Paleolitik Mağara Sanatında Hayvan Resimleri

Mağara sanatında hayvanların karşı karşıya gelme sahneleri özellikle ilginçtir. Anne-Catherine Welté’nin belirttiği gibi, karşı karşıya gelme sahnelerinde yer alan hayvanların çoğu, aileler ya da sürüler halinde yaşayan sosyal hayvanlardır. Bu nedenle duruşları genellikle belirli davranışların simgesi olarak yorumlanmıştır. Örneğin, zararsız bir ritüel mücadele sahnesi, kuyruğu havada, sırtı kabarmış ve kasları gerilmiş olarak betimlenen bizonlarla gösterilmiştir.

Fransa’nın güneybatısındaki Ardèche Nehri vadisinde yer alan Chauvet-Pont-d’Arc Mağarası’nda bulunan mağara resimlerine ait replika. Mağaranın en önemli panellerinden biri olan sahnede at, yaban öküzü, gergedan gibi hayvanlar betimlenmiştir. Üst Paleol

İnsanın diğer hayvanlarla olan ilişkisi, sanatın her döneminde yerini almıştır ancak insanın hayvana duyduğu önem, Paleolitik mağara sanatında olduğu kadar hiçbir dönemde daha etkileyici bir biçimde ortaya çıkmamıştır. Mağaralarda yüzlerce hayvan figürlerinden oluşan duvar resimleri ve taşınabilir sanat eseri bulunmuş ve bunların çok eski olduğu anlaşılmıştır. 2014’de bilim adamları en eski hayvan figürünün ‘babirusa’ olarak bilinen bir tür domuz-geyik olduğunu belirlemiştir. Bu hayvan figürü günümüzden 35 bin 400 yıl öncesine tarihlenmiş ve bir Endonezya adası olan Sulawesi’deki Leang Timpuseng Mağarası’nda bulunmuştur. Fakat şimdiye kadar bulunan hayvan figürlerinin büyük bir kısmı Avrupalı Paleolitik insanlar tarafından üretilmiştir. Paleolitik mağara sanatının geneline baktığımızda, konunun oldukça geniş ve göreceli olarak yönetilmesi zor olduğunu görürüz. Endonezya, Güney Afrika, Çin, Avustralya, Arjantin, Hindistan ve Rusya gibi dünyanın birçok bölgesinde devamlı olarak yeni mağara resimleri keşfedilmekte ve önceden bulunanlar yeniden tarihlendirilmektedir. Bu makalenin odak noktası Franco-Cantabrian mağara sanatı olarak anılan ve güneybatı Fransa ve kuzey İspanya’da ortaya çıkartılan Avrupa mağara sanatıdır.

Tarihöncesi çağlarda yaşamış olan insanlar Avrupa’da yaklaşık 350 mağaraya resimler yapmışlardır. Her mağara, resimlerin yapıldığı dönemin kültürel ve psikolojik durumlarını yansıtan farklı bir hikâye anlatmaktadır. Örneğin, duvar sanatı (art parietal) ve taşınabilir sanatın (art mobilier/portable art) binlerce yıllık üretim süreci boyunca çizimler basitten karmaşığa ya da soyuttan doğallığa doğru bir gelişim göstermez. Resmedilen hayvan davranışları aynı bölgede bulunan mağaralarda bile, mağaradan mağaraya büyük ölçüde değişiklik göstermiştir. Örneğin, Fransa’daki Chauvet Mağarası’nda yer alan hayvan resimleri belirli bir hareket, hız ve gücü yansıtmaktadır. Cosquer Mağarası’ndaki resimlerde ise hayvanlar sabit ve hareketsiz durmaktadır, zıplama, koşma ya da beslenme gibi hareketlere yer verilmemiştir. Çok az hayvan ayakları havada kalacak şekilde ve dilleri dışarıda hareketsiz bir şekilde resmedilmiştir. Bu durum genellikle bu çizimlerin, ölümü temsil eden ya da ölmekte olan hayvanlara ait olduğunu düşündürmektedir. Örneğin, Altamira Mağarası’nın tavanında bulunan ve kıvrılmış bir pozisyonda çizilen bizonun ölü olabileceği öne sürülmüştür. Diğer yandan, genellikle, her araştırmacı aynı çizimde birbirinden farklı şeyler görebilmektedir. Altamira bizonunun ölü olmadığı, kokusunu bırakmak için yerde yuvarlanıyor olabileceği de düşünülmüştür. Randall White, Paleolitik mağara resimlerinde hayvanların çok seyrek olarak acı çeker şekilde gösterildiğini ve resimlerde gözle görülür bir şiddet eksikliği olduğunu belirtir. Lascaux’da bulunan ’kuyu sahnesi’ mağaradaki tek insan figürünü içeren, ünlü bir acı çekme sahnesidir. İnsan figürü, yaralanmış bir bizon tarafından saldırıya uğramış ve büyük olasılıkla ölü olarak yerde yatmaktadır. Bizon insanın etrafında dolaşmaktadır. Yan tarafında bir ok sallanmakta ve yarasından iç organları çıkmaktadır. Belli ki bu ters gitmiş bir av sahnesidir.

Mağara resimlerinde resmedilen hayvan türleri genellikle toynaklı hayvanlardır (at, bizon, Avrupa bizonu, geyik, dağ keçisi, mamut). Ayılar, kedigiller ve gergedanlar çizimlerin yüzde onunu oluşturmaktadır. At ve bizonlar diğer hayvan türlerinden daha büyük boyutlu ve detaylı resmedilmiştir. Niaux Mağarası’ndaki 12 bin yıl öncesine tarihlenen gelincik, Cosquer Mağarası’ndaki 18 bin 500 yıl öncesine tarihlenen penguen ve Chauvet ve Le Portel mağaralarındaki baykuşlar gibi bazı küçük hayvan resimleri de vardır.

Lascaux Mağaraları’nda yer alan avlanma sahnesinde yaban öküzü, at gibi hayvanlar betimlenmektedir. © DEA / C SAPPA

Duvar sanatının tarihlenmesi tartışmaya açık bir konudur. Pek çok araştırmacı Avrupa’daki en eski çizimlerin Fransa’nın güneyindeki Chauvet Mağarası’nda bulunan, günümüzden 32 bin yıl öncesine tarihlenen çizimler olduğuna inanmaktadır. Chauvet Mağarası’nın duvarları birbirine meydan okuyan gergedanlar, kükreyen aslanlar, mağaraya doğru hızla koşar şekilde çizilmiş hayvan grupları gibi 420 hayvan figürünü (ve yalnızca 6 insan figürü) içeren karmaşık çizimlerle doludur. Chauvet ressamları, etçil hayvanları gerçek doğalarındaki gibi ve sanki canlılarmış gibi göstermek için sofistike artistik teknikler kullanmışlardır. Hayvan figürlerini, gölgeleme ve perspektif kullanarak hareketli, hızlı, güçlü ve kuvvetli resmetmişlerdir. Ayrıca kaya yüzeylerini üç boyutlu ve hacimli çizimler yapabilmek için kullanmışlardır.

Bazı türlere ait çizimlerde görülen dikkat çekici anatomik detaylar tarihöncesi insanların çevrelerinde yaşayan bazı hayvan türleri hakkında oldukça fazla bilgiye sahip olduklarının göstergesidir. Örneğin, Pech-Merle Mağarası’nda bulunan ve 25 bin yıl öncesine tarihlenen “benekli at” figürü şüphesiz gerçek hayatta bu hayvanla yaşanan bir deneyim sonrasında çizilmiştir. Hayvanın çizimindeki renk seçimleri bile eski dönemde yaşamış atların genetik özellikleri ile uyum göstermektedir. Bu benzerliğin, bir ölçüde, avcı insanlar ile avları arasındaki yakın mesafeli ilişkiden kaynaklanıyor olması muhtemeldir. Dolayısıyla, otçullarda olduğu gibi yakın mesafeden kolayca gözlemlenemeyen etçiller, Paleolitik Dönem sanatında devamlı olarak yanlış tasvir edilmişlerdir. Paul Bahn ve Jean Vertut’a göre etçil hayvan tasvirlerindeki en büyük yanlış, ayı ve kedigillere ait köpek dişlerinin hatalı olarak yerleştirilmesi, dolayısıyla hayvanın ağzı kapalıyken alt köpek dişlerinin üst köpek dişleri ile üst üste gelecek şekilde resmedilmesidir (köpek dişi çizimlerde gösterilen tek diştir ve oldukça abartılarak çizilmiştir). Chauvet ressamlarının, hayvan anatomisi ve hayvanların karşı karşıya geldikleri sahneleri tasvir etmeleri açısından hayvan davranışı hakkında da gelişmiş bilgiye sahip oldukları anlaşılmaktadır. Mağara sanatında hayvanların karşı karşıya gelme sahneleri özellikle ilginçtir. Anne-Catherine Welté’nin belirttiği gibi, karşı karşıya gelme sahnelerinde yer alan hayvanların çoğu, aileler ya da sürüler halinde yaşayan sosyal hayvanlardır. Bu nedenle duruşları genellikle belirli davranışların simgesi olarak yorumlanmıştır. Örneğin, zararsız bir ritüel mücadele sahnesi, kuyruğu havada, sırtı kabarmış ve kasları gerilmiş olarak betimlenen bizonlarla gösterilmiştir.

Ayılar ve Paleolitik insanlar arasında benzersiz bir ilişki var olmuştur. Chauvet Mağarası’ndaki ayı çizimlerinde gözler hiçbir zaman resmedilmemiştir. Bunun ne anlama geldiğini bilmek mümkün olmasa da ayıların mağarada önemli bir rolü olduğu anlaşılmaktadır. Ayılara ait izler her yerdedir: mağaranın zemininde ayılara ait ayak izleri, duvarlarda ve mağaranın oyuklarında pençe izleri, yüzlerce ayı kemiği ve pati izleri korunmuştur. Mağarada bulunan ayı kalıntılarına ait mitokondriyal DNA analizleri, ayı nüfusunun az ve çok yaşlı –37 – 29 binyıl arasında- olduğunu göstermiştir. Chauvet Mağarası’nda, bir ayı kültüne ait izler de mevcuttur. Bir ayı kafatası, mağaranın ana odasında tavandan düşerek yerde düz yüzeyli bir yükselti oluşturan parçanın üzerine kasıtlı olarak yerleştirilmiş; siyah çizgilerle bezenmiş başka bir ayı kafatası ise iki azı dişi ile birlikte kalsit taşının içindeki oyuklara yerleştirilmiştir. İnsanlar büyük olasılıkla ayıların form olarak insana benzemesi nedeniyle -yürüme konusunda, iki ayak üzerinde durabilme yetisi, beş parmaklı bir avuç içleri olması, hem etçil hem otçul beslenme tarzı- onlara çok fazla saygı duymuşlardır.

Lascaux Mağaraları’ndaki boğa salonu. © RIEGER Bertrand

Büyük ve güçlü hayvanlara verilen önem, yaklaşık 25 bin yıl önce, duvar sanatında ağırlıklı olarak otçul hayvan ve az sayıda detaylı etçil hayvan çiziminin yer almasından anlaşıldığı üzere, azalmıştır.

Çizimlerdeki stil değişikliğinin daha erken dönemlerde hayvan türü çeşitliliğinin fazla olmasına bağlı olduğu ve bu çeşitliliğin çevrede seyrekleşmesiyle birlikte, mağara sanatında da daha az resmedildiği öne sürülmüştür. Ancak mağara sanatında etçillerden otçullara geçişin nedeni bilinmemektedir. Otçullar, Paleolitik insanların ana yiyecek kaynağını oluşturmuştur. Mağara sanatı için 125 yılı aşkın bir süredir ortaya atılan teoriler arasında en yaygın olanı bu boyalı resim ve kazıma resimlerin av sahneleri olduğudur. Bunun, avlanan hayvanların görsel temsilleri aracılığıyla, diğer insanlara av bilgisinin bildirildiği bir tür iletişim sağlayan bir ritüel olduğu düşünülmüştür. Fakat açıkça söylemek gerekirse, biz onların hayvan resimleri çizme, kazıma ya da boyamayla neden bu kadar çok uğraştıklarını bilmiyoruz. Hayvan resimlerinin avcılar tarafından yapıldığını savunan teoriye ek olarak, bazı araştırmacılar hayvan kaynaklarının az olabileceğini ve mağara sanatının daha fazla hayvan “üretmek”, onların üremesine yönelik ihtiyacı göstermek ve yiyecek kaynağının devamlılığını sağlamak amacı taşıyabileceğini öne sürmüştür. Hayvanlara duyulan saygının bir göstergesi olarak kutlama yapma fikri oldukça mantıklıdır. Erken dönemlere ait tarihin neredeyse tamamında insanlar avcı olmaktan çok av olmuşlar ve zaman zaman daha güçlü etçiller tarafından öldürüldükten sonra öylece bırakılan diğer hayvanlar ile beslenmişlerdir. İnsanların, besin zincirinde yukarılarda olan etçillere saygı duyması şaşılacak bir şey değildir. Birçok mağarada duvar ve tavanlarda resmedilen hayvanlarla mağara içinde bulunan kemikler arasında doğrudan bir ilişki kurulamaması dikkat çekici bir noktadır. Bu durum resmedilen hayvanların, besin olarak tüketilen hayvanlar olmadıklarını gösterir. Örneğin, Altamira’da alageyik besin olarak tüketilirken, mağara duvarlarında bizon resmedilmiştir. Lascaux’da ise ağırlıklı olarak rengeyiği tüketilirken, resimlerde yalnızca bir adet rengeyiği tespit edilmiştir, buna karşın mağara büyüleyici tarihöncesi boğa ve at çizimleriyle doludur.

 

Taşınabilir sanattaki hayvan tasvirleri, Paleolitik sanatçıların hayvan davranışlarını nasıl ustalıkla işleme girişiminde bulunduklarını da göstermektedir. 1999 yılında Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’nda üç küçük figür bulunmuştur. 2 santimetreden daha uzun olmayan ve mamut dişinden oyulmuş olan bu figürler arasında bir su kuşu, bir at başı ve insan ve kedigil özellikleri taşıyan bir yarı insan-yarı hayvan figürü yer alır. Figüratif sanatın dünyadaki en eski temsilcileri olarak görülen bu üç boyutlu yontuk tip heykeller, hayvanın bütün fiziksel özelliklerini en detaylı biçimde gösterecek şekilde yontulmuş ve sürekli elle tutulduğundan cilalanmıştır. 31-33 binyıl öncesine tarihlenen ve arkeolojik kayıtlardaki en eski kuş tasviri olduğu düşünülen Hohle Fels kuşu, öne doğru uzanan, uçmayı ya da dalmayı çağrıştıran bir boyna, gövdeye yakın duran kanatlara, gövdenin arkası boyunca uzanan tüylere, açık bir şekilde anlaşılan gözlere ve keskin bir gagaya sahiptir.

30 binyıl öncesine tarihlenen Hohle Fels atı koşmayı ya da dörtnala gitmeyi çağrıştıran uzanmış bir boyna, yüz ve çene etrafında birbirini kesen ve paralel çizgilere ve oldukça belirgin ağız, burun delikleri ve gözlere sahiptir. Büyük ölçekli olarak yapılan ilk sanat eseri olduğu düşünülen ve 32 binyıl öncesine tarihlenen yarı insan-yarı hayvan figürini, Almanya’da bulunan ikinci hayvan insan karışımı figürinidir. Birincisi, Hohlenstein-Stadel’de bulunan aslan-adam (ya da aslan-kadın) figürinidir. 30 bin yıl öncesine tarihlen ve 29,6 santimetre boyundaki bu büyük heykelcik, 1939 yılında Lone Valley’deki bir Orinrasiyen yerleşim yerinde bulunmuştur. Hohle Fels’te bulunan daha erken tarihli, küçük fildişi figür, belirgin omuzlar ve kafanın üzerindeki fark edilir kulaklarıyla ayakta dik duran bir heykeldir. Figürün kısa kolları ile benek ve dikey çizgi bezekleri kedigillere ait özellikleri yansıtmaktadır. Birbirine benzer iki yarı insan-yarı hayvan figürininin olması nedeniyle bu tarz figürinlerin popüler olduğu ve büyük olasılıkla toplu üretildiği düşünülmektedir.

Fransa’nın Montastruc bölgesindeki bir kaya sığınağında bulunan, rengeyiği boynuzundan yapılmış mamut biçimli mızrak atıcı 12 bin 500 yıl öncesine tarihlendirilmektedir. © Werner Forman \ UIG

Genellikle mızrak sapının yan kısmına kabartma olarak işlenen zıplayan at heykelleri ile süslü mızrak atacakları geyik boynuzundan yapılmıştır. Le Mas d'Azil’de bulunan dağkeçisi biçimindeki mızrak atacağı taşınabilir sanatın ilginç örneklerindendir. Dağkeçisi arka tarafına doğru, üzerinde iki kuşun tünediği dışkısına bakmaktadır. Dışkılama sahnesinin tarihöncesi sanatta resmedilmesinin, avlanacak olan hayvanın dışkısının varlığının o hayvanın av olduğuna dair kesin bir kanıt olabileceği öne sürülmüştür. 16 binyıl öncesine tarihlenen bu figürin, büyük olasılıkla yarı insan-yarı hayvan figürinine benzer şekilde toplu üretilmiştir. Ortaya çıkarılan aynı forma sahip on ayrı figürin parçası, yüzlercesinin bu şekilde üretildiğini göstermektedir.

 

Figürinlerin büyük bir çoğunluğu sert kemiği işlemek çok zor olduğundan taştan ya da fildişinden yapılmış olsa da, özellikle at başları olmak üzere, kemikten yapılmış olağanüstü taşınabilir sanat eserleri ele geçmiştir. Bazı araştırmacılar, erken dönemde yaşamış insanların, bir zamanlar canlı olan bir malzemenin, özellikle de sürekli büyüdükleri ve yıllık olarak düştükleri için boynuzların, üzerine yontma ya da kazıma tekniğiyle şekil vermeyi gizemli bir olay olarak algıladıklarını öne sürmüşlerdir. Rengeyiği boynuzundan yapılmış olan ve 13 binyıl öncesine tarihlenen mamut biçimindeki Montastruc mızrak atacağı ile yine rengeyiği boynuzundan yapılmış, üzerinde figuratif öğeler bulunan bir alet bunlara en güzel örnektir. Mağara resimlerinde olduğu gibi, heykeli yapılan hayvanlarla Paleolitik sanatçıların besin olarak tükettikleri hayvanlar arasında hiçbir bağ yoktur. Bu durum, tarihöncesi hayvan tasvirlerinin, avlanan hayvanlara dair bir liste olmadığına dair ek kanıttır.

 

Tarihöncesi mağara resimlerinin son örnekleri ağırlıklı olarak at ve bizonları (ve daha önce de bahsedilen küçük bir baykuşu) içerir. Bu resimler en genç mağara olarak kabul edilen Fransa’daki 11 bin 600 yıl öncesine tarihlenen Le Portel Mağarası’nın duvarlarında yer alır. Steven Mithen hayvan resimleri ve oyma hayvan figürinleri üretme geleneğinin küresel ısınma nedeniyle çok kısa bir sürede ortadan kaybolduğunu öne sürmüştür. Buz Çağının soğuk iklimi boyunca mağara sanatı, mitoloji ve dini ritüeller, av ile ilgili bilgilerin ve sert iklimdeki zorlu yaşamın kestirilemeyen koşullarında hayatta kalma hikâyelerinin akışını sağlamıştır. MÖ 9600 civarlarında havanın biraz daha ısınması hayatın kısıtlamalarını kaldırmış, avcılık herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ve herhangi biri tarafından yapılabilir bir hal almış olmalıdır. Bu durumda avcılıkla ilgili bilgilerin aktarılmasına gerek kalmamıştır. Mağara sanatının sonu, hayvanlar ve insanlar arasındaki ilişkinin uğradığı büyük değişime işaret eder. Bu değişim, antik dünyanın çeşitli sanat formlarına da yansır. Örneğin, MÖ 3500 civarında ortaya çıkan taş silindir mühürlerde, insanlar ve hayvanlar arasındaki vahşi çekişmeyi gösteren motifler oldukça yaygındır. İnsanların şehir yaşamına geçmesiyle birlikte zenginlik, ticaret ve savaş artış göstermiş ve insanlar vahşi, yırtıcı hayvanları mücadelenin, şiddetin, savaşçı krallıkların ve gelişmiş olanla gelişmemiş olan arasında süregelen savaşın simgesi olarak kullanmışlardır. Ancak tabii, bu başka bir makalenin konusudur.

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız