence güzel bir yanı da var: medyamız son derece bilinçli olarak takip ediyor. Eskiden de birçok şey yıkılıyordu, kimsenin ruhu duymuyordu. Şimdi oluşan bilinçle, gerek kurulların, gerekse bilfiil korumada çalışacak teknik personelin eskisi gibi vakıflar bünyesine alınmasını, Vakıflar Genel Müdürlüğünün tekrar restoratör yetiştirmesini öneriyorum. Çok ilginçtir, müteahhitler yapıyor projeleri. Her müteahhitin başında birisini bulunduramazsınız. Müteahhiti eğitmeniz gerekiyor. Restorasyon müteahhiti diye bir kavram var dünyada. Bu bizde de uygulanırsa, teknik personel de kepçeye ‘orayı yıkma’ diyebilir. Bir uygulamanın ne zaman yapıldığını bilmek de önemli. Örneğin, koruma ilkeleri değişti. Bundan 30 yıl önce Efes’te yapılan anastilosiste beton kullanılmış. O zaman için doğru görülüyordu. Neyin ne zaman yapıldığı araştırılmadan haber yapılıyor. Ama vatandaşın bilinçlenmesi beni mutlu ediyor. Basının ilgisi çok güzel ama biraz uzmanlara da danışıp ‘Bu ne zaman yapılmıştı? Yeni midir, eski midir?’ gibi sorular sorulursa daha başarılı bir noktaya geleceğiz.

 

DÇ: Uzmanlara danışmak çok önemli. İşte bizim burada hedeflediğimiz bu. Çalıştay bu sebepten ortaya çıktı, karşılıklı fikir almak için. Türkiye’de çok sayıda konservatör yetiştiriyoruz. Ben hepsinin de çok başarılı öğrenciler ve başarılı konservatörler olarak yetiştiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla kafamda soru işareti oluşuyor. Bu neden kontrol altına alınamıyor? Bu konuda belki de uluslararası birtakım kuruluşlardan desteğe de ihtiyaç var. Dışarıdan fikir almaktan çekinmemek lazım. Dışarıdan biri tavsiyede bulunursa bu demek değil ki, biz bu işi kötü yapıyoruz. Bu tamamen bilgi alışverişi. Bence Türkiye’nin bu anlamda biraz daha açılması lazım.

 

Konuşmanızın konusu olan Çatalhöyük’teki çalışmalarınıza dönelim. Kerpiç malzemenin konservasyonu ve yerinden kaldırılmasında ne gibi zorluklarla karşılaşılıyor? Nasıl çözümler getiriliyor? 

DÇ: Kerpiç malzeme doğası gereğiyle konservasyonu çok zor olan bir malzeme ve çevresel etkenlerden (ısı, farklı iklim şartları, nem gibi) fazlasıyla etkilenmekte. Bir çok arkeolojik alanda akrilik bazlı sağlamlaştırıcılar uzun yıllardan beri denenip kullanılmakta. Ancak akrilik bazlı sağlamlaştırıcılar ısı, nem, rüzgar, toprak özelliği gibi çevresel etkenlerin kontrol edilmesi ile birleştirilmezse iyi sonuçlar vermiyor. Son yıllarda kerpiç duvarların korunması alanında çeşitli (mineral bazlı) nano-kireç teknolojileri de denenmekte. Kerpiç mimari konservasyonundaki detaylı çalışmalar genelde mimarinin detaylı bir şekilde belgelenmesi ve yok olmaya bırakılması doğrultusunda çünkü eninde sonunda kerpiç malzeme yok oluyor. Kerpiç malzeme genelde yerinden kaldırılmıyor, ancak yerinde korunmaya çalışılıyor. Bizim Çatalhöyük’te kaldırma işlemi uygulamamızın sebebi malzemenin dekoratif ve bu anlamda önemli duvarlar olmasıydı. Ayrıca yerel müzenin bu malzemeyi sergileme konusunda talebi vardı.

 

Malzemenin dağılmaması, renklerin kaybolmaması için ne gibi çözümler getiriliyor? Siz kendi çalışmalarınızda neler yaşadınız?

DÇ: Bu alanda özellikle akrilik bazlı sağlamlaştırıcılar tercih ediliyor. Hangi sağlamlaştırıcıyı kullanacağınızı eserin durumu, yapısı, üzerindeki malzemeler (mesela sıva veya pigment varsa) ve eserin konservasyonunun ne için yapıldığı belirliyor, mesela sergi için mi yoksa depolama için mi konserve ediliyor. Tabii ki burada konservatöre çok iş düşüyor çünkü yanlış verilen kararlar eseri ciddi zararlara uğratabilir. Özellikle Çatalhöyük’teki malzeme çok çabuk dağılabilen ve kırılabilen bir malzeme olduğu için çok dikkatli çalışmamız ve doğru zamanda doğru kararlar vermemiz gerekti. Eğer malzeme in-situ ise korugan altında bile olsa bazen konservasyon işleminden sonra üstünün kapanması gerekebiliyor. Çünkü korugan altındaki çevresel şartlar her zaman arkeolojik malzeme için uygun olmuyor ve konservasyon işlemini dahi zarara uğratabiliyor. Tabii in-situ eserlerin üzerlerini kapama, Çatalhöyük’e gelen ziyaretçinin neyi ne zaman görüp göremeyeceğini etkiliyor maalesef. Bu konuda da ince düşünüp, kazı ekibi ile devamlı fikir alışverişinde olup dikkatli kararlar vermek gerekiyor. Eğer malzeme laboratuvar ortamına getirilirse o zaman eser için daha kontrollü ve sağlıklı bir ortam oluyor. 

 

Kars, Ani’de bulunan Surp Amenap’rkich (Amenapırgiç) Kilisesi’nin koruma projesinden bahsedebilir misiniz? Projede karşılaştığınız zorluklar nelerdi? Nasıl çözümler getirdiniz?

YÖ: Genelde Ani’deki projelerimizde ve Surp Amenap’rkich Kilisesinde bizi zorlayan pek çok konu var, sunumumda bunlardan en önemli üç tanesini ön plana çıkardım. Bunların ilki bilgi. Ani’de ilk bilimsel araştırma yaklaşık 100 yıl önce, St.Petersburg Bilimler Akademisi’nin himayesinde Nikolai Yakovlevich Marr başkanlığında mimar, arkeolog, fotoğrafçı, ressam ve dilbilimcilerin de aralarında olduğu uzman bir ekip tarafından 1892-1917 yılları arasında gerçekleştirilmiş. 1917 yılından sonra bölge 50 yıl kadar askeri bölge statüsünde, 1965 yılından itibaren çok kısıtlı bütçelerle kazı ve araştırma yapılabilmiş. Dolayısıyla Türkiye’de Ani ile ilgili önemli bir bilgi birikimi oluşmamıştı. Üniversitelerde Ermeni Ortaçağ mimarisi üzerine uzmanlaşmış bir bölüm hala yok. Bizans üzerine, Semavi Eyice’yi saymazsak, yeni yeni başlıyor. Türkiye’de eksikliği çekilen araştırma konuları bunlar. Birikim ve arşiv yok. Dolayısı ile ilk zorluk, çalıştığımız anıtları anlamak; kim tarafından ne zaman inşa edildikleri, nasıl kullanıldıkları, ne tür yapım-onarım dönemleri geçirdiklerini anlamak. Anıtlardaki izlerden bazı bilgiler edinmek mümkün olsa da anlamlandırmakta zorlanıyorduk. O dönemde bunları danışabileceğimiz Ortaçağ Ermeni mimarisi uzmanı kişilere henüz ulaşamamıştık. Bilgi nihayetinde bizim koruma-onarım-müdahale kararlarımızı etkileyen oldukça önemli bir bileşen. Örneğin Ani’de kiliselerde bir dönemde bema döşemelerinin neden yükseltilmiş olduğu, Manucheyr Camisi’nin neden bir camide olması gereken yönlerde tasarlanmadığı, Tigran Honents Kilisesi’nin ne zaman sıvandığı ve boyandığı, vb. diğer pek çok ayrıntıda sorunun cevabını arkadaşım ve Ortaçağ Bizans uzmanı Dr. Veronika Kalas ile araştırarak bulmaya çalıştık. Ankara ve İstanbul’daki kütüphanelerde araştırma yaptık, yurtdışından Ermeni mimarisi uzmanları ile iletişime geçtik, yine yurtdışından kitap ve makalelere ulaşarak bu anıtları anlamaya çalıştık. 

 

İkinci zorluk kısa zamanda belgeleme ve zamanla yarış. 2006 yılında Ani’de çalışmaya başladığımızda henüz anıtların belgelenmesinde kullanımı ve sonuçları çok da iyi bilinmeyen üç boyutlu lazer tarayıcı cihazlar ve yazılımlarını araştırmaya başladık. Zira oldukça uzak bir alanda (Türkiye-Ermenistan sınırında) bulunan Ani’de, görkemli, yüksek tavanlı, ince taş işçiliğine sahip bu anıtların ayrıntılı olarak belgelenmesi, incelenmesi; kısa sürede anlamadığımız/bilmediğimiz bu anıtları tanımak, tanımlamak, belgeleme çizimlerini hazırlamak, duvar resimleri ve malzeme analizleri, zemin araştırmaları, yapısal/strüktür analizlerini yapmak, tarihi araştırma ile müdahale dönemlerini araştırmak ve nihayetinde uygulamaya esas bir koruma projesi hazırlamak için toplamda 3 ay gibi bir zamanımız vardı. Lazer tarayıcı cihazlarla elde edilen üç boyutlu ham veri (nokta bulutu) cyclone ve cloudworks yazılımları ile sonsuz sayıda belgeleme çiziminin hazırlanmasına olanak verdi. Bu seçimimizle Ani’deki anıtların belgelenmesinde yeni bir kural oluşturmuş olduk. 

 

Üçüncü zorluk ise uygulama aşaması ile ilgiliydi. Yürürlükteki mevzuata göre koruma-onarım-restorasyon uygulamaları bir kez için tanımlanıyor, bir kez ihale ediliyor, bir firma uygulamayı gerçekleştiriliyor ve projeci olarak siz uygulamayı kontrol edemiyorsunuz. Başka bir deyişle anıtların ihtiyacına göre ve farklı aşamalardan oluşan bir uygulama süreci henüz kabul görmüyordu. ODTÜ profesörlerinden oluşan Ani Danışma Kurulu sayesinde bu zorluğu aşabildik. Bu kadar bilinmezin olduğu bir alanda bir defada uygulama yaparak bu görkemli anıtları sonsuza kadar tahrip edebilirdik. Bu nedenle yapılacak uygulamanın etaplar halinde gerçekleştirilebilmesi için Ani Danışma Kurulu ile birlikte üç etaptan oluşan bir uygulama süreci tanımladık.

 

Ani’deki tüm anıtlar için geçerli bu programa göre ilk aşamada alanın ve yapıların güvenliği sağlandıktan sonra “acil” kategorisinde sınıflandırılan sorunların en az müdahale ile çözümlenmesi, çatıların fonksiyonel hale getirilmesi veya koruyucu örtü tasarımı, drenaj probleminin çözümlenmesi, yapısal güçlendirme ile anıtların varlığını sürdürmelerini sağlamak, nihayetinde süre giden tahribatın durdurulması; ikinci aşamada acil problemler çözümlendikten sonra, kazı ve envanter çalışmalarının tamamlanması, yapılan onarımların başarısının izlenmesi, ve üçüncü aşamada önceki araştırma-izleme sonuçlarına göre nihai uygulama projesinin, geliştirilmekte olan Ani yönetim planı çerçevesinde değerlendirilerek alanın ve anıtların sunumuna dönük uygulamalarla birlikte tamamlanması öneriliyor.

 

Ortaya çıkarılan bir eserin in-situ olarak mı korunacağı yoksa taşınması mı gerektiği konusunda nasıl karar veriliyor?

YÖ: Bir eserin taşınmasının gerekçeleri farklıdır. Bir tehlike/tehdit altında kalıyordur,  örneğin Hasankeyf’te, Mısır’da ve pek çok başka yerde olduğu gibi barajlar nedeniyle. Bence o halde bile taşınmamalıdır. Barajların da bir ömrü var, anıtlar sağlamlaştırılarak baraj sularının altında yüzyıllarca kalabilirler. Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi aslında teknik olarak tek parça taşınabilir bir anıt değil. Taşınırken zarar görebilir. Görmemesi için paketlenmesi gerekiyor, hem dışarıdan hem içeriden. Karayolu ile taşınacak, onun için bir yol yapılacak, çok ciddi altyapı ve masraf gerektiren bir konu. Sökerek taşıyamazsınız, çünkü tek tek blok taşlardan oluşmuyor, harçlı bir imalat. Keserek parça parça da taşıyamazsınız, dağılabilir ve tekrar bir araya getiremezsiniz, yapısal olarak bir bütünlük halinde tekrar birleştiremezsiniz. Çok hassas bir anıt. Yine de illa ki taşınması kararı verilmişse tek parça halinde ve çok dikkatli, paketlenerek taşınabilir. Yine de bence taşınmamalı ve sağlamlaştırılarak yerinde bırakılmalı. Baraj altında kalmaması en ideali doğal olarak, tekrar su altından nasıl çıkacağını hayal edemiyorum. Hasankeyf’te yok olacak olan sadece tek tek bu ve benzeri anıtlar değil, eşsiz bir kenti, oluşumu, topoğrafyayı, tarihi bir daha geri gelmeyecek biçimde suların altına gönderiyoruz.