Ayasofya'nın Öncesini Aramak Öncesini Geleceğe Taşımak

Ayasaofya, 1.500 yıldır üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul'un merkezinde, boyutu ile çevresindeki tüm yapılardan daha fazla dikkat çekerek ayakta duran bir anıttır. Yüzyıllar boyunca ikonik varlığıyla her zaman dikkati üzerine çekmiş; yine yüzyıllar içerisinde, hiç azımsanmayacak eklerle heybetini daha da geliştirmiş, daha da anıtsallaştırmıştır.

Üzerine bir de mozaiklerle bezeli ve yarım kubbeleriyle sonsuzluğu örten ana kubbenin hakimiyetindeki iç mekanı eklenince ister istemez, göze çarpan, olağanüstü çarpıcı somut durumu hep öne çıkmıştır. Hatta Osmanlı’nın klasik dönem camilerine ve daha sonraki örneklere birçok açıdan, özellikle de genel imge bakımından örneklik etmiş; kendi çağı ve mekanıyla sınırlı kalmayarak günümüze değin pek çok eserde etkisini sürdürmüştür. Ancak günümüzde bile, aynı nedenlerle, elle tutulup gözle görülmeyen tarihi arka planı ve bugünkü görkemli yapının öncesine ilişkin algı, bir ölçüde gözden ve dolayısıyla gönülden uzak kalmıştır.

Erken dönemleri bazen gönülden uzak kalsa da, hiç araştırmaya tabi tutulmadığını söylemek doğru olmaz. Ancak bu araştırmaların hak ettiği düzeyde yapıldığını söylemek hele ki yapının bugününe ve geleceğine dair belirleyici olduklarını söylemek de kolay olmayacaktır.

Elimizdekileri kısaca alt alta sıraladığımızda, 20.000 metrekareyi aşan bu geniş parselde bugünkü Ayasofya’dan öncesine ait genel bir panoramayı elde etmek mümkündür. Bu sayede, birbiriyle bağlantısı kopuk görünen birden fazla noktayı da yavaş yavaş bir araya getirebildiğimiz anlaşılmaktadır. Bu derlemelerin ardından daha neler yapılması gerektiğini tartışmak ve bunları hayata geçirmek de sonraki adımlar olmalıdır.

Ayasofya’nın yakın çevresinde antik kentin akropolünü oluşturan bölgede çok sayıda pagan tapınağı inşa edildiğini yazılı kaynaklardan takip edebiliyoruz. Hatta bunlardan bir tanesinin kalıntılarının Ayasofya’nın altında yer aldığı da bazen iddia edilmektedir.

Ayasofya’nın bulunduğu yerde kurumsal olarak aynı yapının öncülleri sayabileceğimiz, önceki iki yüzyıla ait iki kilise inşa edilmiş olduğunu ve bunların ayaklanmalar sırasında çıkan yangınlarla yok olduğunu ayrıntılarıyla takip edebiliyoruz. Bunlardan ilki yani I. Ayasofya İstanbul’un İmparator Constantinus tarafından başkent yapıldığı döneme aittir (MS 330). Hemen ardından ikinci kilise, oğlu II. Constantius döneminde inşa edilmiş ve 360 yılında ibadete açılmıştır.

Birçok kaynakta, çok eskiden beridir, en azından Orta Çağlardan bu yana, Ayasofya’nın geçmişini İmparator Constantinus’la başlatan bilgilere rastlanabiliyor. İlerleyen yüzyıllarda ilk kilisenin Constantinus’a atfedilmeye başlanmasını, fazla bilgiye dayandırmaksızın yakıştırmayla, basitçe, daha “ünlü” bir imparator olmasına bağlamak da mümkün olabilir. Böylesi önemli bir kenti kuran ve Hristiyan olduğu efsanesi de bulunan Constantinus’un Ayasofya’yı inşa ettirmiş olmasının da Hristiyan oluş anlatısını güçlendireceği kuşkusuzdur.

Devamı; Aktüel Arkeoloji Dergisi 108. Sayı Kentin Taşları, Zamanın İzleri: Bizans İstanbul’una Yeniden Bakış

EN ÇOK OKUNANLAR

Tarlada Yürüyüş Yapan Kadın 2150 Gümüş Sikke Buldu

Prag'ın güneydoğusundaki Kutnohorsk kentinde tarlada yürüyüş yapan bir kadın, çiftçilik faaliyetleri sırasında yüzeye çıkan birkaç gümüş sikkeye rastladı. Çek Cumhuriyeti'nde şimdiye kadar bulunan en büyük erken ortaçağ sikke istifini açığa çıkardığının farkında değildi.

SON İÇERİKLER