Mezopotamya’da Kadın Olmak

Mezopotamya’da evlilik akdine verilen önem, MÖ 19. yüzyıla tarihlenen Eşnunna Krallığı yasalarında da yer bulur: “Eğer bir adam, bir adamın kızını anasına ve babasına sormaksızın ve anasına babasına sözleşme özeti ve sözleşme yapmaksızın alırsa, kız adamın evinde bir yıl otursa dahi onun karısı değildir”.

Babil Evlilik Pazarı, Edwin Long tarafından yapılan tablonun, Donald Mackenzie tarafından yapılmış ve “Babil ve Assur Mitleri” kitabında yer alan renkli illüstrasyonu.

18. yüzyıl itibarıyla, geçtiğimiz yüzyıllar içinde Mezopotamya topraklarında gerçekleştirilen birçok arkeolojik kazıda ortaya çıkartılan mimari öğelerin yanı sıra çanak çömlekler, kabartmalar, heykeller ve en önemlisi on binlerce yazılı belge, Mezopotamya halklarını tanımamıza yardımcı olmuştur. Yazının mucidi olarak kabul ettiğimiz Sümerler de dâhil olmak üzere erken Mezopotamya’da var olmuş halkların yaşamları, gelenekleri, duygu ve düşünceleri ile ilgili bilinenler, hiç kuşkusuz yazılı belgelerin sayısı arttıkça artacaktır. Nitekim Mezopotamya’da kadın, aile ve evlilik gibi konularla ilgili başvuracağımız ilk bilgi kaynakları da, bazı “kanun koyucu” kralların yazdırdığı kanun maddeleridir ki –bunların en erkeni, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesinde korunan ve Sümer kralı Urnammu’ya (MÖ 22. yüzyıl) ait olan kanun maddelerini içeren kötü durumdaki tablet iken; en kapsamlı ve en popüler olanı bugün Louvre Müzesinde bulunan Babil kralı Hammurabi’nin (MÖ 18.yy) yasalarının kazılı olduğu 2,25 metre yüksekliğindeki dikme taştır. Anıt üzerindeki "göze göz, dişe diş" esasıyla oluşturulmuş 282 adet hüküm, iş antlaşmaları, borçlar, tecavüz, hırsızlık, cinayet, yaralama, kölelik, gümrük tarifeleri, ticaret gibi Babil Dönemindeki güncel toplumsal meselelerin yanı sıra evlilik, aile, boşanma ve miras konularını da oldukça kapsamlı bir şekilde içermekteydi. Özellikle 128. ve 194. maddeler arasındaki hükümlerden, MÖ 18. yüzyıla ait farklı sosyal statülerdeki kadının evlilik ve boşanma şartlarına, ebeveyn-evlat ilişkilerine ve kadının miras haklarına dair bilgi edinmek mümkündür.

Hammurabi Kanunlarının “Eğer bir adam bir kadın almış, fakat buna ilişkin bir sözleşme yapmamışsa; bu durumda kadın adamın karısı sayılmaz” şeklinde verilmiş 128. maddesi bize; evliliğin Mezopotamya’daki hukuki tanımının “hem bir sözleşme hem de bir şölen zamanı” olduğunu gösterir. Aynı hükmün, Hammurabi’nin hemen öncesine, MÖ 19. yüzyıla tarihlendirilen Eşnunna Krallığı yasalarında da “Eğer bir adam, bir adamın kızını anasına ve babasına sormaksızın ve anasına babasına sözleşme özeti ve sözleşme yapmaksızın alırsa, kız adamın evinde bir yıl otursa dahi onun karısı değildir” şeklinde yine sözleşmeye vurgu yaparak yer bulması, Mezopotamya’da evlilik akdine verilen önemi gözler önüne serer. Günümüzde, 21. yüzyılda bile sosyal şartları uygun olduğu halde, bazı kadınların kendi seçimleri doğrultusunda resmi nikaha yanaşmamaları, imam nikahı ve düğün töreni ile yetinmeleri düşünüldüğünde ise kadının yazgısındaki dört bin yıllık çelişki, yazılı belgeler ışığında ortaya çıkmaktadır.

Hammurabi Kanunu Steli. Üst kısımda yer alan kabartmada Tanrı Şamaş, Babil Kralı Hammurabi’ye, ülkesine adalet ve düzen getirmesini öğütlüyor. Louvre Museum.
Çocuğunu emziren pişmiş toprak kadın heykelciği. Ubeyd Kültürü, yaklaşık MÖ 4500, Ur kenti, Güney Irak. British Museum.

Tüm Yakın Doğu’da olduğu gibi Erken Mezopotamya’da da aileler ataerkildi. Babanın ölümü durumunda aile reisliği en büyük erkek çocuğuna geçerdi. Ancak çocuklar aileyi yönetemeyecek kadar küçük yaşta ise “babalık” merci anneye verilmekteydi. Yaşlılıkta anne-babaya destek olması, ölümden sonra tanrılara dua ederek ebeveynlerin ruhlarını beslemek ve de en önemlisi soyun devamlılığı açısından kadının erkek çocuk doğurması büyük önem taşımaktaydı.

Çocuksuz evlilikler ve kadının ahlaka aykırı hareketleri erken Mezopotamya’da en yaygın boşanma sebepleri olarak görülmektedir. Bununla birlikte kanunlar erkeğe, evliyken bile kadın kölelerin çocuklarını “evlat edinme” hakkı verdiği için çocuksuzluk her zaman ayrılıkla sonuçlanmayabilirdi. Ele geçen çok sayıdaki evlat edinme sözleşmelerinden yola çıkarak evlat edinmenin, Mezopotamya’da yaygınlık kazanmış, kanuni bir uygulama olduğunu söyleyebiliriz.

Kadının kendine ait köle kadınlardan birini cariye olarak kocasına kendi elleriyle sunması ve ondan olacak çocuğu kendi çocuğu gibi büyütmesi de erken Mezopotamya’da kadının çocuksuzluk yüzünden bitecek evliliğini kurtarmak için bulduğu yaygın çözümlerden biridir.

“Eğer bir adam bir naditum ile evlenirse ve o naditum kocasına bir kadın köle verirse ve o kölenin doğurmasına sebep olursa fakat bu adam bir sugitum ile evlenmeye karar verirse o adama müsaade etmeyeceklerdir, sugitum’u alamayacaktır” (Hammurabi Kanunları 144. madde). (Naditum ve sugitum: evlenmelerine izin verilen farklı rahibe sınıflarıdır)

Bir çocuğun doğumu, özellikle de bir erkek çocuğun doğumu, ailede önemli bir olaydı. Çocuk için dua edilir ve armağanlarla tanrılara yakarılırdı. Doğumda, “karnın içini iyi bilen kadın”dan, ebeden, yardım alınırdı. Doğum sırasında kötülüklerden, özellikle de loğusa hummasından korunmak için muskalar kullanılırdı. Lamaştu, doğmuş veya doğmamış bebek ölümlerinden ve bebek kaçırmalarından sorumlu tutulan dişi, kötü bir ruhtu. Eğer anne doğumda ölürse, varlıklı ailelerde çocuğun bakımı ve emzirilmesi o dönemlerde kadınlar için yaygın bir meslek grubu olan sütannenin/ninenin işiydi. Ancak aile yoksul ise, bebekler için bakımsızlık sonrası gelen ölüm, kaçınılmaz sondu.

Aşurbanipal ve kraliçesi şölende eğleniyor. “Bahçe Partisi” kabartması, Aşurbanipal Kuzey Saray. Nineveh, Yeni Assur yaklaşık MÖ 645. British Museum.

Her türlü çözüme rağmen çocuğu olmayan kadın boşanacaksa, baba evinden getirdiği çeyizini ve damata verilen başlık parası kadar gümüşü alarak boşanırdı.

“Eğer bir adam kendisine çocuk doğurmayan karısını bırakırsa (boşarsa), başlığı kadar gümüş ona ödeyecek, babasının evinden getirdiği çeyizi ona tam olarak verecek ve onu öyle boşayacaktır.”(Hammurabi Kanunları 138. madde)

Çocukları olan bir adamın boşanma isteği sonucunda erkeğin karısına çeyizini vermesinin yanı sıra, çocuklarının hakkı olan malın yarısı da çocuklarını büyütmesi için kadına verilmek zorundaydı. Çocuklar büyüdükten sonra kadının maldan hakkına düşen payı alıp, istediği biri ile evlenebilmesi Hammurabi Kanunları’nın ilginç noktalarından biridir.

“Eğer bir adam, ona çocuk doğuran bir ‘sugitumu’ veya ona çocuk temin eden bir ‘naditumu’ boşamaya karar verirse, o kadına çeyizi geri verilecek ve tarlanın, bahçenin, mal ve mülkün yarısı ona verilecek, o da evlatlarını büyütecektir. Çocuklarını büyüttükten sonra, çocuklarına verilen maldan varismiş gibi bir hisse kendisine verilip, gönlünün istediği bir kocaya varacaktır.” (Hammurabi Kanunları 137. madde)

Koca, ikinci kez evlenebilirdi; bu durumda ilk hanımın geçimini sürdürmek gibi bir sorumluluğu yoktu. Ancak eski karısı evde kalıyorsa, onun evdeki konumunu yeni geline karşı korumaya dikkat ettiğini yazılı bir belgede geçen şu sözlerle anlamamız mümkündür: “ikinci eş, birincinin ayaklarını yıkar ve onun sandalyesini tapınağa taşır”.

Pişmiş toprak kadın heykeli. Olasılıkla Erken Babil MÖ 2000- 1700. British Museum.

Ayrılma genellikle erkek tarafından istenir ve sadece “sen benim karım değilsin” demesiyle gerçekleşirdi. Bununla birlikte kadının evlilikten, kocasını reddederek, ona “sen benim kocam değilsin” diyerek hemen kurtulması söz konusu bile olamazdı. Bu tür bir istekte bulunan Mezopotamyalı kadına “nehre atılarak boğulma” cezası verilmekteydi. Nehir, adalet tanrısı ve yüksek hâkimdi. Dolayısıyla cezanın uygulanması için nehre gidilir; kadın suya atılır, suçluysa, nehir onu zapt eder ve boğulurdu; fakat suçsuz ise su üstüne çıkmasıyla kadının temize çıkmış olduğuna inanılırdı. Günümüz gazete manşetlerinde de gördüğümüz, aile meclisinin zalim kararları doğrultusunda gerçekleştirilen, çoğu ölümle sonuçlanan töre cinayetlerinin son durağının zaman zaman Fırat veya Dicle nehirleri olmasındaki sebep, Mezopotamya’da binlerce yıldır uygulanan bu “kanlı” gelenek olmalıdır.

Evlilik sonrası eşlerin birbirini aldatması da çeşitli cezalarla sonuçlanmaktaydı. Özellikle kadının kocasını aldatması affedilemez bir olaydı ve bu durumun cezası da nehre atılmak veya kazığa oturtulmaktı. Bunu, hem Hammurabi Kanunlarında hem de Hammurabi’den yaklaşık 300 yıl kadar sonrası Mezopotamya’nın bir başka hukuki belge koleksiyonunu oluşturan Orta Assur (MÖ 15. - 12. yüzyıl) Kanunlarında da görmekteyiz:

“Eğer bir adamın karısı, başka bir erkekle yatarken yakalanırsa; onları birlikte bağlanıp suya atacaklar. Eğer kadının sahibi (kocası) karısını yaşatırsa, kral da kölesini yaşatacaktır.” (Hammurabi Kanunları 129. madde)

“Eğer bir adamın karısı ikinci bir erkek için kocasını öldürtürse, o kadın kazığa oturtulacaktır.” (Hammurabi Kanunları 153. madde)

“Eğer bir adam, bir adama şöyle derse: “senin karınla birçokları tekrar tekrar yattılar, şahitlik yoktur”; anlaşma yapacaklar ve iddiayı yapanla suçlu kadın nehre gideceklerdir” (Orta Assur Kanunları, A Tableti 17. madde)

Evli bir kadının namuslu olmasının yanı sıra; evine, eşine ve çocuklarına düşkün olması, kocasının malını koruyup kollaması gerektiği beklenirdi. Bu durumun da aksi karşısında uygulanacak cezalar yine Hammurabi Kanunları ile hüküm altına alınmıştır:

“Eğer kadın kendini ve evini gözetmezse ve sokağa düşkünse, evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa o kadını suya atacaklardır.” (Hammurabi Kanunları 143. madde)

“Eğer bir adam zorla alınıp götürülürse ve evinde yiyecek varsa, karısı malını (vücudunu veya mülkünü) koruyacak, başka birinin evine girmeyecektir.” (Hammurabi Kanunları 133a. maddesi)

“Eğer o kadın malını korumazsa, başka bir eve girerse, o kadının durumunu ispat edip, suya atacaklardır.” (Hammurabi Kanunları 133b. maddesi)

Bununla birlikte, karısına ve evine yeterli özeni göstermeyen, sokağa düşkün olan koca karşısındaki kadının Hammurabi Kanunları ile koruma altına alınarak mağdur edilmediğini de vurgulamamız gerekir.

“Eğer bir kadın kocasından nefret edip sen beni karılığa alamazsın derse, onun kayıtları bölgesinden incelenecek. Eğer o kadın (evine ve kendine) dikkatli ise (evini ve iffetini koruyorsa) ve kabahati yoksa ve kocası (evinden) çıkmaya düşkünse (evini ihmal edip, sokağa düşkünse), onu çok küçültüyorsa, o kadının kabahati yoktur, çeyizini alıp babasının evine gidecektir.” (Hammurabi Kanunları 142. madde)

Evliliği sırasında hastalığa yakalanmış kadına, erkek, ömür boyu bakmakla yükümlü tutulmuş; fakat eşinin hastalığından dolayı ikinci bir kadın alma hakkı da verilmiştir.

“Eğer bir adam bir kadınla evlenir, kadını ağır bir hastalık yakalarsa, ikinci biriyle evlenmeye karar verip evlenirse, ağır hastalığa tutulan karısını boşamayacaktır, (o kadın) yaptığı evde oturacaktır. Sağ kaldıkça ona bakacaktır.” (Hammurabi Kanunları 148. madde)

Aldatmaların dışında tecavüz, zina ve akrabalarla ahlak dışı cinsel münasebetler de Hammurabi Kanunları’nda yerini bulmuştur. Evli olan ama babasının evinde oturan kadına tecavüz eden bir adamın cezası ölümdür. Kızı ile cinsel ilişkiye giren babanın suçu ispat edilirse yalnızca şehirden atılması uygun görülürken; oğluna gelin olarak seçtiği kızla cinsel ilişkide bulunan kayınpeder nehre atılma cezasına çarptırılıyordu.

Bir ailede baba ölünce miras oğullarına kalır. Eğer baba bir oğla sahip değilse damadını evlat edinir ve miras artık onun olurdu. Güney Mezopotamya’da uygulama, kalan mirası en büyük erkek çocuğa vermeyi uygun görürken; Kuzey Mezopotamya’daki mal mülk paylaşımı erkek çocukları arasında eşit bir şekilde yapılmaktadır. Babanın oğlu veya evlat edinebileceği bir damadı yok ise miras erkek akrabalar arasında bölüştürülür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kız çocuklarının mirastan yararlanamayışıdır. Onların sadece çeyizleri mirastır. Eğer mirastan hakkına pay için mühürlü bir belge düzenlenmişse mirastan hak sahibi olabiliyorlardı. Kocasından kalan mirası kadın, sadece istediği bir çocuğuna verebilmekteydi.

“Eğer bir adam karısına tarla, bahçe, ev veya mal hediye eder, belge düzenlerse, kocasından (ölümünden) sonra çocukları hak iddia etmeyeceklerdir. Anne terekesini sevdiği çocuğuna verecek, başkasına vermeyecektir. (Hammurabi Kanunları 150. madde)

Kız çocuklarının mirasçı olma durumları, kızların sahip oldukları özel statüye göre değişmekteydi. Tapınakta naditum olan bir kıza, “eğer bir baba, Babil’li Marduk’un naditu’su olan kızına çeyiz vermezse, mühürlü bir belge ona yazmazsa, baba kaderine gittiğinde (öldüğünde) baba evi malından kardeşleri ile birlikte 1/3 hisse bölüşecektir. Tımar sorumluluğunu yüklenmeyecektir. Marduk naditu’su terekesini istediğine verecektir” 182.maddede kaleme alınmış olan hüküm çerçevesinde mirastan pay verilirken; “eğer bir baba, sugitum olan kızını kocaya verirken çeyiz verir ve mühürlü belge yazarsa, baba öldüğü zaman baba evi malından hisse almayacaktır” şeklinde tanımlanmış 183. madde nedeniyle sugitum olan bir kızın mirastan pay alması söz konusu değildir.

Babil’de kadınların tek sahip oldukları mal olan çeyiz ve başlık parası, çocuklara miras olarak kalmaktaydı.

“Eğer bir adam bir kadınla evlenirse, ona çocuk doğurursa ve o kadın kaderine giderse (ölürse), baba çeyiz üzerinde hak iddia edemeyecek, çeyiz çocuklarınındır.” (Hammurabi Kanunları 162. madde)

Assur’da da bu durum benzer şekilde uygulanmaktaydı. Kocası ölen bir kadının çeyizi ve takıları çocuklarına kalırdı; eğer çocukları yoksa sözü edilen mallar kadının olurdu.

“Eğer babasının evinde oturan ve kocası ölmüş olan bir kadın, kocasının taktığı bütün takıları, eğer kocasının çocukları varsa, çocuklar alacaklardır. Eğer kocasının çocukları yoksa kadın alacaktır.” (Orta Assur Kanunları, A Tableti 26.madde).

Gerek yazılı, gerekse görsel birtakım belgelerle çok genel hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız, binlerce yıl öncesi Mezopotamya kadınına ait, özel ve sosyal yaşamındaki birçok unsurun günümüzde hala benzer biçimde uygulanıyor olması, kadının bu topraklarda verdiği mücadelenin ne zorlu olduğunun kanıtıdır…

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Fotoğraf Yarışması

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması başlıyor. Fotoğraf arkeoloji biliminin en sevdiği yol arkadaşıdır. Arkeolojinin kendini anlatamadığı noktada fotoğraf en büyük yardımcıdır. Sadece Fotoğraf Sanatçıları arkeolojiyi sevmez aynı zamanda arkeologlarda iyi birer fotoğrafcıdır. Fotoğraf Yarışması ile uygarlıkları, kentleri ve geçmişi birbirine bağlayan yolların izinde arkeolojinin hikayesini arıyoruz.

SON İÇERİKLER

Arkeoloji camiasının acı kaybı.

Arkeoloji camiasının acı kaybı. Doğu Anadolu ve Urartu arkeolojisinin duayeni, Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu hocamızı kaybet...

Daskyleion

Balıkesir’de bir İlk Çağ Eyalet Merkezi Daskyleion akropolisini (Akrodaskyleion) üzerinde taşıyan Hisartepe, Ma...

Manyas Gölü

Kaderleri Göç Olan Kuşların ve İnsanların Yollarının Kesiştiği Coğrafya Manyas Gölü çevresini dolaşm...