Bir Duygu ve Tavırlar Tarihçesi

Şüphesiz ki dünyamız bugün enteresan bir zamandan geçiyor. Koronavirüs salgını hayatlarımızı derinden etkilemeye devam ederken insanlık tarihini şekillendiren geçmiş salgınlara olan ilgi de giderek artıyor. Geçmiş tecrübelerimizin bugünkü yaklaşımlarımızı nasıl besleyebileceği hususunda gün geçtikçe yeni sorular soruluyor.

Bugünden bağımsız bir şekilde okuyamayacağımız tarih ise aslında bu sebeplerle yeniden yazılıyor. Son yıllarda özellikle Nükhet Varlık gibi tarihçilerin çalışmalarıyla büyük dönüşümler yaşamış olan “Osmanlı tarih yazımında bulaşıcı hastalıklar” sahası da bu yoğun ilginin doğal odak noktalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. İşte bu gelişmelerin ışığında, bu yazı da Osmanlı tarihçiliğinin ilginç kaynaklarından birini, on yedinci yüzyılın ikinci yarısına ait bir günlüğü okuyucusunun gündemine taşımayı amaçlıyor.

Seyyid Hasan Nûrî Efendi (ö. 1688) isimli bir Halvetî-Sünbülî şeyhi tarafından 1661-1665 yılları arasında tutulmuş olan ve bugünSohbetnâme ismiyle bilinen bu günlük, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde iki cilt halinde mevcut bulunmaktadır. Modern günlük anlayışımızla ele almanın pek de doğru olmayacağı bu yazma eser, yazarının gündelik hayatına, sosyal çevresine ve genel olarak İstanbul’un o zamanki şehirli topluluklarının yaşayışlarına dair önemli veriler sunar. Aslında Osmanlı tarihçiliği de günlüğü zaten otuz beş yılı aşkın bir süredir tanımaktadır. Fakat 2015 sonrasında yeniden bir ilgi odağı haline gelen eser üzerine son yıllarda beş adet yüksek lisans tezi yazılmıştır. Metnin teknik anlamdaki eşsizliği ve tematik zenginliği düşünüldüğünde bu ilginin nispeten geç bile kaldığı söylenebilir. Seyyid Hasan Nûrî Efendi’nin Notları ve 1661 İstanbul Vebası Günlüğün tarihsel bir kaynak olarak zenginliğinin en güçlü sebeplerinden biri de veba hakkında verdiği bilgilerden ileri gelmektedir. Çünkü Hasan Efendi’nin günlüğünü tutmaya başladığı (ya da elimizdeki ilk notların yazıldığı) 1661 yazı sonunda, İstanbul bir veba salgınıyla mücadele etmektedir.

Bu salgında eşini, iki oğlunu ve yeğenini kaybeden yazar, bu felaket dönemini bazen yaşananları detayıyla tasvir ederek ama çoğunlukla ölen ve hastalananları not ederek günlük notlarına kaydetmiştir. Hatta bu sebepten dolayı günlüğün yazarın sevdiklerini anmak için başlattığı bir anma/ hatırlama girişimi olabileceği bile tartışılmıştır. (Kafadar, 1989, 143) Elimizde günlüğün yazılış amacının bu olup olmadığını kanıtlayacak kadar somut veri olmasa da kesin olan şey şudur: Eser, Hasan Efendi’nin kendisinin, ailesinin ve dostlarının vebaya ve onun doğal sonuçlarına dair tepkilerini kestirebilmemiz için dolaylı ve doğrudan ipuçları sunar. Nispeten sıradan olarak kabul edilebilecek böyle kitlelerin duygusal tepkilerini ve hastalığa karşı yaklaşımlarını küçük ölçeklerde anlamımıza imkân verecek kaynakların azlığı da hesaba katılırsa,

Hasan Efendi’nin notlarının hem duygu ve tavırlar tarihçiliğinde (history of emotions and attitudes) hem de bulaşıcı hastalıklar tarihçiliğinde önemli bir yeri olduğu söylenebilir. Günlüğün bize neler anlattığına geçmeden 1661 veba salgını hakkındaki malumatımızı, çok kısıtlı olmasına rağmen, aktarmak faydalı olacaktır. Hasan Efendi’nin naklettiği hastalanma (mat’ûn/ mat’ûne olma) haberlerine bakarak bir fikir edinme şansımız olsa da bu salgının etkilerine dair sayılarla yorum yapabilmek mümkün durmamaktadır. Çağdaş bir kronik yazarı olan Gılmanî, Hasan Efendi dışında bu salgından bahseden bilinen tek kaynaktır. (Oral, 2000, 81) Tek bir cümleyle sınırlı olsa da Gılmanî’nin anlatısı içerdiği iddia sebebiyle ilgi çekicidir. Ona göre bu salgın “geçen yılın” büyük yangını (1660 Büyük İstanbul Yangını) sebebiyle meydana gelmiştir. Bu noktada Gılmanî’yi doğrulamak için daha detaylı bir ampirik çalışmaya veya hiç değilse bir takım dolaylı kanıtlara ihtiyaç olduğu elbette ki açıktır.

Bunlar dışında hiçbir somut veriye sahip olmasak da 1661 vebası ve İstanbullular üzerindeki etkilerine dair bazı yorumlar getirebilmek olasıdır. Gerek önceki yüzyıllardaki gerekse de on yedinci yüzyıldaki salgınların sıklığı düşünüldüğünde, bu salgının şehirli halk için çok da sıra dışı bir durum olmadığı düşünülebilir. Bu durum Varlık’ın naturalization konseptiyle de izah edilebilir:  Varlık’a göre 1300-1600 yılları arasında veba, doğaüstü bir fenomen olmaktan çıkıp doğanın içinden ve şehre ait bir fenomen olarak anlaşılmaya başlamıştır. (Varlık, 2015, 208) Dolayısıyla, on yedinci yüzyıl İstanbullularının da böyle bir tutum içinde olduklarını farz etmek yanlış olmayacaktır. Bu doğrultuda, Hasan Efendi’nin hastalığa tutulma, ölüm, cenaze gibi haberleri naklettiği yerlerdeki tutumlara (gerek bireysel gerek kolektif) bakarsak, bu yaklaşımların apokaliptik ve doğaüstü bir mahiyeti olmadığı yorumunu yapabiliriz. Aralıksız kalkan cenazeler, mahrumiyet hissi ve geride kalanların hayatından endişe gibi dehşet verici hisler, günlükteki veba anlatılarıyla iç içe geçmiş bir haldedir. Fakat tüm bunların kitlelerce ilahi bir ceza/işaret olarak yorumlanmadığı rahatlıkla söylenebilir. Veba belli ki Hasan Efendi ve çağdaş İstanbullular için dönem dönem ortaya çıkan bu dünyaya ait bir olguydu.

Eşini Kaybetmek: Gülbevî Hatun’un Hastalanması ve Ölümü Günlüğün ilk notu 1661 yılının bir Ağustos gününe isabet eder. (Bu kısmın tamamı için bakınız: Sohbetnâme I, 4b-6a; Can “Seyyid Hasan”, 14-15) Hasan Efendi, ev halkının bir kısmıyla birlikte oğlu Hüseyin’in mezarını ziyaret eder. İçten ve sesli dualar ederler ve sesli dualara yoldan geçenler de eşlik eder. Hüseyin’in ne zaman öldüğüyle ilgili bir çıkarım yapmak çok mümkün değildir. Ama devam eden salgının kurbanlarından biri olması muhtemeldir. Mezar ziyaretini takiben diğerleri İstanbul’a dönerken Hasan Efendi Alibeyköy’ün yolunu tutar. Sıradan olmayan bu surdışı ziyaretleri, Hasan Efendi tarafından dört yıl boyunca birkaç kez tekrarlanır. Bunların genel amacı, orta defterdarın oğlu olduğunu söylediği eniştesi Ali Çelebi’nin çiftliğini ziyaret etmek, burada bir süre kalıp hoş vakit geçirmek ve belki de yeni kimseler tanımaktır. İşte 1661 yılındaki ziyaret de yine bu sebeplerle yapılır.

Hasan Efendi bir haftalık ziyareti boyunca ekâbirden kimselerin çiftlik ve bahçelerini ziyaret eder, lezzetini yazıya geçecek kadar hoşlandığı yemekler yer ve yeni tanıdıklar edinir. Yedinci günde, küçük kız kardeşiyle sohbeti esnasında İstanbul’dan komşusunun oğlu Yusuf’un at sırtında çiftlik kapısından geçtiğini fark eder. Bu beklenmedik ziyaretin pek hayra alamet olmadığı açıktır. Hasan Efendi Yusuf’u gördüğü anki heyecanını “derunum pül-helecan oldu” sözleriyle ifade etmektedir. (Sohbetnâme I, 4b; Can “Seyyid Hasan”, 14) Yusuf bir mektup getirmiştir. 

 

Yazının devamı...

Aktüel Arkeoloji 77. Sayı - Covid-19 İlk Değil

www.arkeolojidukkani.com

 

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Fotoğraf Yarışması

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması başlıyor. Fotoğraf arkeoloji biliminin en sevdiği yol arkadaşıdır. Arkeolojinin kendini anlatamadığı noktada fotoğraf en büyük yardımcıdır. Sadece Fotoğraf Sanatçıları arkeolojiyi sevmez aynı zamanda arkeologlarda iyi birer fotoğrafcıdır. Fotoğraf Yarışması ile uygarlıkları, kentleri ve geçmişi birbirine bağlayan yolların izinde arkeolojinin hikayesini arıyoruz.

SON İÇERİKLER

Erdem Denk

1975 doğumlu Erdem Denk, lisans ve yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Ulusla...

Cities and Urban Life in the Hittite World – a Trail Search

Hittite civilisation doubtless was urban civilisation. In the Late Bronze Age world of the Hittites, cities formed a ground pil...

Kanlıgeçit Yerleşimi ve Trakya’da İlk Tunç Çağı

Kırklareli il merkezinin hemen güneybatısında yer alan Kanlıgeçit, Mehmet Özdoğan’ın bölgede ger&cc...