A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Osman Hamdi Bey ve Osmanlı Arkeolojisinin Başlangıcı » Aktüel Arkeoloji

Osman Hamdi Bey ve Osmanlı Arkeolojisinin Başlangıcı

Osmanlı İmparatorluğu uzun süre boyunca arkeoloji alanında büyük bir cömertlik gösterdi. 17. ve 18. yüzyıllarda İtalya, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere pek çok ülke eski eser arayışında aktif rol oynadı. Eski eser koleksiyonculuğu Fransa’da özel bir öneme sahipti. Öyle ki, eski eser ve el yazması koleksiyonlarını zenginleştirmek isteyen krallar ve kral vekilleri, düzenli olarak Levant (Doğu Akdeniz) bölgesindeki Fransa temsilcileri ile görüşmeler yapıyorlardı.

1883 yılına ait fotoğrafta Osman Hamdi Bey, Nemrut kazısı sırasında ortaya çıkarılan Antiokhos başı ile poz veriyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Fotoğraf Arşivi, 11190.

Aralarında Marki de Nointel (17. yüzyıl), Kont Choiseul-Gouffier (18. yüzyıl), veya Kont Caylus, Louis-Sébastien Fauvel gibi isimlerin de bulunduğu koleksiyoncular, ilk büyük eski eser koleksiyonlarının ortaya çıkışında önemli rol oynadılar. İngiltere ise özellikle, 1732 yılında Londra’da kurulan ünlü İngiliz Dilettanti Cemiyeti’nin faaliyetleri ile zenginleşti. 19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun yürüttüğü bu politika, Parthenon frizlerinin büyük bir kısmına Lord Elgin tarafından el konulmasına, Bassae’da bulunan Apollon Tapınağı’na ait frizlerin Charles Robert Cockerel tarafından British Müzesine götürülmesine, Milo Venüsü’nün Fransa elçisi Marki de Rivière tarafından Louvre Müzesine götürülmesine neden oldu.

Bu kültürel kanamayı durdurmak için hiçbir girişimde bulunmayan Osmanlı sultanları, üstüne üstlük bunu desteklediler. Sultan II. Mahmud, 1838 yılında Assos’ta bulunan tapınağa ait alçak kabartmaların bir kısmını kendi eliyle Fransa’ya teslim etti. Ardından, Menderes Magnesiası’nda bulunan Artemis Tapınağı’na ait frizlerin üçte birinden daha fazlasının, araştırmacı Charles Texier (1802-1871) tarafından Louvre Müzesine götürülmesine izin verdi. British Müzesi koleksiyonu ise, Charles Fellows’un (1799-1860) 1842 yılındaki çalışmalarıyla birlikte, Ksanthos ve Likya Bölgesi’ndeki diğer antik kentlerden gelen eserlerle zenginleşti. 1846 yılında Halikarnas Mozolesinden (Halikarnassos Maussolleium) gelen kalıntıların British Müzesi koleksiyonuna eklenmesinin ardından, 10 yıl sonra, Knidos’taki Demeter Tapınağı kazılarında ele geçen buluntular ile Brankhidler’e ait tapınağın kalıntıları da Midilli Adası İngiliz viskonsülü Charles-Thomas Newton (1816-1894) tarafından İngiltere’ye götürüldü. British Müzesi içerisindeki eski eserler salonlarında karşımıza çıkan bu etkileyici miras, 1860’lı yıllarda, Fransız Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından Rodos Adası’ndaki Camiros antik kentinde yürütülen kazılar, İngiliz John Turtle Wood (1821-1890) tarafından Efes’te yürütülen kazılar ile yine İngiliz Richard Popplewell Pullan (1825-1888) tarafından Priene’de yürütülen kazılarda ele geçen eserlerle zenginleşti. 1870’li yıllarda Alman mühendis Carl Humann’ın Bergama Zeus Altarı’nı keşfetmesi ve ardından, sunağın sistematik kazılarla ortaya çıkarılarak Berlin’e götürülmesi ile birlikte, Alman arkeologlar da Küçük Asya’da gerçekleşmekte olan bilimsel fetih sahnesinde yerlerini aldılar.

Tüm bunlar olup biterken, Osmanlı hükümdarlarının ulusal miraslarına gitgide artan bir ilgiyle sahip çıktıklarını, dönemin reform politikalarından anlıyoruz. Örneğin, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı, Batılı güçlerin ortaya koyduğu, sanat ve kültür alanlarındaki gelişmeleri bütünleştiren bir modeli takip eder. Böylelikle, ilk Osmanlı müzeleri bu düşünceden yola çıkarak, eski eserleri muhafaza etmek, eserleri yabancıların talanına ve cahil yerel halkın tahribatlarına karşı korumak amacıyla kurulur.

İlk arkeoloji müzesi, 1846 yılında, Tophane-i Amire Müşiri Rodosluzâde Ahmet Fethi Paşa tarafından kuruldu. Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda yer alan ve 18. yüzyıl başlarından beri silah deposu olarak kullanılmakta olan Bizans Kilisesi Aya İrini, müze olarak düzenlendi. Böylece avlunun her iki yanında yer alan Eski Silahlar Koleksiyonu (Mecmua-i Asliha-i Atika) ile Eski Eserler Koleksiyonu (Mecmua-i Asar-ı Atika) birleştirilerek Hellenistik ve Bizans dönemlerine ait karma bir koleksiyon oluşturuldu. Bu dönemde müzenin ilk bekçiliğini askerler yaptı ve koleksiyon 20 yılı aşkın bir süre müdürsüz kaldı. 1869 yılının Haziran ayında müzenin ilk müdürü atandı. Avusturya Ordusu’na bağlı eski bir subay ve Galata Sarayı Hümayûn Mektebinde öğretmenlik yapan İngiliz Edward Goold müzenin ilk müdürü olarak atandı. Goold ayrıca müzenin ilk kataloğunun da yazarıydı. Müze müdürlüğüne daha sonra Tony Terenzio, onun ardından da 1872 yılında Bizans araştırmacısı Avusturyalı Anton Philip Dethier (1803-1881) atandı. Bu dönemde henüz halka kapalı olan müzenin bu ilk oluşumu, yıllar içerisinde çok sayıda kazı ve keşif sonucu elde edilen malzeme ile zenginleşti. Aya İrini’deki Eski Eserler Koleksiyonu, 1875 yılında yer yetersizliği nedeniyle Çinili Köşk’e taşındı. Anton Philip Dethier’nin ölümünün ardından, 4 Eylül 1881 yılında Osman Hamdi Bey müze müdürlüğüne atandı.

Osman Hamdi Bey Fransız arkeologlarla birlikte Lagina kazısında. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi

Osman Hamdi, İbrahim Edhem adlı genç bir Osmanlı subayı ile İstanbul’da kumaş tüccarlığı yapan Yağlıkçı Mustafa Bey’in kızı Fatma’nın oğlu olarak dünyaya geldi. 21 Ocak 1841’de evlenen genç çift, Ayasofya’ya yakın konumdaki, ileri gelen ailelerin oturduğu konaklar ile çok daha gösterişsiz evlerin bir arada bulunduğu bir mahallede oturuyordu. Dolayısıyla, 30 Aralık 1842’de doğan Osman, oldukça tipik ailevi ve sosyal bir çevrede yaşadı. Ne genç bir subay olan babası, ne de Osman Hamdi’nin kendisi böylesine olağanüstü bir kaderin onları beklediğini bilmiyordu. Ancak, aldığı iyi eğitim genç İbrahim Edhem’i iş arkadaşları ve çağdaşlarının çoğundan ayırıyordu. Paris’te yaklaşık 8 yıl (1831-1838) geçiren ve burada École des Mines’ten iyi bir dereceyle mezun olan İbrahim Edhem, ülkesine maden mühendisi olarak dönmüştü. 1842’den itibaren sırasıyla, Sarıyer, Gümüşhacıköy, Keban ve Ergani madenlerinde başmühendis olarak görev yapan ve 1856 yılında askeri kariyerini bırakan İbrahim Edhem, vezirlik rütbesi kazanarak kamu görevine başladı, ayrıca Dışişleri Bakanlığında da görev aldı. Bu, 1877 yılında aldığı sadrazamlık mertebesine kadar uzanan bir kariyerin başlangıcıydı.

Osman Hamdi, tıpkı babası gibi Fransa’da eğitim aldı. 27 Mart 1860’ta Paris’e gelen Osman henüz 18 yaşındaydı. Jean-François Barbet’ye ait bir eğitim kurumunda eğitim gören Osman, Paris’teki eğitim hayatına 1869’a kadar devam etti. Fransa’da geçirdiği sürenin ilk aylarında dil konusunda güçlük çekse de, Fransızcayı hızlı bir şekilde öğrenen Osman, 1864 yılının Ocak ayında fakülteye kaydoldu. Yaklaşık olarak bu tarihlerde resimle ilgilenmeye başlayan Osman, oryantalist ve tür resmi konularında dönemin büyük ressamı Gustave Boulanger’nin atölyesinde ders almaya başladı. İlk başlarda sanatçıya modellik yapan Osman, daha sonra kendisi de resim yapmaya başladı. İlk resmi olan Türk Kadını 1866’da Salon’da sergilendi. 1867’de Osman Hamdi’ye ait üç resim Uluslararası Sergi’de yer aldı. Bu sergi Sultan Abdülaziz tarafından da ziyaret edildi. Ertesi yıl Salon’da iki tablosunun daha sergilenmesinin ardından, oğlunun geleceği üzerine kaygılanan babası, Osman Hamdi’yi İstanbul’a çağırdı. Böylece Osman Hamdi, Paris’e gidişinden 8 yıl sonra, 30 Haziran 1868’de İstanbul’a döndü. İbrahim Edhem döner dönmez oğlunu, Irak’a, Mithat Paşa’nın (1822-1884) yanına gönderdi.

1871 yılında İstanbul’a dönen Osman Hamdi’nin farklı alanlarda yaptığı görevler arasında; sarayda yabancı işleri protokol müdür yardımcılığı, Viyana’da düzenlenen Uluslararası Sergide (1873) komiserlik, Dışişleri Bakanlığında yabancı işleri sekreterliği, Altıncı Daire-i Belediye Müdürlüğü ve son olarak 1881’de Müze-i Humayun Müdürlüğü yer alır.

1883 yılına ait fotoğrafta Osman Hamdi Bey, Nemrut kazısı 

Osman Hamdi Fransız kültürünü benimsemişti ancak Irak’taki ilk deneyimleri dışında kendini arkeoloji alanında fazla geliştirememişti. Bu nedenle, Atina’daki Fransız Okuluna bağlı arkeologlardan yardım istedi. Bu arkeologların görevleri arasında teşhis, envanter çalışmaları, objelerin tasnif edilmesi gibi görevler yer alıyordu.

Bu yardım çağrısına yanıt veren ilk Fransız arkeolog Salomon Reinach (1858-1932) oldu. 1882 yılında İstanbul’a gelen Reinach, derhal koleksiyondaki eserlerin kataloğunu yayınladı. Osman Hamdi 10 yıl sonra, Atina’daki Fransız Okuluna bağlı bir başka arkeolog olan André Joubin’i (1868-1944) müzeye davet etti. Joubin, İmparatorluk Müzesinin yeni salonlarının düzenlenmesi, Çinili Köşk salonlarının yeniden düzenlenmesi ve bazı katalogların gözden geçirilmesi görevini aldı. İstanbul’da yalnızca 3 yıl kalan Joubin, 1894’te görevinden ayrıldı. 1904 yılında, Atina Fransız Okulunun eski bir üyesi olan Gustave Mendel (1873-1938) resmi olarak İmparatorluk Müzesine katılarak, burada 5 yıl boyunca görev yaptı.

Osman Hamdi’nin düşüncesine göre, arkeoloji yalnızca batı ülkelerine özgü bir bilim dalı olarak kalmamalıydı. O, yalnızca eski eserlerin muhafaza edildiği bir müzeyle yetinmek istemiyor, bu genç müzeyi zenginleştirecek yeni eserler bulunmasını arzu ediyordu.

Böylece Salomon Reinach tarafından aldığı eğitimin hemen ardından kazılara atılan Osman Hamdi, 1883 yılında, müze yararına Aiolis kazılarını gerçekleştirdi. Kazı, daha önceden Edmond Pottier ve Salomon Reinach ile birlikte Myrina kazılarını yöneten Démosthène Baltazzi başkanlığında yürütüldü. Osman Hamdi aynı yıl içerisinde, Alman arkeologlar Otto Puchstein ve Carl Humann tarafından henüz yeni keşfedilen Nemrut Dağı’nda kazılar yaptı. Doğu Anadolu’nun en etkileyici arkeolojik alanlarından biri olan Nemrut Dağı’nda yürütülen bu ilk kazı sezonu sonucunda yayınlanan rapor, Osmanlılar tarafından yayınlanan ilk kazı raporu olma özelliğini taşır. Osman Hamdi dört yıl sonra, 1887 yılında, bir antik Fenike kenti olan Sidon’da (Sayda) Krallar Nekropolü kazılarını başlattı. Sidon’da yaptığı çalışmaları, 1892 yılında, Théodore Reinach işbirliği ile yayınlandı. Sidon Krallar Nekropolü’nün keşfi, arkeologlar arasında büyük bir yankı uyandırdı ve uluslararası basında geniş yer edindi. Bilimsel yayınlarda yer alan sayısız araştırma, ona atıfta bulundu. Lahitleri müzeye yerleştirmek ve ismine yakışır bir müzeye sahip olmak isteyen Osman Hamdi, Neo-Klasik üslupta yeni bir müze binası yaptırdı. Fransız mimar Alexandre Vallaury (1850-1921) tarafından inşa edilen yeni müze 13 Haziran 1891 tarihinde hizmete açıldı. Diğer yandan, henüz yeni başlamakta olan Osmanlı arkeolojisini koruma altına almak isteyen Osman Hamdi, eski eserler kanununu güçlendirmeye karar verdi.

1834 yılında Yunanistan ve 1835 yılında Mısır tarafından eski eserler ile ilgili alınan tedbirlerden esinlenen Osman Hamdi, 1869 yılı Mart ayında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk eski eserler yönetmeliğini yürürlüğe koydu. Yalnızca yedi maddeden oluşan bu ilk kanun fiilen uygulamaya koyulmadı ve bu düzenlemelerin büyük bir kısmı beş yıl sonra 24 Mart 1874 yönetmeliği ile değişime uğradı. Arkeoloji müzesi müdürü Dr. Anton Philip Dethier’nin girişimiyle gerçekleştirilen ve bir öncekinden çok daha kapsamlı olan bu yeni düzenleme, dört ana başlık altında toplanmış 36 maddeden oluşuyordu:

1 – Eski eserler tüzüğü (Mad. 3-6).

2 – Kazı izinleri ile ilgili esaslar (Mad. 7-24).

3 – Ortaya çıkarılan eserlerin bildirilmesi ve dağılımı (Mad. 25-30).

4 – Eski eserlerin ithalatı, ihracatı, satın alınması ve satışı (Mad. 31-36).

Nizamnamenin temel esası, henüz ortaya çıkarılmamış tüm eski eserlerin devlete ait olduğunu öngörüyordu (Mad. 3). Böylelikle, her kazı Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verilecek resmi bir izne tabi tutulacaktı. Bu izin bir kez verildiğinde, devlet artık denetim hakkını kullanabilirdi. Nizamnameye göre, kazılarda bulunan eserlerin üçte biri çabalarının karşılığı olarak bulan kişiye, üçte biri devlete, üçte biri ise eserlerin bulunduğu arazinin sahibine ait olacaktı.

Asar-ı Atika Nizamnamesi, Osmanlı Arşivi, DVN. MKL.12.5.2.2

Sert biçimde eleştirilen bu hüküm oldukça kötüye kullanılmış, bu dönemde illegal kazılar artmış ve eserler hileli yollarla yurtdışına çıkarılmıştır. Osman Hamdi, Arkeoloji Müzesinin başına gelir gelmez 1874 Nizamnamesinin yerine yeni bir nizamname çıkarmak istemiştir. Osman Hamdi, bu dönemde İmparatorluğun gitgide küçülmekte olan mirasını korumayı arzulamakta ve Osmanlı arkeolojisinin doğuşunu desteklemektedir.

Osman Hamdi tarafından 1884 yılı şubat ayında yürürlüğe konan yeni nizamname, 1874 Nizamnamesi ile aynı sayıda maddeye sahipti. Eski eserler alanında çok daha etkili bir koruma anlayışı getiren yeni nizamname, arkeolojik kazı ve araştırmaların düzenlenmesinde bir dönüm noktası oldu. Devletin eski eserler ve toprak altındaki arkeolojik eserler üzerinde hak sahibi olduğunu öngören esas, 1874 Nizamnamesi ile aynı olmakla birlikte çıkarımları çok daha katıydı. Bundan böyle, devletin mülkiyet kanununa uygun şekilde, tüm eski eserler, özel bir izne sahip olsun veya olmasın, devlete aittir (Mad. 12). Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında bulunan eski eserlerin yurtdışına çıkarılması kesinlikle yasaktır (Mad. 8). Dolayısıyla, kazıyı yapan kişiler ve toprak sahipleri çok katı kurallara tabi tutulacaktır (Mad. 4-5).

Yasal izin olmadan hiçbir kazı yapılamaz, bu izin belirli bir kişiye veya bir bilimsel topluluk adına çıkarılabilir (Mad. 7-9). Bu izin, Milli Eğitim Bakanlığının talebi üzerine Osmanlı hükümeti tarafından yapılan bir ön araştırma (Mad. 15-16) sonrasında, bakanlık konseyinin resmi izni ve İmparatorluk Müzesi Müdürlüğünün verdiği karar (Mad. 10 ve 16) doğrultusunda verilirdi. Kazı izninin belirlenen sınırları doğrultusunda, aynı kişinin, aynı anda birden fazla yerde kazı yapması yasaktı (Mad. 24). Yeni nizamnamede kazı yapılacak arazinin yüzeyine ilişkin kısıtlamalar da getirilmişti. Buna göre kazı yapılacak alan 2 kilometrekarelik bir alanı geçmemeliydi (Mad. 20). Önceki nizamnamede kazıların bir plan doğrultusunda yapılması gerektiği düşünülmüştü. Yeni nizamnamede kazı yapmak isteyen kişilerin, kazının yapılacağı alanın sınırlarını gösteren bir yerleşim planı oluşturması zorunlu kılındı (Mad. 15). Koşullar bir kez yerine getirildiğinde bir teminat isteniyordu. Hükmün gerektirdiği koşulların tamamen yerine getirildiğini gösteren bir tutanak tutulduktan sonra kazıyı yapacak kişiye geri veriliyordu (Mad. 26).

Bu yeni kanun, resmi olarak yayımlanmasının hemen ardından tüm idari makamlarda bomba etkisi yarattı. Fransa elçisi, Marki de Noailles bunu oldukça sert bir şekilde yargılar ve üstü kapalı bir şekilde nizamnamenin yazarını, Osman Hamdi Bey’i hedef gösterir. 12 Mart 1884 tarihinde Fransa Yabancı İşler Müdürlüğüne şu sözleri yazar:

“Bu kanun, Milli Eğitim Bakanlığında görev yapan, Jön Türk üyesi bazı genç memurların etkisi altında yürürlüğe girmiştir. Yurtdışına yaptıkları gezilerin ardından kazılarda bulunan objelerin sahip olabileceği ticari değerler üzerine görüşlerini bildiren bu kişiler, yaptıkları değerlendirmeler doğrultusunda arkeoloji bilimi ve çalışmalarının gerçek değerlerini harcamak eğilimindedirler.”

Tarihçi ve filolog Ernest Renan (1823-1892) da elçi ile tamamen hemfikirdir. 31 Mart 1884 tarihinde Milli Eğitim ve Güzel Sanatlar bakanına yazdığı mektupta bu durumu şöyle anlatır:

“Türk hükümetinin bilimsel alanda ortaya koyduğu bu kanun, çocukça fikirlerden ortaya çıkmış üzücü bir beyandır ve eski eser araştırmaları tarihinde talihsiz bir adım olarak anılacaktır […]. Kanunlaştırılan ve iki ya da üç yıldır uygulanan bu içler acısı kararlar, arkeoloji ve epigrafi alanındaki çalışmalara çok büyük zararlar vermiştir. Bu kanunun çıkmasının ardından, Palmira’da bulunan bir yazıtın fotoğrafını elde edebilmek için çok büyük sıkıntılar çektik. Öyle ki, yazıtın alt kısmında biriken toprağın iki ya da üç kürek darbesiyle temizlenmesi için bir kazı izni gerekiyordu. Sami yazıtları külliyatı adına Yemen’de yapılan bir epigrafik araştırma projesi, yaklaşık iki yıllık süre boyunca Konstantinopolis’e başvurma gerekliliğinden dolayı durdurulmuştu.

Aslına bakılırsa, bu tedbirleri özellikle yıkıcı kılan neden, bunların uygulandığı ülkelerin kapsamıdır. Türkiye’nin talep ettiği haklar şimdi, daha önceden üzerlerinde herhangi bir sembolik gücünün olmadığı bölgelere de yayılmıştır. Ortalama büyüklükte ve arkeolojik bütünlüğe sahip bir ülkede eski eserlerin bir milli müzede toplanması makul görülebilir. Ancak, Küçük Asya, Suriye, Arabistan, Yemen ve daha bir çok ülkeden gelen eserleri karmakarışık bir biçimde sergileyen bir müzeye ne denilebilir? Tüm bu ülkeler üzerinde söz sahibi olduğunu iddia etmek ne akıl almaz bir hükümdarlık.”

Bu yeni yönetmeliğin, izinli kazıların sayısının azalmasına, kaçak kazıların artmasına ve gözetim altındayken bile kolaylıkla çalınabilecek küçük objelerin yurtdışına kaçırılmasına, ayrıca taşınması zor büyük objelerin parçalanarak, ufak parçalar halinde götürülmesine neden olmuş olabileceği düşünülür. Bu tür durumların gerçekleştiğini Renan’ın raporundan görebiliyoruz. Rapora göre, Palmira’da bulunan yazıtlar, daha fazla kar elde etmek amacıyla, kırılarak çok sayıda küçük parçaya ayrılmış ve Türk yetkililer tarafından satılmıştı. Yemen’de bulunan eski eserler de yine benzer bir muameleye maruz kalmıştı.

Bu yeni kanunun ortaya çıkardığı bir diğer sorun ise Osmanlı otoritesini ilgilendiriyordu. Eğer bu kanun İmparatorluğun vilayetlerinin çoğunda biraz daha doğru bir şekilde uygulanabilseydi, uzak bölgelerde neredeyse uygulanamaz hale gelecekti. Örneğin, Yemen’de, sultanın yetkisi tamamen sembolikti ve paşalar, kıyı şeridi haricindeki bölgelerde bir güce sahip değildi.

Bir diğer hassas nokta ise eserleri bulan kişilere verilecek olan tazminattı. Kanunun öngördüğünün aksine, Osmanlı hükümeti eski eserler satın alacak bir pozisyonda değildi. Çoğunlukla, bulan kişilere veya toprak sahiplerine tazminat vermeden eserlere el koyuyordu. Benzer şekilde, el koyulan objelerin İstanbul’a nakli için gerekli ödenek bulunmadığından, bunlar genellikle konaklar, kervansaraylar veya rıhtımlara terk ediliyordu.

Yabancı projeler için büyük bir dezavantaj oluşturan bu yeni nizamname, yalnızca yabancıları kazı izni almaya zorlamakla kalmıyor, aynı zamanda, şimdiye dek İmparatorlukta yürütülen tüm araştırmaların mali desteğini de prensipte sıfıra indiriyordu. Zaman geçtikçe, şartlar arkeolojik projeler için zorlaşıyor ya da bu durum yabancılar için daha zor hale geliyordu.

Osman Hamdi Bey tarafından oluşturulan bu yeni nizamname, prensipte arkeolojik kazı ve araştırmaları kolaylaştırma amacı taşısa da, uygulamada böyle olmadı. Aslına bakılırsa nizamname, büyük güçler arasındaki rekabeti ateşledi. Her biri elde edebilecekleri çıkarın en fazlasını istiyor ve nizamnamenin zorluklarını en aza indirgemeye çalışıyordu. Bu kanunların kışkırtıcısı olarak görülen Osman Hamdi Bey, dolayısıyla iyi davranılması gereken, saygı duyulan bir kişilik haline geliyordu. Osmanlı İmparatorluk Müzesi Müdürü ile en başından imtiyazlı ilişkiler kurmak önemliydi ancak bu zor bir görevdi.

Arkeoloji alanındaki adımlarını kolaylaştırmak isteyen büyük güçler, Eski Eserler Müdürü ile olan dostluklarını sağlama almaya çalışıyorlardı. Örneğin Fransa, bunu başarmak için, Osman Hamdi Bey’i, hem arkeoloji hem resim alanında elde ettiği başarıları nedeniyle pohpohluyordu. Fransa’nın Osman Hamdi Bey ile ilişkilerini güçlendirmek adına kullandığı farklı yöntemler arasında, ona Fransız Enstitüsü yazışma unvanı vermek, makalelerini yayınlamak, ve tablolarını satın almak gibi yöntemler yer alıyordu. Dönemin İstanbul’daki Fransız elçisi olan Montebello Kontu, 18 Haziran 1891’de, Yabancı İşleri Müdürlüğüne Osman Hamdi Bey’in tabloları hakkındaki görüşlerini yazar:

“Onun eserlerinin sanat değeri aslında belki de çok ilgi çekici olmasa da, konuyla oldukça ilgili gözüken Alman ve Amerikalılar, Osman Hamdi’nin kıymetini ve meziyetlerini överek, ona çok pahalıya ödedikleri birkaç tabloyu ısmarlamayı akıl ettiler. Bu durum sanatçının gururunu okşadı ve aynı zamanda, gizli bir biçimde birçok ihtiyacını giderdi.”

Fransız devleti, 18 Mart 1893 tarihinde bakanlık kararıyla, Osman Hamdi’nin bir yıl önce Salon de Champs-Élysées’de sergilenen “Mezarda Türk Kadınları” isimli tablosunu 4000 franklık bir ücret karşılığında satın aldı.

Bu süreç meyvelerini 1892 yılında verdi. Sultan Abdülhamid II, Ernest de Sarzec tarafından Mezopotamya bölgesindeki Tello höyüğünde yürütülen kazılarında bulunan çok sayıda objenin Louvre Müzesine verilmesine onay verdi. Bunlar arasında kral Mesilim’in topuzu, Ur kentinin soyunu gösteren kabartmalar, Akbabalar steline ait çok sayıda parça ve kral Entemena’nın gümüş vazosu bulunuyordu.

Osman Hamdi Bey’e Fransa, Yunanistan ve Almanya tarafından verilen çeşitli şeref belgeleri.

Bir arkeolog, ressam ve yazar olarak Osman Hamdi Bey, Batı’nın üstünlüğüne inanan ve elindeki imkanlarıyla kendini geliştiremeyen Osmanlı İmparatorluğunu dönüştürebilmek için ondan ilham alınması, ve hatta kendini onunla özdeşleştirmesi gerektiğini düşünen bir elit Osmanlı tabakasından geliyordu. Bir yandan reformcu sultanların politikalarını takip ederken, antik çağın görkemli eserleri ile ülkesinin kültürel yenilenmesi arasındaki bağlantıyı kurma konusunda endişeliydi. Dolayısıyla, tüm büyük kazıların farklı batılı güçlere teslim edildiği bir dönemde, eski eserlerin yurtdışına götürülmesini engelleyebilmek adına radikal tedbirler aldı. Onun bu eylemi, Osmanlı topraklarının büyük güçler tarafından tehdit edildiği bu dönemde, İmparatorluğun arkeolojik mirasının korunması konusunda bir bilincin ortaya çıktığının göstergesidir. Ancak, kültürel miras politikası çelişkilidir çünkü Osmanlı anıtlarının korunması ve İslam eserlerinin ya da azınlıkların kült objelerinin yurt dışına çıkarılmaması gibi konularda hiçbir önlem almamıştır. Osman Hamdi Bey’in politikası, bu dönemde, Paris, Londra, Berlin gibi Avrupa kentlerindeki müzelerin ilk İslam Sanatı koleksiyonlarını oluşturması gibi önemli sonuçlar doğurmuştur.

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Kaygılı Bir Bekleyiş

Kovid-19 Salgını ve Arkeolojik Saha

Arkeolojiye meraklı halkın ve kamuoyunun pek az farkında olduğu, a...

Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tü...

Hitit İmparatorluğu’nda Luvice

Hitit Kanunlarında pek çok kez bahsi geçen luwili kelimesi, Hattuşa hükümetine bağlı bölg...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız