Frenginin Kısa Tarihi, Politik ve Sosyal İnşası

1495’te Fransa hükümdarı VIII. Charles, Napoli’yi işgal ettiğinde Avrupa yeni bir epidemiyle karşılaşacaktı: Frengi. Her ne kadar veba gibi nüfusun önemli bir kesimini yok etmese de, bu hastalık Avrupa’da on beşinci yüzyılın sonunda “gizemli” bir şekilde ortaya çıkışından itibaren tıp ve toplum tarihinde önemli bir hastalık olarak yerini alacaktı.

Frengi (sifilis), “treponema pallidum” adlı bir spiroket bakterisinden kaynaklanan ve genellikle cinsel yolla bulaşan bir hastalıkolmakla birlikte, kan transfüzyonu, hamilelik veya doğum sırasında anneden fetüse de geçebiliyor. Uzun yüzyıllar boyunca korkulan bir hastalık olagelmişti. Sağlık alanının ötesine uzanıp sosyal ve kültürel bağlamda da toplumları ve farklı coğrafyaları meşgul etmişti. Basit bir şekilde açıklamak gerekirse hastalığın dört aşaması vardı. İlk evrede bakterinin temas ettiği yerde genel olarak şankr ortaya çıkıyordu. İkincil frengide genellikle döküntü ve lezyonlar oluşuyor ve ilk evreden haftalar sonra fark edilir hale geliyorlardı. Latent frengi, daha az ya da hiç belirtinin görülmediği bir aşamaydı, yıllar hatta onyıllar alabiliyordu. Son aşamada ise frengi kabarcıkları (gumma) veya kardiyolojik ya da nörolojik belirtiler görülmekteydi.

Frenginin tüm Avrupa’yı nasıl etkisi altına alacak kadar yayıldığı ve nasıl ortaya çıktığı ise tartışmalı bir konu. Tarih boyunca bu konu üzerine farklı tartışmalar döndüğünü ve öncelikle eklektik fikirler öne sürüldüğünü görmekteyiz: Cüzzamlı bir şövalye ile fahişenin ilişkisi, erkek ve maymunların çiftleşmesi, intikam dürtüsüyle İspanyolların cüzzamlıların kanını Yunan şarabıyla karıştırması veya Napolilerin Fransız işgali sırasında kuyuları zehirlemesi… Farklı farklı sebeplerin hastalığı doğurduğu fikirleri öne sürülse de, tarihin o döneminde pek çok sorunun kutsal güçlerin gazabı olarak görülmesinden frengi de kaçamamıştı. Bunun örneklerinden biri, Fransız cerrah Ambroise Paré’nin (1510-1590) sözlerinden anlaşılmaktadır, hastalığın insan şehvetini engellemek için “Tanrı’nın gazabı” olarak gönderildiğini söylemişti. Tanrı’nın gazabını bir kenara bırakırsak, kökeni üzerine ağırlıklı olarak iki bakış açısı tartışılagelmişti.

Birincisi hastalığın halihazırda Eski Dünya’da var olduğu ve ara ara görüldüğü, ikincisi ise hastalığın Kristof Kolomb’un 1492 senesinde Amerika’ya seferi ile Hispaniola’dan Avrupa’ya getirdiği üzerine şekillenmişti. Hastalığın bir epidemiye dönüşmesi, 1495’teki Napoli Krallığı işgali sırasında gerçekleşti. Bunun nedeni de, Fransız ordusunun İspanyol askerler ve gemicilerle gerçekleştirdiği işgalin, ilk sifilis salgını için elverişli bir ortam oluşturmasıydı. Fransız ve İtalyan orduları çeşitli Avrupa ülkelerinden getirilen paralı askerlerden meydana geliyordu ve savaşlar uzun yıllar sürdüğünden paralı askerler yerel kadınlarla evlenebiliyordu, buna tecavüz ve fuhuş da eklenince hastalığın yayılmaması mümkün değildi. Bu askerler anavatanlarına dönerken, frengi de Avrupa’da hızla ilerledi. Genel olarak vaka sayıları savaşlar ile doğru orantılı olarak büyüyecekti. Kimi bu hastalığı yeni bir veba olarak tanımlarken, diğerleri bunun yeni bir cüzzam türü olduğuna inanıyordu. Kökeni ile ilgili argümanlar devam ededursun, hastalık deniz ve ticaret yolları ayrıca savaşlarla hızla yayılmış, Akdeniz dünyasından Hindistan, Çin ve Japonya’ya kadar görülür hale gelmiştir.

Sifilis en başından beri utançla damgalanan bir hastalıktı. Hastalığa yakalanmış kişilerin toplumsal ahlak normları dışında ilişkilerde bulunduğu kabulü yaygındı, bu sebeple insanlar da hastalığını zaman zaman çevrelerinden gizlemişlerdi. Böyle bir hastalığı gizleyebilmelerinde, hastalığın uzun seyrinin ve kişinin günlük hayatını devam ettirebilmesinin de etkisi vardı. Bu açıdan bakıldığında, frengi sadece korunulması ve tedavisi edilmesi gereken bir hastalık değildi sadece; toplumsal kaygıların yoğunlaştığı, cinsellik ve aile konularını da etkileyen bir hastalık olarak da görülüyordu. Bu gibi önyargılar sadece toplumsal ölçekte değil, devletler ölçeğinde de görülen bir durumdu. Salgından etkilenen her coğrafya, komşu veya bazen düşman ülkeleri sorumlu tutabiliyordu. Modern İtalya, Almanya ve İngiltere coğrafyası frengiye “Fransız hastalığı,” Fransızlar “Napoliten Hastalığı,” Ruslar “Polonya Hastalığı,” Polonyalılar ise “Alman Hastalığı” adını vermişlerdi. Salgın hastalıkların, ilk olarak görüldükleri ülkeler üzerinden olumsuz bir retorik ile adlandırılması geçmişte de karşımıza çıkan bir durumdu.

Hastalıkla mücadele ise tıbbın ilerlemesiyle paralel olarak çeşitli evrelerden geçmişti. Mikroorganizmaların varlığı, 1860’larda ortaya çıkarılan mikrop teorisinin gelişmesine kadar bilinmiyordu, dolayısıyla frenginin yayılmasında ve tedavisindeki Tropenema’nın rolü de anlaşılamamıştı. Yirminci asrın başına kadar sifilis, cilt hastalıklarının tedavisinde sıkça kullanılan cıva ile tedavi edilmiş, ağız yoluyla, fümigasyon ile ve merhem gibi farklı yöntemler denenmişti. Ancak bu da zaman zaman cıva zehirlenmesini beraberinde getiriyordu. Hastalığın, vücudu oluşturan dört humor’daki (humour) yani kan, balgam, sarı safra ve kara safradaki dengesizlikten kaynaklandığı düşünüldüğü için vücuttaki bu sıvıların dengesini korumak ön plana alınmıştı. Bu sebeple cıva zehirlenmesinin bir işareti olan salya, “kötü humor’un” ortadan kaldırıldığının, hastanın tedaviye olumlu yanıt verdiğinin düşünülmesine sebep olabiliyordu.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ise, sifioloji Batı tıbbının önemli bir dalı haline gelmişti. Nihayetinde, yüzyılın sonunda frengi ve bel soğukluğunun farklı hastalıklar olduğu ve frengi ile diğer hastalıklar arasındaki bağlantılar belgelendirildi. Frengiyle mücadelede tıp alanında büyük ilerlemelerden biri Paul Elrich ile yaşandı. 1909’da Elrich bir bakteriye spesifik olarak bağlanabilen ve insan hücrelerini etkilemeden onu öldürebilen “sihirli bir mermi” keşfetmeyi hedeflemişti. Arsephenamine’nin (Salvarsan) Treponema’yı öldürdüğünü gördü ve bu buluşuyla Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü aldı. Salvarsan daha güvenilir Neosalvarsan ile değiştirildi. 1920’lerde artık uzun zamandır kullanılan cıva dışında Neosalvarsan ve bizmut da tedavi amaçlı kullanıldı. 1940’ların ikinci yarısından itibaren ise 1928'de bulunan penisilininin yaygınlaşmasıyla bu uygulamalar güncellendi.

 

Yazının devamı için...

Aktüel Arkeoloji Dergisi 77. sayı - Covid-19 İlk Değil 

www.arkeolojidukkani.com

 

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Fotoğraf Yarışması

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması başlıyor. Fotoğraf arkeoloji biliminin en sevdiği yol arkadaşıdır. Arkeolojinin kendini anlatamadığı noktada fotoğraf en büyük yardımcıdır. Sadece Fotoğraf Sanatçıları arkeolojiyi sevmez aynı zamanda arkeologlarda iyi birer fotoğrafcıdır. Fotoğraf Yarışması ile uygarlıkları, kentleri ve geçmişi birbirine bağlayan yolların izinde arkeolojinin hikayesini arıyoruz.

SON İÇERİKLER

Erdem Denk

1975 doğumlu Erdem Denk, lisans ve yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Ulusla...

Cities and Urban Life in the Hittite World – a Trail Search

Hittite civilisation doubtless was urban civilisation. In the Late Bronze Age world of the Hittites, cities formed a ground pil...

Kanlıgeçit Yerleşimi ve Trakya’da İlk Tunç Çağı

Kırklareli il merkezinin hemen güneybatısında yer alan Kanlıgeçit, Mehmet Özdoğan’ın bölgede ger&cc...