Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tüccarlarına ait Akatça çivi yazısı evraklardan gelmektedir. Hititçe yazılmış çivi yazısı evraklarda, ‘izah çivisi’ adı verilen özel işaretlerle ayrılan Luvice kelimelerin sayısı, MÖ 16.-15. yüzyıllarda, zamanla artarak ve MÖ 13. Yüzyıla gelindiğinde, pek çok Luvice kelime bu yazılarda yer almıştır.

Yariri Yazıtı, Karkamış, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bir İmparatorluğu Aşan Dil 

Hiyeroglif Luvicesi olarak adlandırılan dil, kardeş dili Hititçeyi de kapsayan Anadolu Dilleri ailesinin bir üyesidir. Hiyeroglif Luvicesi, Orta Anadolu ile daha sonraları Kuzey Suriye’de, MÖ 18. ile 8. yüzyıllar arasında konuşulmaktaydı. Diğer yandan Geç Tunç Çağında Anadolu’nun büyük bölümü ile Kuzey Suriye’ye kadar uzanan Hitit İmparatorluğu’nun ana dili olan Hititçe, MÖ 1200 civarında yok olmuştur. Luvicenin bu dönemde hayatta kalması, Hititçenin ve günümüze kil tabletler üzerine kazınmış haliyle ulaşan çivi yazısının, yalnızca Hattuşa’daki (günümüzde Boğazkale, Hitit İmparatorluğu’nun başkenti) yönetici sınıfın kültür ve ihtiyaçlarıyla kısıtlı kalmış olmasıyla açıklanabilir. Bu insanların Hattuşa’dan, bilinmeyen bir yere göç etmeleri ve Hitit İmparatorluğu’nun çökmesinin ardından, Güney-Orta Anadolu ve Kuzey Suriye bölgelerinde hayatta kalan dil Luvice olmuştur ve bu dil Anadolu’ya özgü hiyeroglif yazı tekniği ile yazılmıştır.

Deşifre:

Anadolu’ya özgü çivi yazısının deşifresi uzun ve hala devam etmekte olan bir süreçtir. Bu süreç 1876’da A.H. Sayce’in, Hama - Suriye’de bulunan dört yazıt ile Orta Anadolu’dan diğer bazı örneklerin Tevrat’ta bahsi geçen ‘Hititler’ adındaki kültüre ait olabileceğini öne sürmesi ile başlamıştır. Bugün 200’ün üzerinde yazıtta, binlerce satır metin bulunmaktadır. Uzun bir süre boyunca bu yazıda kullanılan dilin, Hitit İmparatorluğu’nda konuşulan dil olduğu gerekçesiyle bu yazı ‘Hitit Çiziyazısı’ ve dil ‘Hitit Hiyeroglif Dili’ olarak anılmaktaydı. Bununla birlikte bu varsayım, yalnızca süregelen bir deşifre süreci ve Geç Tunç Çağında Hattuşa’daki dilsel ortamın değerlendirilmesindeki değişimlerle çözülebilecek bir takım dilsel sorunları beraberinde getirdi.

Deşifre yalnızca bir anahtar bulunabildiği ölçüde gelişim gösterebilir, bu da genelde aynı dilde iki farklı yazı biçimiyle yazılmış yazıtlarla sağlanabilir. Hiyeroglif Luvicesinin deşifresinde, Geç Tunç Çağına ait, daire biçimli kil toprak öbekleri üzerinde bulunan mühür baskıların iç kısmında yer alan hiyeroglif yazı ile dış kısmında yer alan çivi yazısı örnekleri, işaretlerin ses değerlerinin oluşturulmasında büyük rol oynamıştır. Akademisyenlerce bilinen bu tip mühür baskıların ilk örneklerinden biri yakın zamanda deşifre edilmiştir. Bunlardan bazıları Boğazköy-Hattuşa’da bulunmuştur ancak 1050’ler ve 1970’lerde Ugarit, Emar ve Suriye’nin diğer arkeolojik alanlarında yapılan kazılarda Geç Tunç Çağı Hitit İmparatorluğu’na ait pek çok mühür baskı ele geçmiştir. Bir başka önemli gelişme ise 1946 yılında Helmuth Bossert ve Halet Çambel’in Osmaniye yakınlarındaki Karatepe’te buldukları, iki dilli ve iki yazı biçimiyle yazılmış Fenikece hiyeroglif yazıtın keşfidir. 1950’lere gelindiğinde Heinrich Otten’in de aralarında bulunduğu bazı akademisyenler hiyeroglif yazısındaki dilin Hititçe değil de, Luvice olabileceğini dile getirmişlerdir.

Urhilina’nın oğlu Uratami Yazıtı, Hama’dan. İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Bu dilin Luvice olduğu, 1973’te Altıntepe’de bulunan Demir Çağına ait, üzerinde hiyeroglif ölçüleri ile yazılmış yazıtlar bulunan küplerin keşfiyle ve bu yazıtların diğer küpler üzerindeki çivi yazısı ölçülerle yazılmış yazıtlara karşılık gelmesiyle kesin olarak anlaşılmış oldu.   Tanımlanabilen işaretler, bu yazı sisteminde en sık kullanılan işaretlerdi. Buna göre yazı sisteminin temelinde yatan dilin ses değerleri tamamen değişti ve bu dilin Hititçe değil de, Luvice olduğu kabul edildi. Buradaki dönüm noktası daha sonra ulaştıkları sonuçları birlikte yayınlayan üç akademisyen, J. David Hawkins, Anna Morpurgo Davies ve Günter Neumann tarafından gerçekleştirildi.

Demir Çağına ait Hiyeroglif Yazıtların tümü 2000 yılında, Hawkins tarafından üç cilt ile Çambel tarafından özellikle Karatepe yazıtlarına ayrılmış bir ek ciltte yayınlandı. Bu çalışmanın yayınlanmasından sonra Hiyeroglif Yazıtlarla çalışmak daha kolay hale geldi.   Bunun nedeni hem yazıtların tamamının bir kitapta toplanması, hem deşifre sürecinin Luvi dilini kavrayışımızda çok çeşitli çıkarımlar sağlaması hem de Orta Anadolu ve Kuzey Suriye tarihi açısından önemli ilerlemeler kaydedilmesi şeklinde açıklanır.

Yazılar ve lehçeler:

Luvicenin aslen nerede konuşulduğu konusunda akademisyenler arasında anlaşmazlıklar vardır. Geleneksel görüş, Luvicenin bir Güney ve Batı Anadolu dili olduğunu, Hititçenin ise bir Orta Anadolu dili olduğunu savunur. Yakın zamanda IlyaYakubovich, Luvicenin anayurdunun Sakarya Nehri bölgesi olduğunu ve aynı zamanda Hattuşa’nın erken dönemlerinde, Orta Hitit bölgesinde konuşulduğunu öne sürdü. Bu teoriye göre batıdaki Luvice konuşan toplumlar daha geç bir olgu olmalıdır. Bu teori hala şiddetli tartışmalara konu olmaktadır.

Yakubovich tarafından öne sürülen ve çoğu akademisyence kabul gören bir husus, hiyeroglif yazı sisteminin hem Hititçe hem Luvice konuşan kişiler tarafından tasarlandığı olmuştur. Bunu tekli hiyeroglif işaretlerine verilen ses değerlerinin bazılarının Luviceden, bazılarının ise Hititçeden elde edilmesinden anlıyoruz. Bu süreç Hattuşa’da gerçekleşmiş olmalıdır. Ancak bu teori ikna edici gözükse de, bir mühür üzerindeki rastgele isim ile bir başka olası istisna dışında Hititçe yazılmış tek bir hiyeroglif yazı dahi bulunmamaktadır. Aslına bakılırsa, şimdiye kadar mühürlerde bulunan isimlerin çoğunluğu Luvicedir.

Tablo 1: Hiyeroglif yazının ses değerleri, Hititçe ya da Luvice kelimelerin ilk hecelerinden türemiştir. I. Yakubovich'in Tablosu, Acta Linguistica Petropolitana 4/1 (2008).

Luvice, bir Hint-Avrupa dilidir (Latince, Grekçe, Sanskritçe ve Alman dilleri gibi) ancak Hititçe gibi Anadolu dilleri ailesine bağlıdır. Anadolu dilleri içerisinde en çok Batı Anadolu'da yer alan Likya bölgesinde konuşulan Likçe ile benzerlik gösterir. Luvice ve Hititçe, İspanyolca ve İtalyanca, Lehçe ve Çekçe ya da Türkçe ve Azerice örneklerinde olduğu gibi birbirlerine benzerler. Buna göre karşılıklı olarak anlaşılabilir ancak, yine de, birbirlerinden apaçık farklı dillerdir.

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, teknik ve profesyonel anlamda soyutlanmış bir biçimde, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tüccarlarına ait Akatça çivi yazısı evraklardan gelmektedir. Yerel topluluk içerisinde, bu dönemde dahi Luvice konuşanların olduğu açıkça bellidir. Hititçe yazılmış çivi yazısı evraklarda, ayrık olarak yazılmış Luvice kelimeler geç 16. yüzyıl, erken 15. yüzyıl civarlarında, çivi yazısına geçişin ilk dönemlerine tarihlendirilen metinlerde yer almaktaydı. Bunların sayısı zamanla artmış ve Hitit çivi yazısının yazıldığı MÖ 13. yüzyılda, pek çok Luvice kelime bu yazılarda yer almıştır. Bunlar her zaman olmamakla birlikte genelde özel olarak kelimenin öncesinde yazılan ve ‘izah çivisi’ adı verilen bir ya da iki çivi yazısı işaretiyle ayrılmıştır. Bu noktalama işaretlerinin işlevi tam olarak bilinmese de, Hititçeden farklı olan ve normalde metin içerisinde yazılan kelimeleri, bir ölçüde ayrıştırmak amacıyla kullanıldıkları bilinmektedir.

İvriz’den Warpalawa Yazıtı. Kabartmada kral ve Fırtına Tanrısı betimlenmiştir.

Hiyeroglif yazısının en erken örnekleri mühür baskılar üzerinde, kimlik ya da mülkiyet belirtmek amacıyla, kişi isimleri veya onlarla bağdaştırılan semboller olarak karşımıza çıkar. Bu sembollerin tam olarak ne zaman yalnızca sembol olmaktan çıkıp, kişinin kendisiyle bağdaştırdığı ‘iyi şans’ veya ‘hayat’ gibi kavramlar haline geldiğini ve biçim kazanarak geleneksel bir yazı sisteminin parçası olup, işaretleri çizen kişinin kendisi dışındakilerin tarafından da okunabilir ve anlaşılabilir bir dil haline geldiğini söylemek zordur. Bu gelişme MÖ 17. yüzyılda zaten oluşum aşamasındaydı ancak hiyeroglif kullanımına dair elde edilen ilk sağlam bulgular MÖ 15. yüzyıla tarihlidir. Hiyeroglif yazılarının uzun metinlerde kullanılması ise MÖ 14. yüzyılı bulur ve bu uzun metinlerin hiyeroglif yazısı ile yazılan kısmında yalnızca Luvice kullanılmıştır. MÖ 14. yüzyıl tarihli uzun hiyeroglif yazılarına, Ortaköy/Sapinuwa’da rastlanmıştır. Ayrıca burada pek çok hiyeroglif yazılı mühür bulunmuştur ve bunların ortaya çıkışı Hattuşa’da bulunan ünlü Südburg yazıtının da daha önceden düşünüldüğü gibi MÖ 13 yerine 14. yüzyıla tarihlendirilmesi konusunda tartışmaya yol açmıştır.

Luvice için kullanılan bu yeni yazı sistemi, büyük olasılıkla, gitgide artan bir Luvice konuşan nüfusa sahip olan ve yönetici sınıf ile devlet adamlarının gitgide daralan bir kesim olarak yalnızca çivi yazısıyla sınırlandırıldığı Hattuşa’nın dilsel gelişiminin kendisini yansıtmaktadır. Bu gelişmedeki önemli bir adım Elizabeth Riekento tarafından öne sürülen Mursili II döneminde (MÖ 1322-1293) Batı Anadolu’dan Hattuşa’ya sürülen kitlesel topluluklar olmuştur. Bu nedenle bu dönemde Hititçe konuşanların aynı zamanda Luvice de konuşabiliyor olmasının da etkisiyle Hitit gramerinde değişikliklerin meydana gelmesi tipik bir durumdur. Örneğin Luvicenin bir lehçesinde, bir fiilin özne veya nesnesinin çoğul halinde isimler arasında fark yoktur: hepsi için aynı ek (-inzi) kullanılır. Özgün Hititçede iki halin (çoğul özne eki –es ile çoğul nesne eki –us) ayrımı yapılmaz ancak MÖ 13. yüzyılda, Luvice’de olduğu gibi, bu iki hal ayrım gözetilmeden kullanılmaya başlanmıştır. Hititçedeki bu tür değişiklikler tamamen Luvice konuşan toplulukların etkisiyle olmuştur. Hititçenin hala yazılı dil olarak kullanıldığı bu dönemde, Luvicenin, Hattuşa’da konuşulan ana dil olduğu düşünülmektedir.

Luvice, Geç Tunç Çağında ayrıca, yalnızca ‘izah kelimeleri’ olarak değil de, konuşma dilindeki Luvice (luwili) ile okunan ayin metinlerinde de çivi yazısı formunda yazılmıştır. Geleneksel olarak, akademisyenler iki Luvi lehçesini çivi yazısı ve hiyeroglif Luvicesindeki yazılışlarına göre birbirinden ayırmışlardır. Bununla birlikte, teorik olarak herhangi bir dilin herhangi bir yazı biçimiyle yazılabileceği açıktır. Örneğin, çivi yazısı, pek çok farklı dilin yazımında kullanılmıştır. Yakın zamanda, IlyaYakubovich’i takip eden bazı akademisyenler Luviceyi farklı lehçelere ayırdılar. Buna göre ‘Kizzuwatna Luvicesi’, Adana ovası civarındaki Kizzuwatna bölgesinde ayin metinlerinde kullanılan lehçe olarak ayrılmıştır ve ‘İmparatorluk Luvicesi’ olarak adlandırılan ve Orta Hitit bölgesi ile Hattuşa’ya özgü olan lehçe hem hiyerogliflerde yer alır, hem de çivi yazısında ‘izah kelimeleri’ olarak ayrılmıştır. Tüm bunlara ait kanıtlar oldukça zayıftır fakat bu teoriye göre ‘Kizzuwatna Luvicesi’ yok olurken, ‘İmparatorluk Luvicesi’ Demir Çağı Hiyeroglif Luvicesi Yazıtlarındaki Luvi lehçesinde devam ettirilmiştir.

Karatepe’den (Osmaniye) Fenikece ve Luvice çift dilli yazıt © Murat Akman

Demir Çağında Luvice

Demir Çağı yazıtları, örneğin Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 1190 civarındaki çöküşünden sonraki örnekler, hiyeroglif yazıtların büyük çoğunluğunu oluştururlar. Bu yazı sistemi Geç-Hititler olarak adlandırılan ve Güney Anadolu ile Kuzey Suriye boyunca yerleşen çok sayıdaki küçük devletlerce kullanılmaktaydı. Hattuşa’daki, Hitit Büyük Krallık döneminin çöküşü ve dilin yok olmasının ardından, daha önce Hitit kontrolündeki bölgelerin muazzam kültürleri hiyeroglif yazıyı kullanmaya devam ettiler. Luvice ise bu bölgelerde yaşayanların Hitit soyundan olup olmaması fark etmeksizin hükümdarlığın gücünü ve elit değerleri ifade etmeye devam etti. Demir Çağı’na gelindiğinde Luvice, gücün dili ve hiyeroglif yazı ise onun en muazzam ifade biçimi haline geldi. Böylece, MÖ 9. yüzyıla gelindiğinde, Hitit olmadığı açıkça belli olan krallıklarda ve Asi Nehri bölgesindeki Hama gibi Aramice konuşulan bölgelerde de hiyeroglif yazı ve Luvice güç ve prestij göstergesi haline geldi.

Hiyeroglif kullanımındaki geçişi gösteren ve Tunç Çağı ile Demir Çağı arasındaki dönemde, MÖ 11. yüzyıl tarihli en erken örnekler, Halep Tapınağı’ndan gelmektedir. Ortadaki tablonun sol kısmında Hititli ‘Halep’in Fırtına Tanrısı’nın yüksek kabartma bir temsili yer almaktadır. Geç Tunç Çağı’na ait bu yüksek kabartmadaki tanrı ayrıca kabartmalardaki hiyerogliflerden teşhis edilmiştir. Bununla birlikte, sağ kısımda ‘Filistin Yurdu’nun Kral Taita’sının bir betimlemesi ile kralın kafa kısmının yanına kazınmış bir yazıt bulunmaktadır. Bu büyük olasılıkla, figürdeki oyma işçiliği ile yazıtın icrası arasındaki stilistik farklar göz önünde bulundurularak, MÖ 11. yüzyılda eklenmiştir. Burada bahsi geçen Filistin ülkesi, güneyde Meharde ve Asi nehri bölgesinde Sheizar’a, kuzeyde ise İskenderun’un 32 km. güneyinde yer alan Arsuz (Rhosus)’a kadar uzanan bir bölgede yazıtlar üretmiştir. Arsuz’da bulunan ve aynı yer ismine sahip olduğu düşünülen ‘Walistin’li kral Şuppiluliuma’ya ait iki büyük stel İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Belkıs Dinçol ve Hasan Peker tarafından, yakın zamanda bir hayli yası tutulan hiyeroglif Luvicesi uzmanı Profesör Ali Dinçol’un tamamlanan çalışması ile uyum içerisinde olarak yayına hazırlanmaktadır. Büyük olasılıkla aynı ülkenin kralı olan bir başka Şuppiluliuma’ya ait büyük bir heykel henüz geçen yıl büyük olasılıkla krallığın başkenti olan Tell Tayinat’ta ortaya çıkarılmıştır.

Hitit İmparatorluğu, Geç Tunç Çağı’nda, modern Suriye ile Türkiye’nin sınırında, Fırat Nehri üzerindeki kuzey Suriye’deki olayları kontrol edebildikleri bir bölge olan Karkamış’ta bir yardımcı krallık kurmuştu. Burada Karkamışlı Hitit krallarının bir boyu, Lidarhöyük’te bulunan ve Hattuşa’daki arşivlerden bilindiği üzere son Hitit valisinin oğlu olan ve Karkamış kralı Kuzi-Teššub’a ait bir mühürde gösterildiği üzere Hitit İmparatorluğunun çöküşünü atlatmıştı. MÖ 10. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar Karkamış ve yakın çevresi yerel kralların hanedanlığı tarafından yönetilmekteydi ve şehir yolları ile kapıları, özellikle hiyeroglif Luvicesi ile yazılmış yazıtların çoğunun bulunduğu Karkamış’ta, kabartma heykeller ve hiyeroglif Luvicesi ile yazılmış yazıtlarla sıralanmıştı. Buradaki kazılar 1911-14 ve daha sonra 1920 yıllarında, British Museum tarafından yürütülmüştü. Ayrıca 2011’den itibaren İtalyan ve Türklerden oluşan bir ekip burada kazılara devam etmektedir. MÖ 8. yüzyılda bir kral naibi olan Yariri, ülkesinin hanedan lordunun tahakküm edemeyecek kadar genç olduğu bir dönemde, Asura, Zura ve Muska şehirlerinin dillerini de kapsayan ve büyük olasılıkla hiyeroglif Luvicesi, Asurcası, Fenikecesi ve Frigcesi ile eşdeğer çeşitli yazı dillerini okuyabildiği konusunda iftihar etmiştir.

Geç Asurlularca Tabal olarak bilinen Kapadokya bölgesi, MÖ 8. yüzyılda kendilerini ‘Büyük Kral’ olarak adlandıran Geç Hitit krallarının dirilmesine sahne olmuştur ve bu terim Hitit İmparatorluğunun çöküşünden sonra Orta Anadolu’da ilk kez kullanılmıştır. Daha geç tarihli yazıtlardan, Nevşehir ile Aksaray arasında, Acıgöl’de bulunan Topada gibi örnekler, bu yazarların belki de artık tamamen Luvice tarafından kontrol altında olmadıkları izlenimini verir. Aynı zamanda arkaik işaret şekilleriyle, sanki mükemmel olarak algılanmış daha erken bir döneme kulak verir gibi yazılmışlardır. Ayrıca yine bu dönem ve bu bölgeden ve içlerinden bir tanesi Kırşehir-Yassıhöyük’te bulunan ve Demir Çağı hiyeroglif metinlerinin en kuzeyde bulunan örneklerinden birini teşkil eden, çok sayıda kurşun levha üzerine yazılmış mektup ve ekonomik belge bulunmuştur.

Maras’tan kral Halparuntiya kapı aslanı, MÖ geç 9. yüzyıl, İstanbul Arkeoloji Müzeleri

MÖ 8. yüzyıl sonlarında, hiyeroglif yazı, muhtemelen Tabal’ın bir Asur ili olarak ilhakıyla bağlantılı tarihsel koşullar altında yok olmuş gibi gözükmektedir ve bunun sonrasında yalnızca kişi ve yer isimleri korunmuştur. Bir başka teori ise üretken akademisyen Ilya Yakubovich tarafından, örneğin Kapadokya isminin ‘Aşağı Yer’ anlamına gelen bir Geç Tunç Çağı isminin Luvice adaptasyonu olarak ortaya konmuştur (Hititçe *kattapida ->Luvice *kattapadda-). Bu isim daha sonra Eski Persçe’ye katpatuka olarak geçmiştir ve buradan Kapadokya kelimesinin gelişimi açıkça anlaşılır. Bu nedenle eğer bu varsayım doğruysa, bu modern yer ismi üzerindeki Luvi etkisi 3500 yıl öncesine uzanır.

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız