Yamhad Krallığı Himayesinde Alalah

MÖ 3. binyılın ikinci yarısı, Anadolu, Doğu Akdeniz ve Mezopotamya’yı birbirine bağlayan sosyal ve ekonomik ağların gelişimiyle birlikte, bilhassa zanaat endüstrileri ve ticaretin şekillendirdiği çok kademeli ve kent merkezli sistemlerin ortaya çıkışına tanıklık eder. Ancak Anadolu’dan güneyde Basra Körfezi ve Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada gerçekleştirilen arkeolojik kazılar ve yüzey araştırmalarında elde edilen veriler, bu çok katılımcılı sistemin aynı binyılın sonlarına doğru sekteye uğradığını ve bölgesel ağların çöktüğünü gösterir.

Mısır’da Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerinin inşa edildiği 4. Hanedanlık dönemi sonrasında 5. ve 6. Hanedanlığa mensup firavunların yaptırdıkları anıtların boyutlarındaki şaşırtıcı orandaki küçülme, özellikle de 7. Hanedanlığın Manetho listesinde 70 günde 70 firavunla tanımlanması, Nil Nehri taşkınlarındaki dengesizliklere bağlı yönetimsel zayıflamayla ilişkilendirilirken, Mezopotamya’da Akad İmparatorluğu’nun çöküşü  ve  Anadolu’daki kent merkezlerinde görülen yangın ve terkedilişe ait izler, küresel ölçekte hissedilen ancak farklı sosyal ve ekonomik tepkimelere yol açtığı öngörülen uzun vadeli iklim krizleri ve ekolojik yıkımlarla ilişkilendirilmeye başlanmıştır.

Yakın arkeolojik araştırma tarihi içerisinde coğrafi belirlenimcilik kuramı altında şekillenen “iklim krizleri ve toplum ilişkisi” eleştirilen bir bakış açısıyken, bu yazının kaleme alındığı günümüzde de varlığı her alanda hissedilen “iklim krizi gerçekliği” geçmiş toplumların hayatta kalma stratejilerinden, sosyal âdetlerine kadar yaşamın her aşamasında iklim, çevre, toplum ve birey ilişkisinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

 İklim krizi, barındırdığı anlam itibarıyla felaketler ve toplumsal çöküş zinciriyle ilişkilendiriliyor olsa dahi, günümüzden yaklaşık 4200 yıl önce başlayan ve yaklaşık 300 yıl boyunca sürdüğü düşünülen iklimsel dengesizlik dönemi içerisinde gelişim ve değişim gösteren kentleşme sürecini, Anadolu, Doğu Akdeniz ve Kuzey Mezopotamya yerleşimleri ekseninde takip etmek mümkündür. Bir başka deyişle, iklim krizlerinin sadece çöküşlere sebebiyet verdiği değil, aynı zamanda MÖ 2. binyılın ilk yarısını tanımlayan yeniden kentleşmesüreci içerisinde dinamik sosyal ve idari yapılanmaların oluşumunu tetikleyen ve şekillendiren önemli bir etken olduğu dikkate alınmalıdır.

III. Ur Hanedanlığı yazılı belgelerinde SümerceMarduadıyla anılan Amorit topluluklarının göç hareketlerinin engellenmesi adına, Fırat ve Dicle nehirlerinin arasına inşa edilen bir sur duvarının varlığına dair yazılı kayıtlar politik bir söylemin yansıması olarak kabul edilse bile, günümüz modern devletlerinin politik ve askeri stratejileriyle ortak bir amacı yansıtıyor olması nedeniyle de dikkat çekicidir. Hiç kuşkusuzdur ki bu amaç, kontrolsüz göçü önlemektedir.

Başta Amoritler ve Hurriler olmak üzere, kökenleri halen tartışma konusu olan birçok grubun MÖ 2. binyılın başlarında özellikle Kuzeybatı Suriye’den Türkiye’nin güneyine kadar uzanan coğrafyadaki kontrolsüz göçleriyle başlayan sürecin, akabinde bölgesel güce sahip kent merkezlerinin Amorit kökenli Yamhad Krallığı çatısında ele geçirilmesine kadar uzandığını arkeolojik ve filolojik kayıtlara bağlı kalarak söylemek mümkündür.  Merkezi Halep olan Yamhad Krallığı’na ait arkeolojik veriler bölgede Ebla (Tell Mardikh), Qatna (Tell Mishrifeh) ve Alalah (Aççana Höyük) gibi merkezlerden tanımlanabilirken, Orta Tunç Çağının başını tanımlayan Amorit ve Hurri göçleri bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Yazılı belgeler ışığında göçebe ve pastoral bir ekonomiye sahip oldukları öngörülen bu toplulukların, yabancı oldukları bölgelerdeki yönetimin kontrolünü nasıl ele geçirdiklerinin yanı sıra, kentleşme ekseninde yaşanan değişimlerden ne derece sorumlu olduklarına da şüpheyle yaklaşılmaktadır. Ancak pastoral bir yaşam modeline sahip oldukları vurgulanan Amoritlerin ve yazılı belgeler üzerinden yeterince tanımlayamadığımız Hurrilerin kentleşme sürecine olan devrimsel katkıları, bu yeni grupların daha öncesinde yeterli bilgi birikimi ve yönetimsel beceriye sahip olduklarını da düşündürtmektedir.

Özellikle MÖ 3. binyılın ikinci yarısında sınırlı yağış alan Habur vadisinin kuzeybatısında, kentleşmenin izlerinin takip edildiği, anıtsal ölçekli idari yapılardan depolama faaliyetlerine kadar oldukça organize bir kent planı sergileyen Tell Chuera gibi savunma sistemleriyle güçlendirilmiş Kranzhügel tipindeki höyüklerin varlığı, ekolojik anlamda marjinal coğrafyalarda şekillenen güçlü idari yapılanmaların gelişimine işaret eder. Akad İmparatorluğu’nun bölgedeki etkisini de kaybetmesine yol açtığı öngörülen 4.2ka BP (günümüzden 4200 yıl önce) iklim olayı döneminde Habur ve civarında gözlemlenen terk edilişlere ait kazı ve yüzey araştırması sonuçları ise, iklim şartları nedeniyle oluşan ekolojik yıkım ve politik dengesizliklerin kitlesel göçleri tetiklediğini düşündürmektedir. Bu bağlamda Amoritler, Hurriler ve yazılı kayıtlarda adı geçmeyen diğer grupların Kuzey Mezopotamya kökenli olduğu ve başka coğrafyalarda yaşama elverişli alan arayışına girmiş oldukları hipotezi öne sürülmüştür.

Karstik yapısı nedeniyle yeraltı sularının da beslediği Asi Nehri vadisinin söz konusu yeni yaşam alanlarından biri haline geldiği son zamanlarda kabul edilen bir görüştür. Bu yazıda, Hatay ili sınırlarında yer alan Amik Ovası’nda yürütülen arkeolojik araştırmalar ışığında MÖ 3. binyılın sonundan MÖ 2. binyılın ilk yarısına kadar uzanan zaman aralığında yaşanan değişimler ve kentleşmenin izleri, Asi Nehri kenarında yer alan Tayinat ve Aççana Höyükleri’nin yanı sıra, dağlık Altınözü bölgesinde yer alan Toprakhisar Höyük üzerinden değerlendirilmiştir.

Ebla’nın şiddetli bir yangınla kullanımı sona eren Erken Tunç Çağı G Sarayıarşivlerinde “alalahum” olarak bahsi geçen kentin, bölgenin MÖ 2. binyıl başkenti Alalah olduğu öngörülmektedir. Ancak Aççana Höyük’te MÖ 3. binyıl tabakalarının olmayışı ve bu zaman aralığına ait arkeolojik verinin Tayinat Höyük’te açığa çıkarılmış olması, her ne kadar günümüzde iki ayrı yerleşimmiş gibi tanımlansalar bile, Tayinat ve Aççana Höyüklerinin farklı zaman aralıklarında farklı alanları iskân edilmiş bir “megakenti” temsil ettiğini göstermektedir. Nitekim, her iki höyükte yakın zamanda bilimsel yöntemlere bağlı yapılan yeni araştırmalarda, öncesinde kabul gören arkeolojik ve kronolojik saptamaların doğruluklarının da sorgulanması gerektiği anlaşılmıştır. Örneğin, Aççana Höyük sadece Orta ve Geç Tunç Çağı tabakalarının olduğu bir MÖ 2. binyıl başkenti olarak kabul edilirken, yeni dönem kazılarında Demir Çağı I ve II tabakaları tespit edilmiştir. Benzer şekilde, sadece Erken Tunç ve Demir Çağı tabakalarının var olduğu düşünülen Tayinat Höyük'te tespit edilen Geç Tunç II dönemine ait izler, günümüz coğrafyasında birbirinden bağımsız görünen bu iki yerleşimin aslında geçmiş dönemde tek bir "megakent” olabileceği fikrini güçlendirmektedir. Erken Tunç-Orta Tunç Çağı geçiş döneminde bu iki höyük arasında yaşanan mekânsal geçişler kuşkusuzdur ki Asi Nehrinin taşkınlar ya da kuraklıklara bağlı yatak değişimiyle ilişkili olmalıdır. Bir diğer deyişle, iklimsel dengesizliklerin varlığından kent ölçeğinde bile söz etmek mümkündür.

MÖ 2. binyılın başlarında gelişen yeni idari yapılanmayla birlikte etrafı rampalarla çevrilen, muazzam boyutlardaki savunma sistemlerine sahip, görkemli şehir kapıları ve yakınlarına konuşlandırılan saraylarla bir güç gösterisine dönüşen kent merkezleri, Orta Tunç Çağının kolektif eylem yönetimi becerisine sahip idari sınıflarının otoriter ideolojilerini de yansıtmaktadır.

Aççana Höyük’te MÖ 2. binyılın en erken tabakaları, 1930 ve 1940’lı yıllarda Sör Leonard Woolley tarafından yürütülen çalışmalarda, tapınak ve saray silsilelerinin açığa çıkarıldığı sondaj nitelikli kazı alanlarında tanımlanmıştır.  Yeraltı su seviyesinin altında kalması nedeniyle ancak sınırlı bir alanda açığa çıkarılmış olsa da söz konusu yapıların kalıntıları, erken kentleşme dönemine ışık tutmaktadır.  Masif kerpiç duvarlara sahip bu saray ve tapınak yapıları, organize bir iş gücünün ürünü olmalıdırlar. Bu bağlamda Orta Tunç Çağı krallarının yönetim becerilerini kent savunmasına yönelik inşaat politikaları üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Kuşkusuzdur ki Orta Tunç Çağında yeniden kurulan bölgelerarası ticaret ağları güvenlik kaygılarını arttırmış, üretim ve ticaretin yarattığı zengin birikimin korunması adına kentleri çevreleyen, yığma toprakla yükseltilen ve hendeklerle aşılması güç hale getirilen, savunma duvarları inşa edilmiştir. Aççana Höyük’ün kuzeybatı yamacında yürüttüğümüz kazılarda açığa çıkarılan ve yaklaşık iki metre kalınlıktaki taş temelsiz kerpiç sur duvarı kalıntıları, Orta Tunç Çağında yaşanan güvenlik kaygısının boyutlarını göstermektedir. Kenti dış dünyaya karşı korunaklı ve izole hale getiren payandalı savunma duvarına ait izler, aynı zamanda Alalah’ta ölüm ve yaşam arasındaki sınırı da belirlemiştir. Öyle ki, savunma duvarıyla sınırlanan yerleşimin dışına konumlandırılan ve höyüğün yamaçlarına yayılan Orta Tunç Çağı mezarları, kent, yaşam ve ölüm arasındaki bağımlı ilişkiyi sembolize eder hale gelmiştir.

İdari organizasyonun ve ticaret ağlarının bir yansıması olarak şekillenen Orta Tunç Çağı sarayları da, Anadolu’dan, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Akdeniz koridoruna kadar uzanan bir coğrafyada şekillenen ortak bir güç kaygısının mimari ürünü olarak değerlendirilebilirler. Söz konusu kaygı, zanaat endüstrileri ve ticaret ürünlerinin yönetici sınıfının kontrolü altında kalmasına yöneliktir.  Saray sadece kral ve ilişkili grupların yaşam ve yönetim alanı olmakla kalmamış, aynı zamanda zanaat atölyelerini bünyesinde barındıran dinamik ve enerjik mekanlara dönüşmüşlerdir. Kuşkusuz bu yapılanma sarayların, yemekhane gibi işleyen mutfaklardan, depolarına ve üretim atölyelerine kadar kendilerine özgü mekân yönetimlerinin gelişimine sebebiyet vermiştir.

Kentin sur duvarına bitişik olarak inşa edilmiş VII. Tabaka Sarayı da, özellikle Ebla’da yer alan çağdaşıyla neredeyse aynı mimari plana sahip olması nedeniyle Amorit saray modelinin en iyi korunagelmiş örnekleri arasında değerlendirilmektedir. İlk kez ortostatların kullanıldığı, galerileri fresklerle süslü, çok katlı VII. Tabaka Sarayı bir idari merkez olmasının yanı sıra, üretim ve depolama birimleriyle dönemin yönetim ve ticaret politikalarını yansıtmaktadır. Barındırdığı çivi yazılı tablet arşiviyle kenti ayakta tutan tarım politikaları hakkında eşsiz bilgiler sunarken, bölgeler arası ticaretle şekillenen bir Orta Tunç Çağı kentinin uluslararası ticari öneme sahip zanaat endüstrilerini ise depo odalarında bulunan işlenmemiş fildişleri, taş kaplar ve heykeltıraşlık eserleriyle tanımlamak mümkündür.

Aççana Höyük’te yürütülen yeni dönem kazılarında Geç Tunç Çağı Sarayı’nın (IV. Tabaka Sarayı) avlusunda sondaj nitelikli kazılarda açığa çıkarılan anıtsal kerpiç yapı ise, kentin İştar Tapınağı dışında diğer kutsal varlıklarına adanmış bir diğer kült yapısının da varlığına işaret etmektedir. Son derece iyi korunagelmiş bu yapının, dönemi ve bölgesinde sıra dışı olarak tanımlanabilecek kavisli duvarının kentin Saraylar Bölgesi olarak tanımlanan alanına sembolik bir önem kazandırdığı açıktır.  

Aççana Höyük’te Orta Tunç Çağına tarihlenen yapı kalıntılarının neredeyse tamamının anıtsal ölçekte olması, yerleşimin kentleşme sürecinde zirai ve ticari anlamda kazandığı zenginliğin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Kentleşme ekseninde gözlemlenen bu hızlı gelişim, VII. Tabaka Sarayı arşivlerinde de kayıt altına alınan başarılı bir kırsal yönetimiyle ilişkilidir. Söz konusu belgelerden, bölgenin ekonomik değeri yüksek zirai ürünlerini elde etme ve ticaretini yapma politikasının, ekolojik olarak sınırlı üretim alanlarına sahip zeytincilik ve bağcılık üzerine kurulu olduğu anlaşılmaktadır. Etkileşim içinde olduğu Anadolu’dan, Mısır’a ve Mezopotamya topraklarına kadar uzanan bir coğrafya içerisinde Alalah’ın bir zeytinyağı ve şarap üreticisi ve dağıtıcısı olduğu yine yazılı belgeler ışığında bilinmektedir.

2016 yılından beri Hatay Arkeoloji Müzesi Başkanlığı altında Yarseli Barajı’nın yarattığı tahribat nedeniyle Altınözü ilçesinde yürütülen Toprakhisar Höyük Kurtarma kazısı, MÖ 2. binyılda merkezi bir gücün yönetimi altında şekillenen bir kırsal yerleşimin ekonomik dinamiklerini tanımlamak adına eşsiz nitelikte veriler sağlamaktadır.Küçük ölçekli kırsal bir yerleşimde açığa çıkartılan ve Orta Tunç Çağına tarihlenen idari ölçekli bir yapının tespit edilmiş olması şaşırtıcı olmakla birlikte, özellikle Alalah metinlerinde bahsi geçen zeytincilik ve bağcılık konusunda uzmanlaşan yerleşimlerin varlığını arkeolojik olarak kanıtlamaya yönelik veriyi sağlamaya başlamıştır. Toprakhisar Höyük’te yürütülen arkeolojik, arkeobotanik ve jeo-arkeolojik araştırmalar ekseninde bölgenin Tunç Çağında önemli bir zeytin ve bağcılık ekonomisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Toprakhisar Höyük’ün geçmiş ve günümüzdeki toplumlarının benzer bir geçim kaynağına sahip olduklarını vurgulamak gerekmektedir.  Bu ön sonuçlar, yeterince tanımlanamayan Tunç Çağı zeytinciliğinin kentleşme sürecindeki ekonomik ve kültürel boyutlarının Toprakhisar Höyük verisi üzerinden değerlendirilebileceğini göstermektedir.

Küçük bir yerleşim olan Toprakhisar Höyük’te kısmen açığa çıkarılan idari nitelikli yapının Alalah VII. Tabaka Sarayı’nın depo ve mutfak kanadıyla olan mimari benzerliği dikkate alındığında, bu dönemde kentleşme ve idari nitelikli yapılarının inşasında ortak bir algının oluştuğu vurgulanabilir. Benzer saray yapılarının Tilmen (Islahiye), Oylum (Kilis) ve Kinet Höyük (Dörtyol) gibi çevre bölgelerdeki diğer merkezlerde de görülüyor olması, geniş bir coğrafyada ortak bir mimari üslubun varlığının yanı sıra, kent ve mekân algısı üzerinden toplumsal hafızanın oluşturulduğuna da dikkat çekmektedir.

 

Aktüel Arkeoloji Dergisi 78. Sayı - Kentlerin Doğuşu 

www.arkeolojidukkani.com

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Fotoğraf Yarışması

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması başlıyor. Fotoğraf arkeoloji biliminin en sevdiği yol arkadaşıdır. Arkeolojinin kendini anlatamadığı noktada fotoğraf en büyük yardımcıdır. Sadece Fotoğraf Sanatçıları arkeolojiyi sevmez aynı zamanda arkeologlarda iyi birer fotoğrafcıdır. Fotoğraf Yarışması ile uygarlıkları, kentleri ve geçmişi birbirine bağlayan yolların izinde arkeolojinin hikayesini arıyoruz.

SON İÇERİKLER

Eskiyapar Sazcısı

3500 yıllık bir Eskiyapar sazcısı.

Üst Paleolitik/Şamanik Toplumlarda Karaciğerin Sırrı: İlk Artık Ürün?

Üst Paleolitik avcı-toplayıcılar üzerine yapılan çalışmalarda özellikle avda sivrilen (genç) erkekler...

Erdem Denk

1975 doğumlu Erdem Denk, lisans ve yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslarar...