Asurlu Tüccarların Miras Bırakma Anlayışı

Assurlu İlī-bāni’ye ait bir vasiyetname, Kültepe’de ticarî hayatını sürdüren Assurlu bir tüccarın, ölmeden önce, mirası konusunda çıkacak ihtilafları önlemek için hazırladığı detaylı bir vasiyetnamedir. Belgeye göre İlī-bāni mirasını eşi, rahibe kızı ve iki oğlu arasında taksim etmektedir. Tablette dikkati çeken hususlardan ilki, vasiyet sahibi İlī-bāni’nin, rahibe kızı Ahātum’un haklarını korumak için özel bir ihtimam göstermiş olduğudur.

196 A, C Kültepe’de 1963 yılı kazılarında açığa çıkarılan bu vasiyetname Asurlu tüccar Agua’ya aittir. Kt. o/k 196 a - Agua’ya ait olan vasiyetnamenin zarfı

Çivi yazısı, icadını takiben bir taraftan kendi içerisinde paleografik değişim ve gelişimini sürdürürken, diğer taraftan da yaşanan siyasî ve ticarî gelişmelere bağlı olarak farklı bölgelere yayılmıştır. MÖ 2. binyıl başlarına gelindiğinde artık çivi yazısı Yukarı Mezopotamya ve Anadolu içlerine kadar ulaşmıştır. Yazının Anadolu’ya taşınmasını, öncelikle Assur şehrinden olmak üzere, Kuzey Mezopotamya’nın çeşitli kentlerinde oturan Samî kökenli tüccar aileler sağlamışlardır.

Eski Assurlu tüccarların Anadolu’ya gelip, başta Kaniş (Kültepe) olmak üzere, çeşitli kentlerde alış veriş merkezleri oluşturarak, ticarî faaliyetlerini sürdürdükleri dönem, yaklaşık 250 yıl devam etmiştir. Bu süreçte yerli halk ile Asurlu tüccarlar arasında çok çeşitli ilişkiler kurulmuştur. Ticari faaliyetlerini nesilden nesile devam ettiren Asurlu tüccarlardan bazıları Anadolu’da ev, arsa ve köle satın almışlar, hatta yerli kadınlarla evlenerek hayatlarını Anadolu’da sürdürmüşlerdir. Bazı tüccarların Kaniş’te veya başka bir eski Anadolu kentinde yaşlılık ya da hastalıktan hayatlarını kaybettikleri, aile içi haberleşmelerin konu edildiği mektuplarda kayıtlıdır. Bir tüccarın öldüğü haberi belgelerde genellikle ana šīmtim alākum “kadere gitmek, ölmek” veya mâtum “ölmek” fiilleri kullanılarak iletilmektedir.

Assurlu tüccarların mirasları konusuna gelince; okunan tabletler arasında miras paylaşımı hakkında yazılmış çok sayıda mektup ve mahkeme tutanağına rastlanmakla beraber, tam bir vasiyetname özelliğinde çok az belge ele geçmiştir ve bunların hepsi Kaniş’te yaşayan Assurlu tüccarlara aittir. Elbette henüz okunmamış belgeler arasında vasiyetnamelerin olması muhtemeldir, ancak yayınlanmış binlerce Kültepe tableti arasında, bu kadar az sayıda vasiyetname bulunması dikkat çekicidir. Bu durum uzmanlar tarafından, gelenek hukukunun miras intikalini yeterince düzenlediği, sadece özel durumlar söz konusu olduğunda vasiyetnamelerin hazırlandığı şeklinde yorumlanmaktadır. Burada, hem Assurlu ailelere ait yayınlanmış vasiyetnameler ve içeriği bakımından mirasla ilgili mektup ve mahkeme zabıtları hem de yerli halkın miras anlayışı ve aile içi sosyal statü ve sorumluluklarını yansıtan metinlerden elde edilen bilgiler sunulmaktadır.

Kültepe kazılarında açığa çıkarılan vasiyetnamelere geçmeden önce, Anadolu’nun yazıyla tanıştığı bu dönemin resmî uygulamalarını gösteren ve sosyal hayatı düzenleyen her hangi bir kanun metninin olmadığı veya henüz ele geçmediği belirtilmelidir. Burada tercümesi verilen belgelerdeki uygulamaların yaygın anlayış olup olmadığı tartışmalıdır, hatta özgün uygulamalar olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.

Assurlu bir tüccara ait vasiyetnamenin açılması için gerekli durumlarda üç yıl beklenmekteydi. Bunun sebebi, tüccarlar Anadolu’nun çok çeşitli kentlerinde ve Asur’a komşu diğer bölgelerde de ticarî faaliyetler yürüttüklerinden, ilgili bölgelerdeki, özellikle vadesi dolmamış borçların ödenmesi, alacakların tahsili, ticarî ortaklıkların feshi ve varislerin hepsinin bir araya toplanması zarureti gibi hukuki ve pratik nedenler olmalıdır. Gerekli şartlar oluştuğunda vasiyetin gereğini yerine getirecek kişi, yani bēl šīmtim “vasiyetin beyi”, varisleri bir araya toplayıp, gerekirse onların yemin etmelerini sağlayarak, miras paylaşımını gerçekleştiriyordu.

Assurlu Tüccarların Mirasları

Assurlu tüccarlardan kalan az sayıdaki vasiyetnamenin hemen hepsi, kalıp bir cümleyle başlarlar ki bu, belgenin bir vasiyet metni olduğunu açıkça ortaya koyar. Tabletin ilk satırları olarak kaydedilen cümle ŞA (Şahıs Adı) šīmti bētī-šu (ša ālim(ki) / Kaniš) išimma “ŞA (Asur’daki / Kaniş’teki) evinin kaderini (vasiyetini) belirledi (yaptı)” şeklinde formüle edilmektedir. Bazı vasiyetnamelerde doğrudan taksimata geçilirken, bazılarında mirasa konu tüm malların gümüşe, yani paraya çevrileceği, paylaşımın gümüş üzerinden yapılacağı belirtilmektedir. Mirasa dâhil aile bireyleri arasında eş ve rahibe (gubabtum) kızın, diğer varislere oranla öne çıkarılması ve ailenin en büyük oğlunun, diğer erkek kardeşlere göre daha fazla pay alması Asurlu tüccarların vasiyetnamelerinde en dikkat çekici özelliktir. Aşağıda Asurlu tüccarlardan kalan birkaç vasiyetname sunulmaktadır.

196 A, C Kültepe’de 1963 yılı kazılarında açığa çıkarılan bu vasiyetname Asurlu tüccar Agua’ya aittir. 1-2)Agua (evinin) kaderini (vasiyetini) şöyle belirledi (yaptı): 2-5)Asur’daki ev karımındır. (Karım) gümüşten oğullarımla birlikte pay alacak. 5-6)Onun gümüşteki hissesi anne ve baba (olarak)tır. 7-9)Ev, gümüş ve onun sahip olduğu her şey (karım) öldükten sonra Šu-Bēlum’undur. 9-10)Kaniš’teki ev Šu-Bēlum’undur. 11-12)(Borçlu olduğum) patronlarımı oğullarım karşılayacaklar (ödeyecekler) ve 12-16)geriye bana kalan gümüşten 1/3 mina altını, 1 mina gümüşü ve bir bayan köleyi Abšalim ayırıp alacak. 17-22)Ev almamış olan diğer oğullarım 4’er talent bakırı evlerinin karşılığı olarak alacaklar. 22-26)Gümüşün, bayan kölelerin, erkek kölelerin geriye kalanını ise; karım, Šu-Bēlum ve (diğer) oğullarım azar azar paylaşacaklar. 26-27)Aššur-idi’nin šawītum(-kadını?) ona serbest bırakılmıştır. 27-31)Eğer benden geriye hiç gümüş kalmazsa, oğullarım evlerine karşılık olan 4’er talent bakırı alamayacaklar. 32-35)(Bu durumda) 2 mina gümüş Puzur-İštar geri ödeyecek, 2 mina gümüş (de) Usur-ša-Aššur geri ödeyecek. 36-38)(Bu) onların ek masrafları olarak onların alınlarına (omuzlarına yüklenmiş) ve eşit olarak denkleştirilmiştir. 39-41)Abi-ilī eğer 10 mina gümüşü tartarsa, kardeşleriyle birlikte (mirası) paylaşacak. 41-45)Eğer 10 mina gümüşü tartmazsa (mirastan) çıkarılmıştır, ayrıca 10’ar mina gümüşü kardeşlerine ödeyecektir. İddi-Su’en’in huzurunda, Aššur-nādā’nın huzurunda, Apil-kēn’in huzurunda, İkuppīya’nın huzurunda, Saliya’nın huzurunda.

Assurlu İlī-bāni’ye ait bir vasiyetname, Kültepe’de ticarî hayatını sürdüren Assurlu bir tüccarın, ölmeden önce, mirası konusunda çıkacak ihtilafları önlemek için hazırladığı detaylı bir vasiyetnamedir. Belgeye göre İlī-bāni mirasını eşi, rahibe kızı ve iki oğlu arasında taksim etmektedir. Tablette dikkati çeken hususlardan ilki, vasiyet sahibi İlī-bāni’nin, rahibe kızı Ahātum’un haklarını korumak için özel bir ihtimam göstermiş olduğudur.

Kültepe’de 1963 yılı kazılarında açığa çıkarılan bir vasiyet belgesi de Assurlu tüccar Agua’ya aittir. Agua hem Assur’da hem Kaniš’te evi olan bir kimsedir. Mirasını eşi, oğlu Šu-Bēlum, kızı? (veya ikinci eşi?) Abšalim ve diğer oğulları arasında paylaştırmaktadır.

Tabletin 12-16. satırları arasında Abšalim isimli, büyük olasılıkla Agua’nın kızı veya ikinci eşi olan bir bayanın miras hakları düzenlenmektedir. Ona 1/3 mina altın, 1 mina gümüş ve bir bayan hizmetli miras olarak bırakılmıştır. Metnin ileriki satırlarında, evdeki bayan ve erkek hizmetlilerin de mirasa konu edildiği ve varisler arasında eşit olarak paylaşılacağı belirtilmektedir. Ayrıca, Agua kendisinden geriye hiç gümüş kalmaması durumunda, ev almamış oğullarının haklarını dengelemek için, öngördüğü 4’er talentlik bakır alacağına ilişkin hükmün geçersiz olacağını; bu durumda, oğullarından Puzur-İštar ve Usur-ša-Aššur’un 2 mina gümüş geri ödeyeceklerini belirtmektedir.

Her iki belgede de vasiyet sahibi eşine miras olarak evini bırakmıştır. Ayrıca, annenin, mirasa konu olan gümüşü erkek çocuklarıyla birlikte paylaşacağı ve dahası, onun gümüş üzerindeki hissesinin hem anne hem de baba olarak uygulanacağı şeklinde, kadının statü ve hakkını güçlendirici bir ifade yer alır. Bir taraftan çocuklar karşısında eşin hakları böyle kuvvetlendirilirken, diğer taraftan aynı metinde, (karım) öldükten sonra ev, gümüş ve sahip olduğu her şey Šu-Bēlum’un” gibi bir ifadeyle karşılaşılması, eşe bırakılan mirasın, gelecekte nasıl pay edileceğinin daha şimdiden kocası tarafından tayin edildiğini göstermektedir.

(karım) öldükten sonra ev, gümüş ve sahip olduğu her şey Šu-Bēlum’un

Bir diğer belge olan Assurlu tüccar dAdad-bāni’nin vasiyetinde, mirasın önemli bir kısmı dAdad-bāni’nin eşi, kız kardeşi ve akrabalık bağları çok iyi anlaşılamayan ancak, aileden olduklarını zannettiğimiz iki erkek şahıs arasında taksim edilmektedir. Tablet o çağlarda nelerin miras paylaşımına dâhil edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Anlaşılmasında çeşitli zorluklar bulunan bu vasiyetnamede, vasiyet sahibi öncelikle kendi varlığını açıklamakta, aile ile ilgisini bilemediğimiz bir bayanın, kardeşlerince, söz konusu mallardan mahrum edildiği belirtilmektedir. Daha sonra 5 mina gümüşün geriye kaldığını ve bunun faize bırakıldığını, faiz gelirini, sayılan mallardan mahrum bırakılan o bayanın ve annesinin yiyecekleri kaydedilmektedir. Yine bu metinde de, bayanların ölümü sonrası, onların mirasının nasıl pay edileceği konusu açıklanmıştır. Buna göre, bayanlar öldükten sonra evi, gümüşü, bronzları, mobilyaları ve hizmetçiyi yine Šu-Anum alacaktır.

Yerli Halkın Mirasları

Yerli halkın miras anlayışı konusunda elimizde yeterince belge yoktur. Aile bireylerinin sosyal ilişki, statü ve sorumluluklarının tespit edildiği birkaç belgede, anne ve babanın ölümü sonrası kardeşlerin aile varlığını nasıl paylaşacağı ve yöneteceği konusunda bilgiler bulunmaktadır. Bu metinler Assurlu tüccarların vasiyetnameleri ile karşılaştırıldığında, miras paylaşımının daha sade ve eşitlikçi olduğu dikkati çeker. Bu konudaki en güzel örnekten biri 1989 yılı kazılarında Kültepe’de ele geçen bir metindir (Kt. 89/k 369). Büyük kral Zuzu’nun mührüyle resmileştirilen tablette yer alan metin, adeta bir birlikte yaşama sözleşmesidir. Çocukların anne ve babaya karşı kötü davranışlarının cezalandırıldığı, aile bireylerinin bir arada oturmasını sağlamaya yönelik hükümlerin olduğu bir belgedir. İlk dikkati çeken, henüz anne ve baba hayatta iken bu belgenin hukuken geçerli olduğudur. Belge aynı zamanda anne ve baba öldükten sonra mirasın nasıl pay edileceği konusunu da düzenlemektedir. Buna göre, kardeşler isterlerse birlikte aynı evde yaşamaya devam edecekler, ama istemezlerse mirası eşit olarak paylaşıp ayrılabileceklerdir. Ayrıca, babanın önce ölmesi durumunda mirası çocukların taksim edecekleri ancak, bir ineği, 10 koyunu, bir miktar yağı, 4 mina yünü, 10 adet fırçayı, 10 adet fonksiyonunu tam bilemediğimiz umṣum-aletini ve 3 adet katır koşum takımını çocuklar annelerine verecekler ve anne evden çıkacaktır.

Yerli halkın miras bırakma anlayışı hakkında bilgi veren ikinci belge de, yine 1989 kazılarında açığa çıkarılmış ve büyük kral Zuzu tarafından onaylanmış olan (Kt. 89/k 370) belgedir. Üslup bakımından yukarıdaki metinle benzer özellikler gösteren bu belge de aslında bir birlikte yaşama sözleşmesidir. Metnin başında ailenin hangi bireylerden oluştuğu belirtilerek, anne ve babaya karşı işlenecek kusurların 10 mina gümüş (yaklaşık 5 kg.) gibi, yüksek bir miktarı ödemekle cezalandırılacağı vurgulanmaktadır. Ayrıca, babanın veya annenin ölmesi halinde, geride kalan ebeveyne çocukların bakmak zorunda oldukları belirtilmektedir. Tabletin sonunda, bu kurallara uyulduğu takdirde, ebeveynlerin ölümü sonrası, mirası kardeşlerin eşit olarak paylaşacakları kaydedilmektedir.

Son olarak yerli halkın miras anlayışı hakkında bilgi veren bir diğer metin bir evlilik sözleşmesidir (İstanbul Arkeoloji Müzesi-Env. No: 12485). Eşlerin eşit haklara sahip olduğunu gösteren belgenin sonunda, ebeveynlerin ölümü sonrası evi, ailenin çocukları olan biri kız diğeri erkek iki kardeşin alacakları kayıtlıdır. Bu evlilik sözleşmesinde, kadının eşiyle aynı şartlarda evliliği yürüteceği, zenginliği ve fakirliği paylaşacakları, boşanma durumunda, karı kocanın evi eşit olarak bölüşecekleri belirtilmektedir. Zaparašna ve Kulzia’nın ölümünden sonra evi çocukları Hištahšušar ve Peruwa’nın paylaşacağı anlaşılmaktadır.

Kt. o/k 196 c - Agua’ya ait olan vasiyetnamenin arka yüzü

Sonuç olarak, Asur Ticaret Kolonileri Çağında Anadolu’daki Asurluların miras anlayışını, bütün detaylarıyla ortaya koymak şimdilik güçtür. Ancak, çift eşlilik, evlatlık alma, ayrıcalıklı varis belirleme gibi nedenlerden, mirasını gelenek hukukunun dışında paylaştırmak isteyenlerin vasiyetname düzenledikleri görülmektedir. Bayan eşler genellikle bir ev ve bir miktar gümüşü miras olarak almaktadırlar. Asurlu babaların miraslarını paylaştırırken, eşinin ve rahibe sınıfından olan kızlarının haklarını özellikle kayıt altına aldıkları dikkat çekmektedir. Hatta erkek kardeşlere, rahibe kız kardeşlerine yıllık kumaş, bakır ve kurban eti, gibi ayni bir takım yardımları yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Tüccarların mirasa ilişkin belgelerinde, rahibe sınıfından olmayan kızların miras hakları konusunda neredeyse herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Muhtemelen, evlilik yoluyla başka ailelere gidecek olan bu kızlar, baba evinden çeyiz aldıkları için, mirasını almış kabul ediliyorlardı.

Vasiyet belgelerinde dikkati çeken bir diğer konu da, erkek çocuklar arasından birine genellikle ayrıcalık sağlandığıdır. Bu kimse, çoğunlukla mirasın en önemli parçası olan ev ve anneden gelecek diğer kıymetlerin de varisi olarak belirtilmektedir. Yerlilerden kalma belgelerde ise, miras paylaşımının kız erkek ayrımı yapılmadan ve hiçbir varise ayrıcalık tanınmadan gerçekleştiği dikkati çekmektedir. Dönemin miras anlayışının hem Asurlular hem de yerli halk açısından daha detaylı olarak aydınlığa kavuşturulabilmesi, elbette yeni belgelerin ele geçmesiyle mümkün olacaktır.

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız