A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Toprak Ana'dan Gelen Şifa » Aktüel Arkeoloji

Toprak Ana'dan Gelen Şifa

 TIBBİ BİTKİLER

“Toprak anamız Tellus’un ilaç olarak yarattığı otları incelemek ve onların sırlarını çözmeye çalışan atalarımın sağduyusunu hissetmek bende sonsuz bir hayranlık duygusu uyandırır.”

                                                                Plinius  Naturalis Historia, 25.1

  • Yazar : Ayşe Mine GENÇLER ÖZKAN
  • Tarih : 1 ay önce

Irak’ın Zagros bölgesindeki Şanidar Mağarasında bulunan Neanderthal mezarı canlandırması

İnsanlık, tarihin başlangıcından itibaren hastalık ve yaralanma gibi sağlık sorunları ile karşı karşıya kaldı ve bu sorunları ortadan kaldırma konusundaki ilk girişimler, en ilkel toplumlardan başlayarak bir uzmanlaşmanın ortaya çıkmasına neden oldu. Bilge kadın, büyücü, kök kesiciler, şaman, hekim adı ne olursa olsun uzman kişiler, deneme-yanılma yolu ile ya da dikkatli gözleme dayalı olarak etraflarında yetişen bitkilerin tedavi edici gücünü keşfederek tıp tarihini başlattı.

Kuzey Irak’ta yer alan ve Orta Paleolitik Döneme tarihlenen Şanidar Mağarası’nda 1960’larda Ralph Solecki ve ekibi tarafından ortaya çıkarılan Neanderthal mezarlarında yapılan polen analizleri, günümüzden yaklaşık 60 binyıl önce de tıbbi bitkilerin bilinip kullanıldığına dair önemli kanıtlar sağladı. Günümüzde de hem mağaranın bulunduğu bölgede hem de bitkilerin yetiştiği diğer ülkelerde, halk arasında yaygın bir şekilde tedavide kullanılan civanperçemi (Achillea sp.), kanarya otu (Senecio sp.), hatmi (Alcea sp.), peygamber çiçeği (Centaurea sp.), denizüzümü (Ephedra sp.) gibi bitkilerin teşhisi ile insan-tıbbi bitki ilişkisinin kadim geçmişi ortaya çıkarılmış oldu.

Tarihte tıbbi bitkilerin kullanımı hakkında elimize ulaşan ilk yazılı kaynaklar Sümerlerden kalan ve yaklaşık MÖ 3000 yıllarına tarihlenen çivi yazısı tabletlerdir. Bu tabletlere göre tedavi; rahip hekimler tarafından büyü ve önemli bir kısmı bitkilerle hazırlanan özel ilaçlar yardımıyla yapılıyordu. İlaç olarak çay, merhem, lapa, fitil ve şurup en fazla kullanılan formlardandı. Bu tabletlerde sözü edilen yaklaşık 250 bitkiden bir kısmının isimlerinin karşılığının belirlenmesi arkeolojik, linguistik, botanik ve bitki coğrafyası araştırmalarının sonuçlarına dayanılarak yapılsa da önemli bir kısmı hakkında henüz yeterli bilgimiz bulunmamaktadır.

Mısır’da 19. yüzyılda bulunan ve yaklaşık MÖ 1550’ye tarihlenen Ebers Papirüs’ü ise genellikle bitkisel malzeme kullanılarak hazırlanan yaklaşık 850 reçete içerir.

Mısır’da 19. yüzyılda bulunan ve yaklaşık MÖ 1550’ye tarihlenen Ebers Papirüsü ise genellikle bitkisel malzeme kullanılarak hazırlanan, yaklaşık 850 reçete içerir. Reçetelerde en çok adı geçen bitkiler; acı marul (Lactuca sp.), ardıç (Juniperus sp.), haşhaş (Papaver somniferum), adamotu (Mandragora autumnalis), adasoğanı (Urginea maritima), banotu (Hyoscyamus niger), çiğdem (Colchicum sp.), hardal otu (Sinapis sp.), hintyağı bitkisi (Ricinus communis), incir (Ficus carica), keten (Linum sp.), kişniş (Coriandrum sativum), mürver (Sambucus nigra), nar (Punica granatum), pelinotu (Artemisia absinthium), safran (Crocus sativus), sarımsak (Allium sativum), sarısabır (Aloe sp.), soğan (Allium cepa), tarçın (Cinnamomum sp.) ve üzüm (Vitis vinifera)’dür. Sarımsağın özellikle yılanları ve bağırsak kurtlarını uzaklaştırmada, ardıç meyvesinin ise mumyalamada kullanıldığı kaydedilmiştir. Yine Antik Mısır’da piramitlerin inşasında çalışan işçilere bol miktarda soğan ve sarımsak verilerek enfeksiyon riskine karşı önlem alındığı, kraliyet ailesinden kişilerin mezarlarına tıbbi bitkilerin ve bazı kozmetik preparatların konulduğuna dair kanıtlar da mevcuttur. Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar, Mısırlıların tedavide kullandıkları bitkilerin önemli bir kısmının tıbbi açıdan etkili olduğunu göstermiştir.

Anadolu’da MÖ 1500 civarında uygarlık kurmuş olan Hititlerin tedavi uygulamaları hakkındaki bilgiler ise Boğazköy (Hattuşaş)’de bulunan tabletlerden elde edildi. Genel olarak Mezopotamya’daki uygulamaların önemli bir kısmını kullanan Hitit tıbbı, bazı farklılıkları da içerdi. Hastalıkları, tanrıların insanları cezalandırma şekli olarak kabul eden Hititler, büyü ve ilacı beraber kullandılar. İlaçların önemli bir kısmı doğadan toplanan bitkilerden hazırlanırken, bazılarının (safran, haşhaş, soğan, sarımsak gibi) kültürünü yaptıkları, hatta bu şekilde elde ettikleri ürünlerin bir kısmını komşularına sattıkları bilinmektedir.  

Bitkilere dayalı tedavi uygulamaları, günümüzden yüzlerce yıl önce Antik Yunan ve Roma’da adı öne çıkan tanrılar, tanrıçalar, bilim adamı ve yazarlar ile özdeşleşerek en parlak dönemlerini yaşadı. Batı tıbbının babası olarak bilinen Hippokrates (MÖ 460-377) tıp bilgisini felsefe ve dinden ayırmış, bilimsel temellere dayandırmaya çalışmış ve bu konuda çok sayıda eser yazmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda pek çok dile çevrilmiş olan bu eserlerde adı geçen 400 kadar droğun (doğal kaynaklardan elde edilen ve tedavi amacıyla kullanılan ilaç hammaddesi) önemli bir kısmı bitkiseldir. Tedavide diyetin önemini vurgulayan Hippokrates’in kullandığı bitkiler arasında ebucehil karpuzu (Citrullus colocynthis), mahmude otu (Convolvulus scammonia), çöpleme (Helleborus sp.), lahana (Brassica sp.), sarımsak, soğan, rezene (Foeniculum vulgare), haşhaş, adamotu, banotu, kekik (Thymus sp.), nane (Mentha sp.) ve kereviz (Apium graveolens ) sayılabilir.

Tıbbi bitkileri botanik açıdan ayrıntılı bir şekilde inceleyen ilk bilim insanı Theophrastos (MÖ 372-287)’tur. Tedavi için kullanılan bitkilere “doğanın mucizeleri” bakışını bilimsel bir temele oturtmaya çalışmış ve bitkilerin biyolojik özelliklerini tanımlamıştır. On ciltlik De Causis Plantarum (Bitkiler Üzerine İncelemeler) isimli eserinde; bitkileri, özsuyu karakterlerine, köklerine, yapraklarına, tomurcuklarına, çiçek ve meyvelerine göre sınıflara ayırmıştır. Köylüler, oduncular, arıcılar, bitki toplayıcıları gibi kişiler tarafından kendisine verilen bilgileri, dönemine göre oldukça bilimsel bir temel üzerinde değerlendirerek 450 kadar bitkiyi bu önemli eserde ayrıntılarıyla ele almıştır. İlk kez çiçekli ve çiçeksiz bitki ayrımını yapan ve ağaçlardaki yaş halkalarını tanımlayan yine Theophrastos’tur.

 

Theophrastos’un ardından, MS 1. yüzyılda yaşayan Pedanios Dioskorides’in De Materia Medica (Tıbbi Şeyler/Maddeler Hakkında) isimli beş ciltlik eseri tıbbi bitkiler konusunda yeni bir dönemi başlattı. Anadolu’nun Kilikya Bölgesi’nde, günümüz Kozan ilçesi (Adana) sınırları içinde bulunan Anavarza’da doğan Dioskorides’in, Roma İmparatorları Caligula (MS 37-41), Claudius (MS 41-54) ve Neron (MS 54-68)’un hüküm sürdükleri dönemlerde Roma ordusunda hekim olarak görev yaptığı ve Roma İmparatorluğu sınırları içindeki Anadolu, Mısır, Arabistan, İran, Galya, Afrika, Kafkasya gibi pek çok yeri gezdiği bilinir. Gittiği yerlerde, tıbbi bitkiler üzerinde yaptığı incelemeler De Materia Medica’nın temelini oluşturur. Bunun yanında kendi kişisel deneyimleri ve Hippokrates ve Theophrastos gibi kişilerden derlediği bilgiler de içeriğe katkı sağlar. Doğal kökenli ilaçlar konusunda sistematik bilgileri içeren ve tedavi konusundaki güvenilirliğini yaklaşık 1.500 yıl kadar sürdüren bu anıtsal eser, orijinal dili Grekçe’den Arapça, Farsça, Latince, Süryanice gibi pek çok dile çevrilerek Yakın Doğu ve Avrupa’da tıbbın gelişime önemli katkılar sağladı. Dioskorides’in bu eseri 600 kadar bitki için; bitkinin adı, sinonimleri, şekli, yetişme yeri, botanik özellikleri, ilaç olarak kullanılan kısmı hakkında bilgi, kullanım amaçları, zararlı etkileri, kullanılacak miktar ve dozajı, toplama dönemi, hazırlanması, muhafazası, tıbbi olmayan kullanımları ve yetiştirilmesi gibi bilgileri içerir. Bu bitkilerden çoğu Anadolu’da yetişen türlerdir. Bu nedenle Dioskorides, Anadolu tıbbi bitkileri hakkında kapsamlı bilgiler veren ilk kişi olarak kabul edilmektedir. Dioskorides’in bu önemli eserinin orijinal yazma nüshası günümüze kadar ulaşmamıştır, fakat orijinalini örnek alarak hazırlanmış kopyalar birçok ülkedeki değişik kütüphanelerde yer almaktadır. Bu kopyaların en eskisi 512 yılında İstanbul’da, Bizans İmparatoru Anikios Olybrios’un kızı Prenses Anicia Juliana için hazırlanmış olan yazmadır ve günümüzde Viyana’da Avusturya Milli Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir.

 

Dioskorides ile aynı çağda yaşamış olan Gaius Plinius Secundus MS 23 civarında Komo- İtalya’da doğmuş; MS 79 yılında Vezüv Dağı’nın patlaması nedeniyle Pompeii yakınlarında ölmüştür. Plinius’un yazdığı 37 ciltten oluşan Naturalis Historia (Doğa Tarihi), doğa bilimleri açısından yazılan ilk ansiklopedi sayılabilecek kapsamda büyük bir eserdir. Evren kavramı ile başlayan içerik; sırasıyla dünyanın sahip olduğu hayvanlar, bitkiler ve mineraller ile devam eder. 12-19. ciltler yazarın botanik gözlem ve birikimini, 20-27. ciltler ise Materia Medica başlığını içerir.

Kullandığı ilaç karışımlarını kendi hazırladığı için hekim olduğu kadar eczacı olarak da kabul edilen Galenos (MS yaklaşık 130-200), Bergama’da doğmuş ve eğitimini Bergama, İzmir ve İskenderiye’de almıştır. Bergama kentinde prestijli bir görev olan gladyatörlerin başhekimliğine atanmış, bir süre burada çalıştıktan sonra Roma’ya giderek İmparator Marcus Aurelius döneminde saray hekimi olarak çalışmış ve büyük ün kazanmıştır. Daha sonra pek çok dile çevrilen 50 kadar eser yazmıştır. Hippocrates’in “Dört Sıvı Teorisi” ni   takip eden Galenos da 4 sıvının (kan, sarı safra, kara safra, balgam) vücudun hastalık ve sağlık durumundan sorumlu olduğuna ve bunlarda meydana gelen herhangi bir dengesizliğin hastalıklara yol açtığına inanıyordu. Bu dengesizlik ancak hastaya verilecek uygun karakterde bitki ekstreleri ile düzeltilebilirdi. Galenos’un büyük ölçüde bitkisel drogları kullanarak hazırladığı ilaç karışımları içinde; yılan eti, afyon, bal, şarap, tarçın gibi yaklaşık 70 madde içeren “tiryak” formülasyonu özellikle çok ünlü olmuş ve İmparator Marcus Aurelius tarafından hem zehirlenme riskine tedbir olarak hem de daha sağlıklı yaşamak amacıyla kullanılmıştır.

 

TİRYAK: Antik Yunan mitolojisinde tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’un kızlarından biri olan Panakeia, bitkiler sayesinde her hastalığın iyileştirilebileceği fikrini temsil eden şifa tanrıçasıdır ve Panakeia’nın her derde deva bir iksiri olduğundan söz edilir. Panakeia’ya mal edilen bu iksirin verdiği ilham, tıp tarihine ayrı bir boyut, ayrı bir çalışma alanı katmıştır. Zehirlenme vakaları Antik Çağda oldukça fazlaydı ve bilinen tüm zehirlere karşı insanı korumak amacıyla hazırlanan “evrensel antidot” ya da diğer adıyla “tiryak” hazırlanır hazırlanmaz çok değerli bir ürün haline geliyordu. Ortaçağ ve sonrasında da çok sayıda hekim tarafından değişik tiryak formülleri geliştirilmiştir. “Tiryak” kelimesi Yunanca “theriake” (vahşi hayvan, çirkin yaratık) den köken alır. Bu kelime önceleri “antidot”un karşılığı olarak kullanılırken daha sonra “her derde deva ilaç” anlamı daha yaygın hale gelmiştir. Galenos ve Plinius’a göre zehirli hayvan ısırıklarına karşı hazırlanan ilk “tiryak” formülü Kos Adası’ndaki Asklepios Tapınağı’ndaki bir taş üzerine yazılmıştır. Bu formül kekik, mürrüsafi (Commiphora myrrha), anason (Pimpinella sp.), rezene ve maydanoz (Petroselinum crispum) içerir. Tiryak fikri, zehirlenme korkusu içinde yaşayan Pontus Kralı Mithridates VI (MÖ 132-63) ile tarihe geçmiştir. Hekimi Krateuas tarafından 40 farklı bileşenle hazırlanan “Mithridatum” amacına ulaşmış, esir alındığında öldürücü bir zehir içerek intihar etme girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Adamotunun topraktan sökülüşü. Antik çağlardan itibaren yüzlerce yıl bitkinin büyülü olduğuna inanıldı. Bir kişinin aşık ya da hasta edilmesi, çocuğu olmayanlara ve tüm hastalıklara şifa olması için kullanıldı. Herbarium Apuleii, Lombardy, yaklaşık MS 1400 Yale Medical Library

Antik Çağ’da tedavi, tanrıların bağışı olarak düşünülüyordu. En genç tanrılardan biri olan, Apollon’un oğlu, tıp ve sağlık tanrısı Asklepios için yapılacak tapınakların yerleri özenle seçiliyor, tapınağa gelen ziyaretçilerin iyileşmesine katkı sağlayacağı düşünülen nehir ve kaynak kenarları, orman gölgelikleri tercih ediliyordu. Mitolojiye göre Apollon, oğlunu yaşlı ve bilge kentauros (Yunan mitolojisinde yarısı at yarısı insan görünümlü, doğanın sırlarına vakıf yaratık) Kheiron’a emanet etti. Kheiron, Asklepios’a tedavi sanatının tüm inceliklerini; bitki köklerinin sırlarını, otların sakinleştirici özelliklerini öğretti. Bilgelik ve cesaret tanrıçası Athena, yetenekli bir hekim olan Asklepios’a, Medusa’nın sihirli kanını hediye edince hünerleri arasına ölüleri diriltmek de dâhil oldu. Fakat bu durum Zeus’u kızdırdı, ölüleri diriltmesi ve sihirli reçeteler kullanması dünyanın düzenini bozabilirdi ve Zeus sınırı aştığını düşündüğü sağlık tanrısını yıldırımları ile cezalandırdı. Yere düşen Asklepios’un elindeki ölümsüzlük reçetesi yağan yağmurla birlikte toprağa karıştı ve ardından orada yepyeni bir bitki filizlendi. Bu bitki her derde deva olduğuna inanılan sarımsak idi. Pek çok hastalığa çare olduğu düşünüldüğü için üzerine yemin edilecek kadar tanrısal değerde görülen sarımsağın Ebers Papirüsü’nde, vücutta meydana gelen tümörler ve apseler için, dolaşım problemlerinde bunun yanında haşere ve parazitlerin yok edilmesinde kullanıldığından söz edilir. Tarihte yapılan ilk olimpiyatlarda Yunanlı atletlerin performansları, yarışlar öncesinde verilen sarımsakla artırılmaya çalışılırdı. Tedavide etkili olduğunu düşündüğü bitkiler içinde baş sıralarda yer alan sarımsağı Hippokrates de, akciğer hastalıklarını iyileştirmek ve karında meydana gelen kistik oluşumları yok etmek amacıyla kullandı. Dioskorides içinse en önemli özelliği kanı temizlemesiydi. Günümüzde de gerek kimyasal içerik gerekse de farmakolojik özellikleri üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar, bitkinin bu şöhreti hak ettiğini göstermektedir.

Oğlu Asklepios’un bu üstün özelliklerinin yanında, Apollo’nun kardeşi doğa ve üretkenlik tanrıçası Artemis de, hem doğumda hem de istenmeyen hamileliklerin sonlandırılmasında kadınlara yardımcı olur ve adı bu amaçlarla kullanılacak bitkiler ile birlikte anılır. Örneğin Artemisia cinsine ait olan pelin otu (Artemisia absinthium) 100 cm.ye kadar uzayabilen, çok yıllık, kendine has özel bir kokuya sahip, acı lezzetli ve sarımtırak çiçekli bir bitkidir. MÖ 1. yüzyıldan itibaren “bitkilerin annesi” olarak anılır ve şarap içinde bekletilen yaprakları ile hazırlanan ilaç, kadınların doğum sancılarını hafifletmek ve doğumu kolaylaştırmak amacıyla kullanılır. Emzirmenin kısa sürede sonlandırılması amacıyla da bitki meme uçlarına sürülür. Bunun yanında istenmeyen hamileliklerin engellenmesinde de etkili olduğu inancı yaygındır. Antik Mısır’dan itibaren bağırsak solucanları üzerindeki etkisi de iyi bilinen bitki, Hippokrates tarafından regl ağrısında ve romatizma ilaçlarının hazırlanmasında kullanılır. Plinius’un “Evlerin bahçelerinin kenarlarında rahatlıkla bulunabilecek, kolayca yetişen bir bitkidir.” şeklinde tanımladığı pelin otu; iştah açıcı, sindirimi kolaylaştırıcı bunun yanında baş ağrısı, sarılık ve sara tedavisinde kullanılan ve antik çağda her derde deva olarak da nitelendirilen bir bitkidir. Öyle ki Roma’da, önemli kutlamalar kapsamında Capitol Tepesi’nde yapılan dört atlı savaş arabası yarışlarında dereceye giren sporculara, ödül olarak pelin otu ile hazırlanan bir içkinin verilmesi geleneği yine Plinius tarafından “Sanırım atalarımız, pelin otu ile ‘en büyük ödül sağlıklı olmaktır’ mesajını bize iletmektedir” şeklinde yorumlanır.

Antik Çağda, işleri sadece tedavi amacıyla kullanılacak otları toplamak, bazı bitkilerin köklerini topraktan çıkarmak olan ve “rhizomotoi” (kök kesiciler) olarak isimlendirilen kişiler vardı. Deneme yanılma ve tecrübe ile edinilen bilgileri nesiller boyunca geliştirerek sürdüren bu meslek erbabı, bilimsel tedavinin başlamasından yüzlerce yıl önce, pek çok tıbbi bitkinin farmakolojik karakteri, teşhisi ve ideal toplanma yöntemleri hakkında fikir sahibi idi. O dönemde yapılan bu işin bilimsel bir açıklaması olmadığı için batıl bakış açısı, sihir, büyü devreye girer ve uygulamalara, ritüele kayan bir boyut katardı. Bunun yanında Toprak Ana’nın bağrında gizlediği bu değerli bitkilerin sökülüp alınması, Antik Çağ insanı için uyuyan bir kaplanın sırtından tüylerinin koparılması kadar tehlikeli kabul edildiğinden, bazı sihirli kelimelerin söylenmesi ya da özel araçların kullanılması gibi tedbirlerin alınması gerektiğine inanılırdı. Bitkiler ancak abdest benzeri kişisel temizlik işleminden sonra toplanır, aksi halde bitkinin tedavi edici özelliğini kaybedeceği düşünülürdü. Bazı bitkilerin karanlıkta, bir kısmının ise ay yükselirken toplanmasına özen gösterilirdi.

Değişik bitkilerle ilaç hazırlanması Nicander (MÖ 2. Yüzyıl) tarafından yazılan bir eserin, MS 10. yüzyıl kopyası Bibliothèque Nationale De France, Paris

İnsanlık tarihi boyunca, tedavi edici veya sihirli özellikleri nedeniyle kullanılan bitkiler içinde hiçbirinin toplanma ritüeli adamotununki (Mandragora autumnalis) kadar ayrıntı içermez. Adamotu, toprağın hemen üstünde gelişen iri rozet yapraklarının ortasında öbekler halinde açan, mor renkli çiçekleri ile çok yıllık bir bitkidir. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu bölgelerde yetişir. Genellikle ikiye çatallanmış kazık kökü insana benzetildiği için, pek çok kültür tarafından sihirli olarak kabul edilmiş, kökü ile hazırlanan insan figürleri kötü ruhları ve kötü talihi uzaklaştırmak için kullanılmıştır. Ayrıca bu Mandragora tılsımlarının insanları hastalıklardan koruduğuna, uğur getirdiğine, özellikle kadınlarda görülen kısırlığa iyi geldiğine de inanılırdı.

Romalı filozof Lucius Apuleius, (doğumu MS 125 civarı) yazdığı Herbarium isimli eserinde adamotunun topraktan sökülmesi ritüelinin ayrıntılarından bahseder. Bitkinin kökü insana benzediği için canlı olduğuna ve bir ruh taşıdığına inanılır. O nedenle kökün topraktan bir insan tarafından çıkarılması cinayeti çağrıştırır. Bu işlem sırasında kökten geldiğine inanılan çığlık seslerinin insanı çıldırtacağı, hatta öldüreceği düşünülür. Bu duruma çare olarak kökün topraktan çıkarılmasında köpekler kullanılır; bitkiye sıkıca bağlanan ipin diğer ucu birkaç gün aç bırakılmış köpeğin tasmasına takılır. İşlemi uzaktan izleyenlerin sesten etkilenmemesi için boru çalınır. Hayvanın, kendisine doğru atılan ete koşarken topraktan çıkardığı kök, su ile iyice yıkanır ve özel bir kumaşa sarılır. Mistik anlam yüklü kök, Antik Çağda aynı zamanda yaygın bir şekilde cerrahi müdahalelerde anestezik olarak kullanılırdı. Kökten bir parça ağzına alıp çiğneyen kişi hemen derin bir uykuya dalardı. Apuleius şöyle yazar: “Bu bitkiden yiyen kişi öyle derin bir uykuya dalar ki, bacağı kesilse bile hiçbir şey hissetmez.” Dioskorides ise parçalanmış kök parçaları ve şarap ile hazırladığı ilacı hastalarına içiriyordu. Zehirli olan bitkinin kökünde bulunan etken maddelerin (alkaloitler) belli bir miktarın üzerinde alınması durumunda hastayı öldürme ihtimali olduğundan, kullanımda doz ayarının çok dikkatli bir şekilde yapılması gerekiyordu. Adamotu ile aynı familyaya (Solanaceae) ait, benzer alkaloitleri içeren banotu, güzelavratotu (Atropa belladonna), itüzümü (Solanum nigrum) gibi bitkiler de yine aynı amaçla yüzyıllar boyunca kullanılmıştır.

Narkotik etkiye sahip önemli bir bitki olan haşhaş (Papaver somniferum) ile ilgili ilk izler ise Geç Bronz Çağına kadar gider. Bitkinin kapsülünü temsil eden ilk figürlere ise Girit’te, Geç Minos Dönemine ait kalıntılarda (MÖ 1600-1450) rastlanır. Anadolu’da bulunan ve MÖ 1400-1200’e tarihlenen; günümüzde New York Metropolitan Müzesinde muhafaza edilen altın iğne başları da Hititler zamanında bir tarım ürünü olan haşhaş kapsülü şeklindedir. Haşhaşa verilen Hititçe “haşşikka” isminin, aynı zamanda uyumak anlamına gelmesi o dönemde bile bitkinin etkisinin bilindiğinin bir kanıtıdır. Antik Yunan’da haşhaş kapsülü hem günlük hayatta ilaç ya da besin elde etmede hem de ritüellerde kullanılırdı. Kapsüller, çok sayıdaki tohumları ile bereket ve bolluğu temsil ederdi. Ayrıca Hades tarafından ölüler ülkesine kaçırılan kızı Persephone’nin acısını uykuya dalarak unutmasına yardımcı olduğu için bereket tanrıçası Demeter’e atfedilmişti. Özel bıçaklarla çizilen haşhaş kapsüllerinden sızan sütün toplanıp yoğurulması ile elde edilen afyonun uyku verdiğini Hippokrates ve onu takip eden Antik Çağ hekimleri de biliyordu. Dioskorides afyon elde edilmesi yanında, bu pahalı ilacın sahtesini ortaya çıkaracak yöntemleri de eserinde ayrıntılarıyla anlatır. Bitkinin yaprakları ve kapsüllerini havanda birlikte döverek elde ettiği hamurdan kopardığı küçük parçaları yuvarlayarak hazırladığı küçük hapları, uykusuzlukta ve çeşitli ağrıların giderilmesinde kullanır. Doz arttığında uzun süreli uyku hali ve ölüm görülebileceğini de söyler. Güzel Helen de Troya’dan Sparta’ya dönerken, Troya Savaşı’nda şahit oldukları dehşeti unutabilmeleri ve sakinleşmeleri için konuklarına şarap ve afyondan hazırlanan özel bir içki ikram eder.

Tarihte belli bir bölgenin, ülkenin ya da herhangi bir politik hareketin sembolü olan bitkiler ayrı bir araştırma konusunu meydana getirir. Tıbbi bitkiler içinde bu açıdan adı öne çıkan Silphium, MÖ 7. yüzyılda günümüz Libya sınırları içinde bulunan bölgede bir Yunan kolonisi tarafından kurulmuş olan kıyı şehri Cyrene’yi, döneminin en önemli ve zengin şehri haline getirmiştir. Umbelliferae familyasından Ferula (çakşır otu) cinsine ait bir tür olduğu tahmin edilen bu bitkinin; karın ağrısından saçkırana, astımdan kalp rahatsızlıklarına, sarılıktan ödeme pek çok rahatsızlığın tedavisinde kullanıldığı kayıtlıdır. Antik kaynaklarda bitkiden ayrıca sebze, baharat, hayvan besini ve gıdaları koruyucu olarak da yararlanıldığından söz edilir. Fakat o dönemde, gebeliği önleyici etkisi diğer kullanımlarının önüne geçmiş; bitkinin yaygın bir şekilde tanınmasına ve bitkiye olan talebin artmasına yol açmıştır. Komedya yazarı Aristophanes (MÖ 456 – 386) “Atlılar” isimli oyununda “Silphium’un çok ucuza satıldığı zamanları hatırlamıyor musunuz?” cümlesi ile bitkiden ve bitkinin maddi değerinden söz eder. Tüm Akdeniz havzasında tanınan bitkinin, değişik bölgelerde kültüre alınması çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanınca Silphium, ticaretini tamamen elinde tutan tek şehir Cyrene’nin simgesi haline gelir. Bitkinin figürü yıllarca koloninin sikkelerini süsler. Yıllar içinde artan talep, sadece Akdeniz’e bakan dağlık bir bölgede yetişen bitkinin doğadan toplanması ile karşılanamaz hale gelir ve 1. yüzyılda bitkinin popülasyonu yok olma sınırına yaklaşır. Plinius, Naturalis Historia adlı eserinde bitkinin ağırlığından fazla miktarda gümüş karşılığında satıldığından söz eder. MS 3. yüzyılda Silphium tamamen tükenir ve adı insanoğlu tarafından yok edilen ilk tür olarak tarihe geçer. Antik ve etnobotanik kayıtlara dayanılarak günümüzde Ferula türleri üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar, bu cinse ait bazı bitkilerin gebeliği önleyici etkiye sahip olduğunu göstermiştir.

Antik Çağ düşüncesine göre tanrıların insana hediyesi olarak değerlendirilen tıbbi bitkiler içinde eşek hıyarı (Ecballium elaterium)’nın ayrı bir yeri vardı. Tüm Akdeniz Bölgesi'nde doğal olarak yaygın bir şekilde yetişen bu bitki “her derde deva” olarak pek çok hastalıkta kullanılmaktaydı. Dioskorides’in de kitabında olgun meyvelerinden elde edilen özsu ile hazırlanışını ayrıntılarıyla verdiği elaterion, diş ağrısından göz hastalıklarına, uyuzdan kabakulağa, kepekten sağırlığa pek çok rahatsızlığın tedavisinde kullanılıyordu. Elaterion kadar uzun süre saklanan başka bir ilaç yoktu. İlaç ne kadar eski olursa o kadar etkili olacağına inanılıyordu. Theophrastos eserinde elaterion ile hazırlanmış 200 yıllık hapların kullanıldığı bir tedaviden bahseder ve çok eski olmasına rağmen bu haplarla mucizevi sonuçların elde edildiğini söyler. Belki de olgun meyvelerine dokunulduğu anda tazyikli bir sıvı içinde tohumlarını püskürtmesinin yaptığı çağrışımın da etkisiyle bitkinin tıbbi özellikleri içinde en bilineni ise müshil etkisi idi.

Tarih boyunca zehir ve ilaç tanımı içiçe geçmiştir; hatta zehir olarak bilinen pek çok bitki veya madde aynı zamanda ilaç olarak da kullanılmıştır. Herhangi bir maddenin zehir/ilaç karakterini belirleyen içerik ya da yapısı değil dozudur. Batı dillerinde zehir anlamına gelen kelimelerin kökenini meydana getiren “venenum” sözcüğü, Roma mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Venüs’ten kaynaklanır ve temelde “aşk iksiri” anlamı taşırken, zamanla üç farklı anlamı birden içinde barındırır hale gelir: ilaç, zehir ve iksir. O nedenle Antik Çağda özellikle de hukuki bir durumda bu kelimenin hangi anlamı ile kullanıldığının belirtilmesi ayrı bir önem taşır. Aynı şekilde Yunanca “pharmakon” kelimesi yararlı veya zararlı ayrımı olmaksızın herhangi bir ot veya ilaç için kullanılırdı. Antik Çağda materia medica çok sayıda zehir ve antidota sahipti. Kasti zehirleme Antik Çağda yaygınsa da tedavide kullanılan herhangi bir karışımın neden olduğu zehirlenmeye bağlı ölüm vakaları da azımsanmayacak kadar çoktu. Öyle ki Plinius herhangi bir hekimin tedavisini kabul etmenin intihar ile eş anlamlı olduğundan söz eder. Modern tıp, ilk çağlardan itibaren tedavi başlığı altında yapılan bu deneme-yanılma uygulamaları sonucu meydana gelen bilgi birikimine çok şey borçludur. Bu kadim bilgi birikiminin, ilaç/zehir arasındaki muğlâk sınırın netleşmesi ve her maddeye özgü dozun belirlenmesine katkısı tartışılmaz.

Çok eski çağlardan beri tanınan ve meyvelerinin ağrı kesici, kasılmaları önleyici ve sakinleştirici olduğu bilinen baldıranın (Conium maculatum) da tedavi edici dozu ile toksik dozu birbirine çok yakın olduğu için özellikle çok istisnai durumlarda ve çok düşük dozlarda kullanıldığına dair kanıtlar mevcuttur. Bitki zamanla zehirli etkisi ile öne çıkmış ve “devlet zehiri” ilan edilerek Atina meclisi tarafından, devletin tanrılarına inanmamak
ve gençliği yozlaştırmakla suçlanan filozof Sokrates’in ölüm cezasının infazında kullanılmıştır (MÖ 399). Bu infaza karar veren meclisteki üyelerin adları tarihin akışı içinde yok olup gitmişken “Bildiğim bir şey var o da hiçbir şey bilmediğim” diyerek bilgelik yolunu aydınlatan Sokrates, adı ve düşüncesi ile felsefe tarihinin temel taşlarından biri olarak günümüze kadar ulaşmış, Umbelliferae familyasının bir üyesi olan baldıran bitkisinin adı da Sokrates ile beraber anılarak tarihe geçmiştir. Özellikle Avrupa ve Akdeniz havzasında yaygın bir şekilde doğal olarak yetişen bitki, aynı familyada gıda olarak tüketilen yabani havuç (Daucus carota) ve maydanoz gibi bitkilere çok benzediği için tüm dünyada halen zehirlenmelere en çok neden olan bitkiler arasındadır.

Roma Döneminde, zengin ya da fakir hemen her evin, etrafı çitle çevrilmiş bir bahçesi (hortus) vardı. Bu bahçelerin ne şekilde düzenleneceği, sebze, baharat ve süs bitkileri ile tıbbi bitkilerin ne şekilde yerleştirileceği hakkındaki ayrıntıları, yazılı antik kaynaklardan öğreniyoruz. Plinius, Naturalis Historia adlı eserinde bahçe hazırlığı konusunda tavsiyelerde bulunur: “Bahçe, bakımının daha kolay yapılabilmesi amacıyla mutlaka eve yakın bir yerde düzenlenmelidir. İyice gübrelenen toprak, etrafı sulama kanalları ile çevrili çok sayıda yatağa bölünmeli ve bu yatakların arasında dolaşmayı sağlayacak yürüme alanları bırakılmalıdır.” Plinius’un anlattığı şekilde hazırlanan bahçeye o dönem için önem taşıyan bitkiler dikilir. Her ikisi de Akdeniz bitkisi olan defne (Laurus nobilis) ve mersin (ya da murt) (Myrtus communis) bu bitkiler içinde ilk sıradadır.

Mitolojide defne, tanrı Apollon’dan kaçarken kendini kurtarması için yalvardığı babası tarafından ağaca dönüştürülen ırmak tanrısı Peneios’un kızı Daphne’yi simgeler. O nedenle de aşkına karşılık bulamayan Apollon’a adanmıştır. Işık, güneş, kehanet, gerçek, şifa, müzik, şiir gibi pek çok kavram ile özdeşleştirilen Apollon’un simgesi olarak kötülükleri uzak tuttuğuna inanılır ve genç sürgünlerinden hazırlanan çelenkler bu amaçla ev girişlerine asılır. Antik Çağ mutfağında et yemeklerine lezzet ve aroma vermek için kullanılan yaprakları tıbbi açıdan da büyük öneme sahiptir. İdrar yolları ve safra iltihabının tedavisinde, su içinde kaynatılan yapraklarla hazırlanan ekstreleri (özüt) kullanılır, hasta bu sıvının içine oturtulur. Meyveleri ile hazırlanan ilaçların ise karaciğer ve böbrek hastalıklarında etkili olduğu düşünülür. Bitkinin meyve ve yapraklarından elde edilen yağlar da nefes darlığı, baş ağrısı, kulak rahatsızlıkları ve gripte önem taşır.

Tüm dünyaya yayılmış onlarca Myrtus türü içinde mersin kadar belli bir bölgenin kültürel simgesi olan başka bir bitki yoktur. Myrtus communis, Akdeniz florasının karakteristik bir temsilcisidir. 1-3 metre boyunda dikkat çekici güzellikte, aromatik bir çalıdır. Hoş kokulu beyaz çiçekleri mayıs ve ağustos ayları arasında görülür. Yenilebilen beyaz ya da mavi-siyah meyveleri yazın olgunlaşır. Mersin, antik çağlarda Afrodit’in (ve onun Roma’daki karşılığı Venüs’ün) kutsal bitkisi ve aşkın sembolü idi. Belki de her dem yeşil olması ölüm karşısında yaşamın gücünü temsil ettiğinden; antik ayinlerde ve kutlamalarda, ayrıca mezarları süslemede kullanılırdı. Ölümsüzlükle ilgili bu bağlantının günümüzde de halen sürdüğünün kanıtı, Batı ve Güney Anadolu’daki köy mezarlıklarında bulunan, üstleri murt dalları ile kaplı mezarlardır. Mersin bitkisi eski zamanlardan beri tedavide, yiyecek ve baharat olarak da önem taşır. Taze meyvelerin sıkılması ile elde edilen su mide rahatsızlıklarında, yine meyveler ile hazırlanan şarap ishale karşı kullanılır. Dioskorides, koyu renkli meyvelerin tıbbi olarak çok daha etkili olduğundan söz eder. Solunum yolu hastalıkları ile örümcek/akrep sokmalarında bu meyvelerden hazırlanan ilaçları önerir.

MS yaklaşık 40 - 90 yılları arasında yaşamış olan Yunan hekim, eczacı ve botanist Dioskorides

Bitki-insan ilişkisi başlığı altında mitolojik birikim, Antik Dönem yazarları, dini anlatılar, folklorik veriler vs. yardımıyla elde edilen bilgiler çok sayıda tıbbi bitkinin öyküsünü şekillendirmiştir. O nedenle bu yazı ne kadar uzun olursa olsun, ne kadar çok sayıda bitkiyi kapsamına alırsa alsın hep eksik kalacaktır. Örneğin bilinen en eski kültür bitkilerinden biri olan zeytin (Olea europea) ve dertlere derman zeytinyağı, tedavideki gücü nedeniyle “Bahçesinde adaçayı varsa o adam neden ölsün?” deyişiyle birlikte anılan adaçayı (Salvia sp.), günümüz tıp uygulamalarının vazgeçilmezleri haline gelen çok sayıda ilaç hammaddesini veren yüksükotu (Digitalis sp.), acı çiğdem (Colchicum sp.), söğüt (Salix sp.), kardelen (Galanthus sp.), kenevir (Cannabis sativa) ve güzelavratotu (Atropa belladonna) gibi bitkiler tek başlarına ayrı birer yazının konusu olacak kadar uzun geçmişe sahiptirler.

Bu açıdan bakıldığında tarihöncesi devirlerden günümüze, insanın gelişiminin diğer hiçbir yönü tıp tarihi kadar öğretici, açıklayıcı değildir. Tedavi sanatının kolektif bir özlem ve gereklilik duygusu yanında, açıklanamayan varlık ve olaylarla bağlantısı; inanç sistemlerinden modern bilime uzanan geniş bir antropolojik sahneyi önümüze açar. Bu sahnede başrol hep Toprak Ana ve onun şifa olarak sunduğu bitkilerdedir.

Modern tıp ve eczacılık uygulamalarının temelleri eski uygarlıkların deneyimlerine dayanır ve geçmişinin bu denli derin olması, bu kadim bilginin evrenselliği ve kültürlerarası dağılımı ile açıklanabilir. Günümüzde ise tıbbi bitki kavramı, modern yaşam tarzının “doğaya dönüş”ü bir ideal haline getirmesi ile tüm dünyada popüler hale gelen bir yönelimin önemli başlıklarından biri olmuştur. Geçmişte olduğu gibi bugün de doğal kaynaklar tedavide ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek amacıyla kullanılmaktadır. Toprak Ana’nın insanlığa sunduğu bu şifa kaynakları, modern bilim ve teknolojinin katkılarıyla gelecekte de umut kaynağı olmayı sürdürecektir.

 

ÖNEMLİ NOT: Konu ile ilgili kaynakların taranmasıyla derlenen bilgiler kullanılarak yazılan bu makalede adı geçen bitkilerin tedavi edici özelliklerini destekleyecek yeterli sayıda bilimsel çalışma olmadığı için meydana gelebilecek etki ve yan etkiler kesin olarak bilinmemektedir. Bu nedenle verilen bilgilerin öneri kabul edilip uygulanması sakıncalıdır.

 

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Kaygılı Bir Bekleyiş

Kovid-19 Salgını ve Arkeolojik Saha

Arkeolojiye meraklı halkın ve kamuoyunun pek az farkında olduğu, a...

Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tü...

Hitit İmparatorluğu’nda Luvice

Hitit Kanunlarında pek çok kez bahsi geçen luwili kelimesi, Hattuşa hükümetine bağlı bölg...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız