Hattiler

Akkad imparatoru Naramsin’in, Anadolu’yu “Hatti Ülkesi” ve Anadolu halkını da “Hatti insanları” olarak ifade etmesiyle Anadolu tarih sahnesine ilk kez çıkmış oldu. Bundan böyle Anadolu MÖ 2. binin sonu kadar “Hatti ülkesi” olarak anılacaktı. Hitit kralları dahi kendilerini “Hatti Ülkesi kralı” olarak tanımlamışlardı.

Alaca Höyük’te Eski Tunç Çağı beyinin ölü gömme merasiminin canlandırılması Reo-Tek Elektronik Yazılım Tasarım tarafından Çorum Arkeoloji Müzesi’ne hazırlanmıştır. Görseller Çorum Arkeoloji Müzesi’nin izni ile yayınlanmıştır.

 Ön Asya’ya, Orta Asya’dan gerçekleşen ilk büyük göçten yaklaşık iki bin yıl sonra bu kez, güneyden kuzeye doğru büyük bir göç tarihte yerini almıştı. Bu ikinci büyük göçle bölgeye gelen insanlar, günümüzdeki Arapların ve Yahudilerin ataları olan Akkadlardı.  MÖ 3. binin son çeyreğine doğru yani İsa’nın doğumundan yaklaşık 2 bin 350 yıl önce, Afrika’nın kuzeyinden Sudan ve Etiyopya’dan bir grup Sami kavmi insanları, kuzeye doğru ilerleyerek Mezopotamya’ya girdiler. Bu girişleri ile kendi ırklarından olmayan, Asya kökenli insanların yarattıkları kültürü yerle bir ederek, ortadan kaldırdılar. Akkadlar MÖ 2350 yılları civarında Ön Asya’ya geldikleri zaman, iki nehir arası ülkesi Mezopotamya’da Sümerler, şehir beylikleri halinde bir başka deyişle, derebeylik sistemi gibi yaşantılarını sürdürüyorlardı.

Alaca Höyük kral mezarlarından B mezarında ele geçmiştir. Boynuz biçiminde kursun üzerinde tomurcuklar vardır. Kursun içinde ortada bir geyik iki yanda farklı istikamette boğalar yer almaktadır. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Yaşadıkları çağın en yüksek kültürüne sahip olan Sümerler yarattıkları bu yüksek kültüre rağmen, bir bayrak altında birleşip, bir devlet kuramamışlardı. Sümerlerin en büyük keşifleri yazıyı bulmalarıydı. Bu yazı, ilk kullanılışında resimsel (piktografik) yazıydı. İsa’nın doğumundan 3 bin 200 yıl kadar önce kullanılmaya başlanan bu resimsel yazı, dört yüz yıl kadar sonra çivi yazısı halini almıştı. Buna karşın, Sümer kültürü zirvesindeyken Mezopotamya’ya gelen Akkadlar, Sümerlerin aksine, daha çağdaşlaşma ve yenilikler yaratma yerine, son derece savaşçı, yıkıcı ve yok edici tavır takındılar. Hemen hemen Sümer şehirlerinin tamamını yok ettiler, yağmaladılar ve Sümer yüksek kültürüne son verdiler. Ancak, Sümerler bize çok sayıda kültür varlıkları bırakmalarına karşın Akkadlar, savaşmak, yakıp yıkmakla, yağmalamakla fazlaca uğraştıklarından olacak ki, elimizde az sayıda Akkad eseri vardır.  Bu nedenledir ki, Akkadların Sümerleri ortadan kaldırdıktan sonraki süreç, tarihte ya da arkeolojide “Sümero-Akkad” olarak anılır ya da yazılır.  

İlk Akkad kralı Sargon (Şarrukin), öldürdüğü insanların kafataslarından tepe yapmakla öğünürken, bir yandan da kılıcını Akdeniz’de yıkadığını söylüyor ve Akdeniz’de bir adaya gittiğini yazıyordu.  Kimilerine göre bu ada Kıbrıs’tı, ya da bazı bilim insanlarına göre, Girit Adası olduğu ileri sürülmektedir. Akkad Kralı Sargon’dan sonra tahta geçen krallardan en güçlü olanı Naram-sin’dir. Naram-sin, kuzeybatıya yönelerek, Zağros Dağları’na kadar fetihlerini sürdürmüş, buranın yerli kavimi olan Lulubilere karşı kazandığı zaferi ölümsüzleştirerek, Der Bend-i Gavr’da (Gâvur bendi) dünyanın ilk kaya kabartmasını yaptırmıştı. Güneyde Mezopotamya’dan kuzeyde Diyarbakır’da Pir Hüseyin’e, doğuda İran Zağros Dağları’ndan batıda Akdeniz’e kadar olan bölgeyi işgal eden Akkadlar, bir devletten farklı olarak, imparatorluk ölçülerinde topraklara sahip oldular.

Alaca Höyük krali mezarlarından K mezarında ele geçen atın kabzalı hançer. Demirden yapılmış kabza kısmı altında olan bu hançer törensel bir silahtır. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Ancak Akkadlar, bu yırtıcı ve yok edici tutumlarına karşın, o güne kadar bilinmeyen bir olguyu da gerçekleştirdiler.  Bu olgu, “devlet” anlayışıydı.  İlk Akkad kralı olarak bilinen Sargon (Şarrukin), dünyanın ilk başkenti yada ilk devlet merkezi olan “Agade”yi kurdu. Agade, tahminlere göre Bağdat’ın kuzeyindeydi. Ünlü İngiliz arkeoloğu Sir Max Mallowan, araştırmalarının en önemli sürecini, yoğun olarak Agade’yi bulmaya harcadı. Ancak, bulamadı.  Antik Dönem saraylarındaki cinayetlerle ilgili romanların ünlü yazarı Agatha Christie, kendisinden 16 yaş küçük olan Sir Max Mallowan ile evlenmişti ve bu evlilikle beraber Agade takma adını alarak kitaplarını bu yeni ünvanıyla yazmaya başlamıştı.  

Akkadların Sümer şehir beyliklerini ortadan kaldırdıkları zaman Anadolu’da da, tıpkı Sumerlerde olduğu gibi şehir beylikleri sistemi hâkimdi. Alaca Höyük, Alişar, Ahlatlıbel, Eskiyapar,  Hattuşaş, Horoztepe, Mahmatlar, Kaniş, Pruşhanda bunlardan bazılarıydı. Akkad çivi yazılı belgelerinden öğrenildiğine göre, bu Eski Tunç Çağı şehirlerinin beyleri ile Mezopotamya arasında sıkı bir ticaret gelişmişti. Bu bağlamda 200, 250, 300 hatta 350 merkepten oluşan kervanlar, bu ticaretin yükünü taşıyarak, Mezopotamya ile Anadolu arasında gidip geliyorlardı. Anadolu’daki şehir beyleri, kervanların kendi bölgelerinden geçişlerinde, kervanın güvenliğini sağlıyorlardı.  Bu güvenlik temini karşısında ise beyler, kervanlardan istedikleri eşyaları haraç olarak alıyorlardı. Doğal olarak bundan rahatsız olan kervan ya da mal sahipleri, kervanları gizli yollardan geçirmeye başlamışlardı. Kervanlar çağın en güzel mamul eşyalarını Me-zopotamya’dan Anadolu’ya getirirken eşyaların güzelliğine kapılan eşkıyalar sık sık kervanları soymaya, yağmalamaya başlamışlardı. Ticaret durma noktasına gelince bu durumdan rahatsız olan yerli şehir beyleri çareyi, Ön Asya’yı bir imparatorluk haline getiren Akkad imparatoruna başvurmakta bulmuşlardı. Akkad imparatoru Naramsin’in yazdığına göre; Pruşhanda Beyi, kendisine haber yollayarak, bölgeyi, günümüzün Güneydoğu Anadolu’sunda türeyen eşkıyalar yüzünden ticaret yapamadıklarından şikâyetle işgal ederek çapulculardan temizlemesini istemişti. Pruşhanda Beyi’nin bu isteğini yazılı mı ya da elçi yollayarak mı yaptığı belli değildir. Akkadlının ifadesine göre bu daveti kabul eden imparator Anadolu’ya girerek bölgeyi eşkıyalardan temizlemiş ve ticaretin yeniden başlanmasını sağlamıştı. İmparator bununla da kalmayarak Anadolu’yu çok beğenmesinden dolayı Pruşhanda’da bir kış geçirmişti. Bu arada Naramsin’in Anadolu’ya girişine karşı çıkan on yedi bey, aralarında koalisyon kurarak Bey Pampa liderliğinde Naramsin’le savaşmışlar ve savaşı kaybetmişlerdi. Naramsin’in, bu olaydan sonra, Anadolu’yu “Hatti Ülkesi” ve Anadolu halkını da “Hatti insanları” olarak ifade etmesiyle Anadolu tarih sahnesine ilk kez çıkmış oldu. Bundan böyle Anadolu MÖ 2. binin sonu kadar  “Hatti ülkesi” olarak anılacaktı. Hitit kralları dahi kendilerini “Hatti Ülkesi kralı” olarak tanımlamışlardı.

Alaca Höyük krali mezarlarından H mezarında ele geçen altın ikiz idol. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu’da Hatti Dönemi yaşanırken, Mezopotamya’da Arkaik Sümer, Akkad ve Yeni Sümer dönemlerinde çivi yazısı yaygın olduğu halde, bu kültürlerle çağdaş Anadolu’da yazı henüz kullanılmamış ya da bulunamamıştı. Ancak ticaret söz konusu olduğu halde bu döneme ait hiçbir yazılı belgenin ele geçmemesi de düşündürücüdür. Orta Anadolu’da sistemli kazılar ilerleyip, çivi yazılı belgelerin sayısı arttıkça MÖ 3. ve 2. bin Anadolu’sunun etnik yapısı hakkındaki bilgiler de çoğalmış oldu. Bu bağlamda, özellikle Kültepe’de ele geçen tabletlerin yorumundan, Hatti halkının dilinin Asyanik, yani bitişken dillerden olduğu anlaşıldı. Bu da gösterdi ki, Anadolu’nun adı bilinen en eski budunun dili, (lisanı) Türkçenin de içinde bulunduğu dil grubundan olduğu ve Sümerler, Hurriler, Urartular ve Selçuklar gibi Asya kökenli olduklarının kanıtıydı. Akkad imparatoru Naramsin’in MÖ 3. binin son çeyreğinde Anadolu’ya “Hatti Ülkesi” ve halkına da “Hatti insanları” demesinden, Anadolu’nun Eski Tunç Çağının 2. ve 3. safhalarının Hatti Dönemi olduğu açıktır. Bu da Alaca Höyük, Eskiyapar, Horoztepe, Mahmatlar vb. çağdaş buluntuların Hatti Dönemine ait olduğunun göstergesidir. Sosyo-kültürel yapıları bakımından Alişar - Kültepe, Alaca Höyük-Horoztepe, Karaoğlan - Dündartepe, Mahmatlar, Resuloğlu birbirine çok benzeyen küçük birer beylik ya da beyliğin merkezi olmalıydı. Bu merkezler mimari açıdan Alişar’da kalenin, Eski Tunç Çağı yerleşimlerindeki Hatti Dönemi eserlerinin buluntu durumları dikkate alınırsa, Alaca Höyük önemli bir konuma sahiptir.  

Arsenikli bakırdan yapılma dinsel veya törensel çift boğa heykelciği Metropolitan Museum of Art, New York

1835 yılından bu yana bilim âlemince bilinen Alaca Höyük’te, 1935 yılında Atatürk’ün kişisel parasıyla başlayan, daha sonra Türk Tarih Kurumunun katkılarıyla devam eden sistemli kazılarda, Hatti bey ve beyçelerine ait 13 krali mezar bulundu. Bu 13 mezarda gün ışığına çıkartılan çeşitli madeni eserler, heykeltıraşlık buluntuları ve diğer buluntular bize, Hatti Döneminin görkemini yansıtmanın yanı sıra ait oldukları çağın teknik ve sanatsal açıdan eriştiği yüksek seviyeyi de göstermiş oldu.  1935 – 1940 yılları arasında Alaca Höyük’te 13 krali mezar bulunmuştur. Hatti yerleşiminin ortasında bir alan, intramural mezarlık alanı olarak seçilmiştir. Bunlar, bey ve beyçelerin zengin ölü hediyeleri ile donatılmış mezarlardır. Ölü hediyelerinin çoğunluğunu altın, gümüş, elektron ve tunçtan yapılmıştır. Höyüğün doğusuna yakın bir alanda ve yerleşim yerinin ortalarına gelen bir alana konuşlandırılan bu gömülerin bazıları beylere, bazıları da beyçelere aittir. Mezarların içerisine bırakılan ölü hediyelerini 13 grupta sıralamak mümkündür. Bu 13 grup arasında en göze çarpanlar güneş kursları, anatomik açıdan kusursuz boğa ve geyik heykelleri, insan heykelcikleri ve altın, gümüş, yarı kıymetli taşlardan yapılmış süs eşyaları yanında yine, altın ve gümüşten kap kacaklardır. Takıların ve bazı kapların yarı kıymetli taşlarla da takviye edilmeleri, görüntü açısından mükemmelleşmelerini sağlamıştır.  Silahlar azınlıkta olup Sümer mezarlarında bulunduğu gibi törensel niteliktedirler. Mezarların 13 tanesi de dikdörtgen şeklindedir. Bütün mezarlar küçük ve büyük boyutlu Eski Tunç Çağı odalarına benzer şekilde yapılmıştır. 85 cm yüksekliğindeki duvarları, kuru sistemle, ortalama büyüklüğündeki taşlarla örülmüştür. Mezarların üzerleri, gömü merasimi sona erdikten ve ölü hediyeleri mezar içine serpiştirildikten sonra, ağaç hatıllarla kapatılmıştır. Bu ağaç hatılların üzerlerine gömü merasimi sırasında ölü yemeğinde yenilen veya kurban edilen büyükbaş hayvanların (sığır, koyun, keçi) baş ve ayak kemikleri konduktan sonra ölü gömme merasimi son bulmuş olmalıdır. Hatti bey ve beyçelerinin mezarlarına bırakılan ölü hediyeleri arasında en ilgi çekici olanlarından bir grubu sözde “Hitit güneş kursları” dır.

Hititlerin Anadolu’ya gelmelerinden yaklaşık 350-400 sene öncesine, Hatti Çağına ait bu kurslar, günümüzde hala yanlış bir belirleme sonucu “Hitit güneş kursları” olarak bilinmekte ya da anılmaktadır. Bu Hatti güneş kurslarını iki gruba ayırmak doğru olacaktır. Bunlar; sallandığı zaman ses verenler (sistrumlar) ve ses vermeyenlerdir. Ses verenlerin üzerlerinde, kurslara bağlanmış halkalar vardır. Bunlar, Osmanlı Mehter Takımının âlemleri gibi, merasim sırasında sallandıkça ses veren bir tür müzik aletidir. Ses vermeyenlerin bir kısmı güneşi, bazıları da Alaca Höyük’ün baş tanrıçasının sembolü olan geyik ve onun iki yanında yer almış ama tanrıçanın simgesinden daha küçük betimlenmiş aslan ya da boğa heykelcileri ile takviye edilmiş âlemlerdir. Her iki grup da altlarında bulunan “H” harfi şeklindeki çıkıntılara takılmış sopalara bağlanarak törende kullanılmışlardı. Bunlardan sonra, yine âlem olarak kullanılan geyik ve hayvan heykelcikleri vardır.  Bunlar ya boğa ya da geyik heykelleridir. Bazıları yine altlarında bulunan “H” şeklinde çıkıntıya bağlanan sopa vasıtasıyla, bazıları da bir tabla üzerine bağlanıp yine sopayla taşınır şeklinde kullanılmış olmalıdır. Alaca Höyük’te mezarlarda ele geçen kurslar ve standartların nasıl taşındığı konusunda elde arkeolojik bir belge yoktur. Ancak Kültepe’de 1949 yılında yapılan Karum kazısında Adad-sululi isimli tüccarın arşivindeki bir zarf üzerinde bulunan “Eski Assur üslubu” olarak tanımlanan silindir mühür baskısı bize bilgi verebilir niteliktedir. Bu mühür üzerinde bulunan bir tasvire “üst tarafında boğa, altında direğin sağ ve solunda hamle vaziyetindeki boğa adamlar…” olarak ifade ettiği sahnedeki betimlemede görülür. Burada bir direk üstünde yer alan tabladaki boğa, Alaca Höyük standartlarının tam benzeridir. Bu tasvirde bulunan direk üzerinde yer alan boğa betimlemesi, Alaca Höyük mezarında (MA) ele geçen geyik heykelciği ile aynı üsluptadır. Bu da bize bu standartların hem nasıl kullanıldığına ilişkin en güzel örneği vermekte hem de Hatti geleneğinin Assur Ticaret Kolonileri Döneminde devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca Peruwa Arşivinde bulunan “Eski Suriye Üslubunda” iki mühür baskısındaki tabla üzerinde duran boğa betimlemelerinde, tablanın altında direk ya da sopa olmamasına rağmen aynı görüntüyü verdiği düşünülebilir. Tüm geyik heykelleri, aslan aplikleri ve boğalarda olduğu gibi erkektir. Horoztepe boğası, Merzifon Oymaağaç’ta bulunmuş çift boğalı ve çarklı âlem ve Anadolu kökenli olup günümüzde Tel Aviv Müzesinde korunan boğa heykelciğinde de erkeklik organı görülebilir şekilde vurgulanmıştır.

Alaca Höyük krali mezarlarından ele geçen güneş kursları Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bezemeleri elektrondan yapılmış olan geyik heykelinin üzerindeki şekilleri, Hitit hiyeroglifinin başlangıcı olarak düşünen bilim insanları da vardır. İnsan heykelcikleri, hayvan heykelciklerine oranla daha küçük ölçülerde yapılmıştır. Bunların tamamı da dişidir. Horoztepe’de bulunan çocuğunu emziren tunç kadın heykelciği, Alaca Höyük’teki tunç heykelcikler birbirlerini tamamlar durumdadır. Ayrıca, Hasanoğlan heykelciğinin yanında Alaca Höyük’teki altın betimlemeli gümüş heykelciğin tam benzeri, aynı ustanın elinden çıkmışçasına Boston Institut of Fine Arts Müzesindedir. Boğa ve geyik heykellerinin tamamının alınlarında yer alan üçgen, insan heykelciklerinin cinsel organlarının üstüne yapılmıştır. Ancak, Hatti ustalarının hayvan heykelleri yapımındaki anatomik başarısı, kadın heykelcikleri için söylenemez. Alaca Höyük’te altın idollerin (mini putların, şematize heykelciklerin) Hatti şehirlerinde çok sayıda ele geçen toprak idollerin zenginliği de dikkat çekicidir. Alaca Höyük’teki çift altın idolün sayısı 20 olup, bir tahta kutunun kenarlarını betimlemesidir. Ayrıca, özellikle Kültepe’de ele geçirilen kurs biçimli alabaster (su mermeri)  idoller de dönemin sosyo-kültürel yapısının yanı sıra dini inançlarını da yansıtırlar. Ayrıca, anne karnındaki ikiz bebekli betimlemeli kurs biçimli idolden de anlaşılacağı üzere, Hattilerde ikiz bebek doğumunun da varlığı anlaşılmaktadır. Mezarlardaki süslü eşyalarından Hattili prenslerin ne kadar ince zevkli olduklarının göstergesidir. Akik takviyeli ve diğer saç iğneleri, doğal kristalli altın tanecikli karışımlı kolyeler, Eskiyapar ve Resuloğlu süs eşyalarıyla birlikte düşünüldüğünde, Hatti prenseslerinin güzelliklerini de yansıttığı aşikârdır.

Hatti mezarlarında bulunan altın gamalı haçların neyin sembolü olduğu henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, süs amaçlı olmaları, ihtimal dâhilindedir. Hatti bey ve beyçelerin mezarlarında gün ışığına çıkartılan altın ve gümüş testicikler, kadehler, fincanlar ve diğer kap kacak örnekleri Hattilerin ne denli zevk sahibi olduklarının göstergesidir. Hattilerle çağdaş olan Sumerlerin arpadan yapılan bir içkileri olduğu bilinmektedir. Alaca Höyük krali mezarlarında ele geçen bu altın ve gümüş kap-kacağın içki amaçlı mezarlara sembolik olarak bırakıldığı bellidir. MÖ 3. binin ikinci yarısında, Hatti Ülkesi’nde üzümün ve arpanın ne denli bol yetiştirildiği bellidir.  Konu bu açıdan ele alındığında, bu altın ve gümüş kap kacağın, mezarlara bira ya da şarap kapları olarak bırakılması mümkündür.  Frig kralı Midas’ın (?) tümülüsünde bulunan bira, şarap ve bal karışımı içkinin mezara bırakılmasının, bir eski Anadolu geleneği olması, Alaca Höyük’te ele geçen Hatti Çağına ait küpten de anlaşılmaktadır. Hatti beylerinin mezarlarında bulunan silahlar, sembolik olmalıdır. Artık Anadolu kökenli oldukları anlaşılan “Kıbrıs tipi hançereler” ve tunç kılıçlar da savaşçılığı simgelemesinden çok, semboliktirler. Altın kabzalı demir hançer, dünyadaki ilk örneklerinden biridir. Eski Tunç Çağına ait bir prensin mezarında bulunduğu düşünüldüğünde, Hattilerin Eski Tunç Çağında dahi demiri bildikleri ve işlediklerinin göstergesidir. Ayrıca, Polatlı, Merzifon Oymaağaç ve Alişar’daki kurşun eserler, hala dünyada ilk olma özelliğini korumaktadırlar.  Bütün bunlar, Hattilerin madencilikte ne denli ileri olduklarının ve Anadolu’nun maden yataklarına günümüzden birkaç bin yıl önce ne kadar hâkim olduklarının işaretidir.  Ur kral mezarlarında ele geçen müzik aletlerinin, çağdaşları olan Hatti prens ve prenses mezarlarında bulunmayışı şaşırtıcıdır. Alaca Höyük’te bulunan bir atölyenin çöplüğünde ele geçen kaba seramik parçaları üzerindeki “lir” betimlemesi, Hattilerin müzik aletlerine ne kadar hâkim olduklarını kanıtlar. Bu açıdan günümüze kadar Hattilere ait müzik aletlerinin bulunmayışı, tesadüfi olmalıdır.  Ayrıca, Ur’daki Sumer prens ve prenseslerin mezarlarında bulunan ağaçların (hayat ağacı) benzerleri Hatti bey ve beyçelerinin mezarlarında bulunmamıştır. Ancak, Alaca Höyük Hattili üst düzey kişilerin gömüleri arasında bulunan altın ağaç dalları, burada da ağaçların mevcudiyetinin işareti olmalıdır.

Fotoğraf : Aykan Özener

Hatti Döneminde, Batı Anadolu’ya Troya ya da Hatti damgasını vurmak şimdilik doğru olmaz. Ancak, çağdaşlığı vurgulanabilir. Buna rağmen, Troya hazineleri ile Alaca Höyük ve Güney Mezopotamya’daki Ur krali mezarlarının buluntuları karşılaştırıldığında, Troya hazinesi buluntularının sanatsal açıdan çok zayıf kaldığı açıktır.  Ur ve Alaca Höyük krali mezarların plastik sanat eserleri karşısında, Troya hazinesinde hiçbir sanat eseri bulunamadığı söylenebilir. MÖ 2. binin ilk çeyreği sonlarında, Anadolu’ya gelen Hint-Avrupalı kavimler, ağırlıklı olarak Hatti şehirlerini yerle bir ettiler. Dillerini ve bir çeşit meclis olan “Pankuş” sistemini getirmişlerdir.  Hititler Orta Anadolu’ya ya da Hatti Ülkesine girdiklerinde, Orta Anadolu’da, çok gelişmiş, demir ve kurşun dâhil her türlü madeni işlemeyi bilen, döküm, döğüm ve kaplama tekniklerine hâkimdiler. Hiç şüphe yok ki, Hatti beylerinin şanlarına uygun konakları, şatoları vardı. Ancak, Hititlerin binalarını bu anıtsal yapıların üzerlerine kurdukları da bir gerçektir. Bu açıdan hiçbir Hatti yerleşiminde henüz beylere ait anıtsal yapılar bulunmamıştır. Buna karşın, Hatti yerleşimlerinde ele geçen küçük eserler, pişmiş toprak kap kacak dâhil, Hatti bey ve beyçelerinin mezarlarında gün ışığına çıkartılanlarla eş tutulamayacak derecede basit denebilir. Ancak bunlar arasında madeni kapların taklidi gibi yapılmış olanları da ayrıca dikkate değerdir.

Assur Ticaret Kolonileri Çağı olarak bilinen dönemde Anadolu halkı Hattice dilini kullanıyor ve yazıyordu. MÖ 3. binden 2. bine geçişte, Hatti ülkesinde hiçbir sosyal ya da etnik değişiklik olmadığı bilinmektedir. Bu değişiklik MÖ 1750 yıllarında Hititlerin Hatti Ülkesine girmeleriyle Hatti Ülkesinin bilinen ilk sosyal ve etnik değişikliği gerçekleşmiş oldu. Bu değişikliğe kadar Hatti kültürünün kesintisiz devam ettiği düşünüldüğünde, Assur Ticaret Kolonileri Dönemine de, Hatti demenin yanlış olmayacağı çok açıktır. Hatti Dönemi, MÖ 2. binin ilk çeyreğine bir başka söylemle, Hititlerin, Hatti Ülkesine gelişlerine kadar devam etmiştir.

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız