Neolitik Dönem ve Göç

-Arkeolojik Veriler Açısından Bir Değerlendirme-

 KAVRAMLARI TANIMLAMAK: ARKEOLOJİK AÇIDAN GÖÇ VE YAYILIM

Göç, bir insan topluluğunun bir bölgeden başka bir bölgeye taşınmasıdır. Tarihi çağların yazılı kaynaklarında göç eden topluluklar ile ilgili ayrıntılı bilgi vardır; özellikle İlk ve Orta Çağ boyunca büyük imparatorlukların çevresindeki bölgelerde, kalabalık toplulukların yer değiştirdiği, Kavimler Göçü örneğinde olduğu gibi Avrupa’nın bir ucundan öbür ucuna kadar gittikleri açık olarak tanımlanmıştır.

Fransız ressam Ferdinand Cormon’a ait 19. yüzyıl tarihli eserde prehistorik bir göçü tasvir ediliyor

Bu bilgi arkeolojik verilerde okunabilmektedir. Eğer yazılı kaynaklar olmasaydı, arkeolojik verilere bakarak bir göç olduğunu anlayabilir miydik? Yazılı kaynakların desteğinin olmadığı durumlarda, özellikle tarihöncesi çağlarda göçü kanıtlamak çok daha güç ve genellikle tartışmalı olarak kalan bir konudur. Bu nedenle bu yazının esas konusu olan Neolitik yaşam biçiminin yayılımı ve göç konusuna girmeden önce göç olgusu ve bunun arkeolojik kanıtları üzerinde kısaca durmakta yarar var. “Yayılımcı” kuramların kültür tarihinde etkin olduğu geçen yüzyılın ortalarına kadar kültürlerin göç ile yayıldığı tartışmasız kabul edilmekteydi. Her ne kadar bu yayılımcı kuramların çıkış noktasını “üstün ırkın” göç ederek kültürünü başka bölgelere aktarması oluşturmuşsa da, farklı görüşlerdeki bilim insanları da kültürlerin yayılımını göç olgusuna bağlamışlardır. Irkçı görüşün temelini oluşturan Alman okulu ile diğer görüşlere sahip bilim insanlarının arasındaki fark, göçe yol açan nedenlerdedir. Kimi kuraklık, deprem gibi doğal çevrenin bozulmasını, kimi sosyal ya da ekonomik olayları ileri sürmüştür. Kuşkusuz “Neolitik” bağlamında ilk akla gelen isim Gordon Childe’dır; esasen Marksist yaklaşım sergileyen Childe, Neolitik kültürün Yakın Doğu’dan Avrupa’ya aktarımını bir kolonizasyon hareketi gibi görmüş; Mezopotamya’dan tahıl, evcil hayvanlar ve çanak çömlekleri ile yola çıkan çiftçilerin Kuzey Suriye kıyılarına geldikten sonra gemilere binerek Anadolu kıyıları boyunca ilerleyip Çanakkale’ye Troas Bölgesi’ne geldiklerini, burada bir koloni kurduktan sonra Avrupa’ya yayıldıklarını ileri sürmüştür. Geçen yüzyılın ortalarından itibaren göçe dayalı yayılımcı kuramlar birden gözden düşmüş, bunun yerini “bağımsız gelişim“ modelleri almıştır; bu süreçte Childe’ın Neolitik kültürün Yakın Doğu’dan Avrupa’ya göç ile aktarıldığı görüşüne de karşı çıkılmış, tarımın Balkanlarda Yakın Doğu - Anadolu’dan bağımsız olarak geliştiği ileri sürülmüştür. Neolitik yaşam biçiminin Avrupa’daki başlangıcının özgün bir yerel gelişimin mi, yoksa göç ile aktarımın mı sonucu olduğu uzun süre tartışıldıktan sonra, artık günümüzde bu tartışmalar geniş ölçüde ortadan kalkmış ve tek bir nedene bağlı kültürel gelişimin yerini çok doğrulu çözümler almıştır. Ancak gene de arkeolojik verilerle kültürel oluşumu ilişkilendirmede ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Göçü yalnızca bir topluluğun bir daha geri dönmemek üzere başka bir bölgeye gitmesi olarak tanımlamak doğru değildir; bu bağlamda günümüzde de halen süren yarı göçebe, mevsimlik göçebe gibi olguların da göz ardı edilmemesi gerekir. Yakın zamanlara kadar Anadolu’da “göçer” ya da “yörük” olarak tanımlanan toplulukların yazlak ve kışlak olarak tanımlanan konumları arasında bir mevsimde 250 kilometre gibi uzun bir mesafeyi aştıkları da unutulmamalıdır. Etnografik çalışmalarla oldukça ayrıntılı olarak tanımlanan göçler her ne kadar bu yazının kapsamı dışında ise de kültürlerin yayılımı sorunu bağlamında göz ardı edilmemesi gerekir. Sonuç olarak, tümüyle arkeolojik veriler ile kanıtlanması güç olan göç olgusu her dönem için göz önünde bulundurulması gereken seçeneklerden biridir. Önemli olan arkeolojik verilere dayanarak bilgi ve mal aktarımı, etkileşim ile göç seçeneklerini birbirinden ayırabilmektir. Burada ilk olarak üzerinde son yıllarda çok durulan “bağımsız” gelişim modellerini irdelemekte yarar vardır .

Bağımsız Gelişim- Paralel Gelişim Modelleri

Benzer teknolojik düzeylere sahip olan topluluklar, gereksinmelerini karşılamak için birbirinden bağımsız olarak birbirleriyle benzerlik gösteren araçları yapabilirler. Örneğin; Yakın Doğu Neolitiğinin sürtülerek biçimlendirilmiş “celt” olarak da tanımlanan yassı baltaları, Kuzey Amerika yerlilerinin kullandığı taş baltaların birebir aynısıdır; ya da Anadolu’nun Hacılar kültürünün boyalı çanak çömleğinin bezemeleri ve hatta bezeme düzeni de Amerika’daki Hohokam Kızılderili kültürünün çanak çömleği ile birbirinden ayrılamayacak biçimde benzeşmektedir. Yukarıda verdiğimiz örnekler çok uzak coğrafyalar arasında olduğundan birbirlerinden bağımsız olarak geliştiklerine kanıt aramaya gerek yoktur. Sorun yakın bölgeler içindir. Burada da en önemli gösterge, benzer buluntunun görüldüğü her iki bölgede, o buluntu türünün gelişim sürecinin adım adım izlenip izlenemediğidir. Belirli bir bölgede gelişim sürecini bildiğimiz bir buluntu-ya da teknoloji- bir diğerinde öncülü olmadan birden ortaya çıkmış ise, göç, bilgi - mal ya da kültürel aktarım seçeneklerinden birini düşünmek durumundayızdır. Örneğin Yakın Doğu Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemin ilk başından itibaren yassı baltaların nasıl geliştiğini en ilkel şeklinden gelişkinine kadar arkeolojik verilerle görmekte; buna karşılık Avrupa’da öncülü olmadan o bölgeye aktarıldığı kesin olan Neolitik kültürün diğer ögeleriyle birlikte görülmesi, bunların Avrupa’da bağımsız olarak gelişimin değil aktarımla geldiğinin kanıtıdır. Dolayısıyla, arkeolojik veriler ayrıntılı olarak incelendiğinde, yukarıda değindiğimiz konuların arasında ‘bağımsız – paralel gelişme’ en kolay çözümlenecek olanıdır.

Bilgi, Mal ve Teknoloji Aktarımı

Toplumsal yaşam düzenini ve buna bağlı olarak ekonomi ve teknolojisini geliştiren toplumlar çevreleri için çekim odağı oluştururlar. Gelişkin olan toplumlar iş gücü, hammadde, doğal besinler, boya, değerli taşlar, tuz gibi birçok gereksinimini çevresindeki topluluklardan sağlar. Bu şekilde “çekim merkezi olan çekirdek” ile “çeperi” arasında kurulan ilişki kültür aktarımını değil, birbirlerini tanımayı ve ilişki kurmalarını sağlar. Çevredeki topluluklar hammadde ve iş gücü için gerekli işçiyi sağlar, gelişkin topluluklar da bunun karşılığını aldıkları hammaddeyi işleyerek verir. Mezopotamya kültürlerinin Kafkaslar ve Orta Asya’dan bakır, kalay gibi madenleri alıp; o bölgelere kalay ve bakır alaşımından yapılmış tunç silahları vermesi ya da yünü alıp dokunmuş kumaş vermeleri kurulan bu ilişkiler için örnek gösterilebilir. Bu ilk başlarda iki farklı düzeydeki kültürün kaynaşmasını değil, işçi ve tüccarların hareketi ile birbirlerini tanımalarını sağlar, bir süre sonra da “özenme” ile akültürasyona yol açabilir. Bazen de, birbirlerinden haberi olmayacak kadar uzak konumdaki toplulukların arasında gidip gelen aracılar mal ve ürün aktarımını sağlar. Örneğin; MÖ 7. binyılın sonlarında Adriyatik Denizi kıyısında yaşayan Mezolitik yerleşimlerde, o bölgede yaşam ve beslenme düzeyi değişmediği halde evcil koyunu ve bazı tahılları ve hatta az sayıda çanak çömleğin gelmiş olduğu görülmektedir. İlginç olan Adriyatik’teki aynı dönemde yaşayan bazı yerleşimlere koyunun, bir diğerine tahılın, bazı yerleşmelere de hiçbirinin gitmemiş olmasıdır. Bu da ancak aracılar vasıtasıyla mal aktarımının olduğunu açıklar.

İki bölge arasında mal aktarımı ile başlayan süreç bir zaman sonra iki bölge arasındaki etkileşim sonucunda “akültürasyon” olarak da adlandırılan diğerine özenme, onun yaşam şeklini almadan buluntu topluluğunun belirli ögelerini alma şeklinde gelişebilir. Örneğin; MÖ 6. binyılda Kafkasya’da görülen Shomutepe-Shulaveri Kültürü Yakın Doğu Neolitiğinin evcil hayvan, tahıl, çanak çömlek yapımı gibi birçok ögesini almış, buna karşılık yerleşim düzeni, mimari ve diğer araç gereçlerinde tümüyle Yakın Doğu’dan farklı olan yerel özelliklerini sürdürmüştür. Ancak Kafkaslar ile Yakın Doğu arasında gidip gelenler olmuşsa da, Neolitik yaşamın Kafkaslara göç ile gitmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Benzer bir durum, Balkan Yarımadası’nda Starçevo ile Köröş kültürleri için de söz konusudur. Anadolu’da olduğu gibi çiftçi köy yaşamını sürdüren Bulgaristan’ın Karanovo, Yunanistan’ın da Sesklo kültürlerinin çevresinde gelişen bu kültürlerin, Neolitik paketin çiftçilik, çanak çömlek gibi ögelerini almış buna karşılık köy yaşamı ve bunu belirleyen mimari ögelerde Neolitik öncesi geleneksel yapısını sürdürmüş oldukları bilinmektedir. Karanovo kültürü yerleşimlerinde dörtgen yapılardan oluşan bir köy düzeni görülürken, Starçevo ve Köröş kültürlerinde belli bir düzen olmadan serpiştirilmiş çukur tabanlı yuvarlak kulübeler, Vinça kültürü bu bölgelere yayılıncaya kadar uzun bir süre esas yerleşim biçimi olarak kalmış; çiftçiliğin yanı sıra avcılık da beslenmenin önemli bir öğesi olmaya devam etmiştir.

Göç

Bu yazı bağlamında göçü, bir topluluğun yanında götürebildiği ögelerle başka bir coğrafyada konuşlanması olarak tanımlayabiliriz. Yukarıda değinilen akültürasyondan farklı olarak göç eden toplum, gittiği yerde kökenindeki yaşam biçimini, elindeki olanaklarla yeniden kurgulamaya çalışacaktır. Neolitiğin çekirdek bölgesinden MÖ 7. binyılda ayrılan çiftçilerin kökeninde, üç bin yıllık bir köy yaşantısı geleneği vardır. Bu toplulukların sosyal düzenleri benliklerine yerleştiğinden çekirdek bölgenin sosyal yaşamı için önemli olan bazı ögeler, göç eden topluluğun “sosyal hafızası” ile bu ögelerin yaşamları için “olmazsa olmazı” olarak görmelerine neden olmuştur. Bu durum çekirdek bölgenin terrazzo – aktarım bölgesinin kırmızı boyalı tabanları ile örneklendirilebilir. Terrazzo taban, dökme mozaik gibi çok gelişkin bir teknoloji ve iş gücü gerektirmektedir. Çekirdek bölgede terrazzo tabanların üst yüzeyi için kırmızımsı renkli kireç, bilinçli olarak tercih edilmiştir. Göç eden çiftçiler yeni yerleşimler kurduklarında terrazo bir taban yapacak ne iş gücüne ne de teknolojik bilgiye sahip olmadıklarından Anadolu’nun batısında yeni kurulmuş olan Neolitik yerleşimlerin çoğunda, terrazzo taklidi kırmızı boyalı tabanlar görülmektedir. Genellikle bunlar sıkıştırılmış kil tabanın kırmızı renk veren demir oksitli bir boya ile sıvanması ile yapılmış “sahte terrazzo” lardır. Bu tür tabanların en ilginç örneği, en batıdaki Hoca Çeşme yerleşmesinde yuvarlak yapıdaki tabandır; kireçli bir dolgu içine beyaz çakıl taşları sıkıştırılarak yerleştirilmiş ve üzeri demir oksitli bir boya ile karıştırılmış toprakla sıvanmıştır.

Ancak her zaman arkeolojik verilere dayanarak göçün izlerini tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamak kolay değildir. Bu nedenle göç olgusunun irdelenmesi için arkeolojik verilerin yanı sıra giderek “dilbilim”, paleo-dillerin yayılımı kullanılmaya başlanmıştır. Neolitik Dönem bağlamında özellikle bu konu birçok kere gündeme gelmiş, ancak somut veriler ile yeni ırkçılığın (neo chauvinism) birbirine karışması çözümden çok kuramsal karmaşalara yol açmıştır. Paleo-dile dayalı değerlendirmelerin yerini son yıllarda‘genom’ araştırmaları olarak adlandırılan biyogenetik çalışmalar almaya başlamıştır. Giderek biyogenetik arkeolojideki hızlı gelişim ve son yıllarda ADNA- Eski DNA çözümlemelerinde erişilen düzey, göç ile ilgili tartışmaları yeni ve farklı boyuta taşımıştır. Her ne kadar yöntem kendi içinde çok tutarlı ise de, halen yapılmış olan ADNA örnekleri sayıca çok yetersizdir, yapılan örneklerin dağılımı da, zaman ve coğrafi açıdan çok düzensizdir. Bu nedenle, ortaya çıkan heyecan verici sonuçlar halen tam olarak kabul görmeden tartışmalı olarak kalmaktadır. Neolitik yaşam biçiminin Avrupa’ya yayılımı konusu son yıllarda ADNA araştırmaların odağı durumuna gelmeye başlamış, Orta Anadolu, Marmara Bölgesi ile Balkanlardan elde edilen az sayıda örneğe dayalı genellemeler daha şimdiden yayınlara yansımıştır. Bu bağlamda karşılaşılan sorunların başında DNA zinciri okunabilir durumda korunmuş örneklerin sayısal azlığı gelmektedir. Ayrıca halen babadan geçen Y-DNA ile anne tarafından gelen Mitokondriyal DNAlara dayanan çalışmalardan elde edilen sonuçlar arasındaki uyum da tam olarak çözülmemiştir. Ancak yukarıda değindiğimiz gibi yöntemler geliştikçe, analiz edilen örnekler çoğaldıkça şimdiye kadar yalnızca arkeolojik verilerle anlamaya çalıştığımız göç olgusu ile ilgili tartışmalar çok daha somut verilerle yanıtlanacak duruma gelecektir.

Hızla gelişen bir diğer arkeometrik yöntem de genel olarak “izotop araştırmaları” olarak adlandırılan analiz yöntemleridir. İnsanların aldıkları besin, kemik ve diş dokularında, bulundukları bölgenin izotop yapısını “parmak izi” olarak yansıtmaktadır. Bir bölgenin izotop yapısı, o bölgenin oluşum sürecine bağlı olarak belirlenir, farklı oluşumların izotop yapıları da farklıdır; bu kemik yapısından okunabilir. Bu bağlamda en önemli gösterge dişlerimizdir. Çocukluğumuzdan itibaren dişlerimiz diş minesinin kat kat büyümesiyle oluşur; yaşamımızın her aşamasında aldığımız besinler ile birlikte, bunların izotop parmak izleri diş minelerimizde korunur. Dolayısıyla dişlerimiz, yaşamımızın kaydını tutan bir arşiv olarak da görülebilir. Eğer diş minemizin gençlik dönemimize ait katmanı ile erişkin dönemimize ait katmanlarının izotop yapıları farklı ise, kesin olarak o dişin sahibinin başka bir izotop bölgesinden göç ederek geldiği söylenebilir.

ADNA ve izotop yöntemi gibi doğa bilimlerine dayalı yöntemlerin sayısı artmakta ve yıldan yıla daha güvenilir hale gelmektedir. Burada bu yöntemlerin daha fazla ayrıntılarına değinmeyip Neolitik yaşam biçiminin ortaya çıktığı ve “çekirdek bölge” olarak tanımladığımız coğrafyadan başka yerlere yayılımı ile ilgili bazı arkeolojik veri ve bunlara dayalı öngörüleri de aşağıda kısaca özetlemeye çalışacağız.

NEOLİTİK TOPLULUKLARIN GÖÇÜ

Çekirdek Bölge (A Bölgesi)

Neolitik olarak tanımladığımız yaşam biçiminin oluşum bölgesini Orta Anadolu Havzası’nın doğusu; Güneydoğu Anadolu; Batı İran; Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile Güney Levant’a kadar olan geniş bir coğrafya içinde tanımlayabiliriz. Bu geniş coğrafyada tek bir Neolitik oluşumdan söz etmek olası değildir. Neolitiğin çekirdek bölgesi başlangıcı, gelişim süreci ve kültürel oluşumu bakımından birbirinden farklı özellikler gösteren 3 bölgeye ayrılabilir. Bunlar:

Neolitik Yaşam Biçiminin Başka Bölgelere AktarımıSürecinde Yeni Oluşan Çekirdek Bölgeler
  1. a) Orta Anadolu (Bölge A 1)
  2. b) Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye (Bölge A 2)
  3. c) Güney Levant (Bölge A 3)

Bu bölgelerdeki Neolitik yaşamın ortaya çıkışı, gelişimi ve birbirleriyle olan ilişkileri bu yazının kapsamı dışındadır. MÖ 7. binyılın başlarına gelindiğinde artık çiftçiliğe dayalı yerleşik köy yaşantısının her üç bölgede de gelişimini tamamladığını söyleyebiliriz. Aralarında kültürel ve sosyal yapılanma bakımından farklar olmasına karşın, üç bölge arasında yoğun bir bilgi, teknoloji ve mal paylaşımı olduğu da bilinmektedir. Başka bir deyiş ile Neolitik yaşam, her bölgenin kendi özgün koşulları içinde üç bin yıl boyunca gelişerek biçimlenmiştir. Bu bölgelerin dışında kalan coğrafyalarda MÖ 7. binyıllarına kadar, Kıbrıs gibi birkaç istisna dışında Neolitik paketin izlerine hiçbir yerde rastlanmaz. “Neolitik Oluşum Bölgesi- Çekirdek Bölge” olarak tanımladığımız bu bölgelerin dışında kalan yerler ile ilgili bilgimiz oldukça düzensiz ve eksiktir. Akdeniz ve Ege kıyı şeridi, Tuna Havzası, Kuzey Karadeniz, Kafkaslar ve İran’ın bazı kesimlerinde, Mezolitik olarak tanımlanan, mikrolit taş alet yapım geleneğini sürdüren avcı-balıkçı-toplayıcı toplulukların varlığı çok sayıdaki buluntu yeri ile bilinmektedir. Buna karşılık Anadolu’nun ve Yunanistan ile Bulgaristan’ın iç kesimlerinde Mezolitik kültürlerin varlığını gösterecek izler hemen hemen yok gibidir. Dolayısıyla Holosen başlarından MÖ 7. binyıllara kadar yukarıda sözünü ettiğimiz üç Neolitik oluşum bölgesi dışında “Neolitik” olarak tanımlanacak hiçbir iz olmadığını ve daha sonra bu bölgelerde görülen Neolitik paket ögelerinin de çekirdek bölgeden aktarılmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yukarıda değinildiği gibi Neolitik yaşam MÖ 7. binyılın başlarına kadar oluşum bölgesi içinde kalmış, bu tarihten sonra hızla başka coğrafyalara doğru yayılmıştır. Bu yayılıma yol açan nedenler, doğal çevrenin tahribi, iklim salınımları ve sosyal çalkantı gibi bu yazının kapsamı içine girmeyecek kadar çeşitli ve karmaşıktır. Ancak ana çizgileri ile tanımladığımız Bölge A 2 ile A 3’te Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemin sonlarında (Son PPNB/ PPNC) kültürel süreçte bir kırılma olduğu ve birçok yerleşmenin terkedildiği anlaşılmaktadır. Neolitik yaşamın yayılımının, önceden düşünüldüğü gibi anlık tek bir hareket değil, MÖ 5500 yıllarına kadar süren oldukça karmaşık ve çok yönlü bir süreci kapsadığı son yıllarda daha iyi anlaşılmıştır. Büyük bir olasılıkla ilk önceleri A 1 bölgesine doğru bir göç, ya da hareketlenme olmuş ve Neolitik topluluklar giderek daha hızlı bir şekilde çekirdek bölgenin dışına çıkarak yayılmaya başlamıştır. Neolitik yaşamın, Mezolitik Dönem izlerine hemen hemen hiç rastlanmayan Göller Bölgesi ile Batı Anadolu kıyılarına ulaştığı ve giderek bu bölgelerin yoğun bir nüfus aldığı, kurulan çok sayıdaki Neolitik yerleşim yerinden anlaşılmaktadır.

Kısa bir süre sonra, Göller Bölgesi ile Ege Havzasında yapılanan Neolitik yaşam, kendi içinde özgün bir gelişim göstermiş; bu bölgeler çekirdek olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir kimlik kazanmıştır. Bunlardan geniş ölçüde Orta Anadolu (A1) özelliklerini yansıtan Göller Bölgesi (Bölge B1)’in Sakarya Havzası üzerinden Doğu Marmara kıyılarını (Bölge C) etkilediği anlaşılmaktadır. Buna karşılık Ege kıyılarındaki yeni oluşum (Bölge B2) Orta Anadolu kadar, İç Anadolu’ya yabancı olan A2 ve A3 özelliklerinin bir karışımı gibidir; daha sonra Balkanlar’a ve Avrupa içlerine doğru yayılan Neolitik yaşamın temelleri bu bölgede atılmıştır. Çanak Çömlekli Neolitik Dönem ile birlikte, önceleri yakın ilişki içinde olan Bölge A2 ile A3 arasındaki ilişkinin zayıfladığı, ve ayrı kültürel oluşum süreçleri içine girdikleri görülmektedir. Dolayısıyla “çekirdek bölge” zaman içinde yer değiştiren hareketli bir kavramdır.

Neolitik Yaşamın Yayılımı: Kara mı Deniz mi?

G. Childe çiftçiliğe dayalı yaşamın Yakın Doğu’dan Avrupa’ya Anadolu kıyılarını izleyen deniz yoluyla aktarılmış olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşün esası deniz yolunun kullanılmış olduğunu gösteren verilerin olması değil; o yıllarda Anadolu Yarımadasında Neolitik Döneme tarihlenen hiçbir yerleşmenin bilinmemesidir. Childe, Anadolu’nun dağlık ortamının Neolitik çiftçilerin geçmesi için uygun bir yol olmayacağını öngörmüştür. Ancak daha sonraki yıllarda Çatalhöyük, Aşıklı, Suberde, Erbaba, Hacılar gibi yerlerin bulunması ile Anadolu Yarımadasının boş olmadığı anlaşılmış, Neolitik kültürün aktarımında deniz yolu seçeneği de tümü ile gündemden kalkmıştır. Deniz ulaşımının Neolitik Dönem için ileri bir teknoloji olarak görülmesi, giderek karayolu seçeneğini güçlendirince, geriye ister istemez Avrupa’ya giden yol olarak Anadolu – Trakya bağlantısı kalmıştır. Teselya başta olmak üzere Balkanlardan bilinen ilk Neolitik yerleşimlerin sayısındaki artış bu görüşü daha da güçlendirmiştir.

Terrazzo tabanlı yapı. MÖ 8.400-8.100. Nevalı Çori.

Buluntu yerlerinin sayısındaki artış, Anadolu ile Güneydoğu Avrupa İlk Neolitik buluntu toplulukları arasında ayrıntılı karşılaştırma yapma olanağı sağlamış, ne var ki yapılan değerlendirmelerde iki bölge arasındaki benzerlikler kadar farklılıkların da olduğu görülmüştür. Bulgaristan ya da Yunanistan Neolitik buluntu toplulukları içindeki bazı ögelerin Batı Anadolu ile benzeşmekte, bazıları ise başka bölgeleri işaret etmektedir. Neolitik kültürlerin yayılım yolları üzerinde tartışmalara neden olan bu durum, yayılımın kısa süreli ve anlık bir olay olarak görülmesi kadar yayılımın belirli bir yolu izleyen tekil bir hareket olarak düşünülmüş olmasından kaynaklanmıştır. Ancak giderek Neolitik yaşamın aktarımının uzun bir zaman dilimine yayıldığı ve daha da önemlisi kendi içinde farklılıkları olan çok yönlü bir hareket olduğu düşünülmeye başlanmıştır.

Ana kara ile bağlantısı olmayan Kıbrıs Adası’nda başta Shillourokambos olmak üzere beklenmedik bir şekilde oldukça eski tarihlere inen yerleşimlerin bulunması ve bunların sayısının giderek artması ister istemiz Neolitiğin yayılımında deniz yolunu yeniden gündeme getirmiştir. İlk Neolitik yerleşimler kurulurken ana karadan büyükbaş hayvanların da taşınabilmiş olması, Neolitik Dönem deniz ulaşımının basit salların çok ötesinde, açık denizde yük taşıyabilen tekneler ile sağlandığını göstermiştir. Anadolu obsidiyeninin Kıbrıs’ta ve özellikle Tatlısu’da sayıca fazlalığı deniz yolunun oldukça yoğun olarak kullanıldığını kanıtlamıştır. Deniz ulaşımını göz ardı eden önyargının ortadan kalkması ile Neolitik yayılım modellerinin arayışı yeniden biçimlenmiştir. Esasen Ege Denizi’nin ortasında, açık deniz ortamındaki Melos Adası obsidiyenin MÖ 10. binyıllarından da önce kullanıldığı çok önceden bilinmekteydi. Bu bakış açısı ile yapılan değerlendirmeler Kıta Yunanistan’ın ve özellikle Teselya İlk Neolitik Dönem buluntu topluluklarının Anadolu üzerinden değil doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’den gelmiş olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Anadolu’nun Ege kıyılarındaki buluntu yerlerinde, Göller Bölgesi ile Akdeniz kıyı şeridi üzerinden gelen ögelerin birlikte görülmesi, aynı dönemde farklı süreçlerin yaşandığını artık açık olarak ortaya koymuştur. Neolitik kültürlerin yayılımında deniz yolunun ne kadar önemli olduğu son yıllarda evcil domuzun yayılımı üzerinde yapılan çalışmalarla da anlaşılmaktadır. Güneydoğu Anadolu ve Levant’taki Bölge A2 ve A3’te evcilleşen domuzun, Orta Anadolu’daki A1 Bölgesi’nden daha önce Ege kıyılarına, Güney Balkanlar ve Marmara Bölgesi’ne gelmiş olduğu kesinlik kazanmıştır. Böylelikle güdülerek uzun mesafelere aktarılması hemen hemen olanaksız olan domuzun nasıl olup da Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya gelmiş olduğu sorunu da, domuzun esas olarak deniz yoluyla uzak mesafelere aktarıldığının ve buralardan iç kesimlere girdiğinin anlaşılmasıyla çözülmüştür.

İlk Tunç Çağına tarihlenen gemi resmi. Yarımburgaz Mağarası, Aşağı Mağara.

Neolitik yayılımda denizin yanı sıra karada da farklı yolların kullanılmış olması Anadolu Yarımadası içindeki yayılım için geçerlidir. Yukarıda değindiğimiz gibi Göller Bölgesi’nde yeni bir çekirdeğin oluşumundan sonra Menderes ve Gediz Havzalarını izleyen bazı grupların Ege kıyılarına, diğerlerinin ise Sakarya üzerinden Doğu Marmara’ya geldiği ve bu ayrışımın Anadolu Yarımadası içinde bile farklı ögelerden oluşan farklı neolitik paketlerin varlığını açıkça göstermektedir.

Göçün Niteliği ve Hızı

Anadolu, Kıbrıs, Kıta Yunanistan ve Güney Balkanlar’daki veriler, Neolitik yaşamın yayılımının geniş ölçüde göçe bağlı olduğunu açıkça göstermiştir. Artık sorun göçün türü, hızı ve yoğunluğu üzerinde odaklanmaktır. Yazının başından itibaren değindiğimiz nokta Neolitik yaşam biçiminin çekirdek bölgeden, önce yakın çevresine ve oradan da uzak bölgelere aktarımının kendi içinde çeşitlilik gösterdiği ve tekdüze bir olay şeklinde gerçekleşmemiş olduğudur. Her şeyden önce tarih çağlarındaki yazılı kaynaklardan da görüleceği üzere hiçbir toplum ön bilgisi olmadığı bir bölgeye çoluğu çocuğu, yaşlılarıyla birlikte gitmemiştir. Bu durumun Neolitik yaşam biçiminin yayılımında da geçerli olduğunu düşünmek durumundayız. Toplumun, savaş gibi bir zorunluluk olmadıkça, hareketlenmesi için göç edilecek yerin bir “çekiciliği” olduğu bilgisini almış olması gerekir. Bu bilgi iki yoldan gerçekleşmiş olabilir. Bunlardan biri ilk başlarda bazı öncü gruplar ve çobanların çekirdek bölge dışına zaman zaman gitmiş, bilgi toplamış ve bu bilgiyi diğerleriyle paylaşmış olmasıdır. Nitekim MÖ 6400 yıllarında Batı Anadolu ve Ege’de, hemen ardından MÖ 6200 yıllarından itibaren de Trakya’da Neolitik yerleşim yerlerinin sayısının birdenbire artması ve bu yeni yerleşimlerin tümünün bölgedeki en uygun noktada kurulması göçü teşvik edecek bir ön bilginin geldiğini ve nereye gidileceğini bilerek hareket edildiğinin göstergesidir.

İkinci seçenek ise deniz ulaşımı ile ilgilidir. Mezolitik Çağın başlarından itibaren Mezolitik toplulukların Akdeniz’de deniz yolunu kullandıkları bilinmektedir. Bu bağlamda Mezolitik denizcilerin iç kesimlerden kıyıya gelen Neolitik çiftçilerle ilişki kurduklarını, önceleri mal aktarımını aracı yaptıklarını ve uzak bölgeler ile ilgili bilgi akışını da sağladıkları düşünülebilir. Büyük bir olasılıkla, küçük çiftçi grupların deniz ulaşımında uzmanlaşmış Mezolitik denizcilerin yol göstermesi ve yardımlarıyla batıya ve Kıbrıs’a gitmiş olmaları gerekmektedir.

Neolitik göç için, hiç değilse başlangıç aşamasında “etkileşimli göç”, yani göç eden topluluğun kökeniyle ilişkisini kopartmadığı, göç ettikten sonra da zaman zaman geri dönüp bilgi paylaştığı modeline benzer bir durumu düşünmemiz gerekmektedir. Tarihi çağlarda Türklerin Orta Asya’dan Yakın Doğu ve Anadolu’ya gelişi de hemen hemen bu modele uygun şekilde gerçekleşmiştir; Malazgirt Savaşı’ndan çok önce daha 8. yüzyılda bazı Oğuz boyları toplu olarak Anadolu’ya işçi ya da paralı asker olarak gelmiş, Yakın Doğu’nun “çekiciliğinin” duyulması organize olmayan tekil göçleri de sürüklemiştir. Ayrıca Erken Osmanlı Dönemi’ne kadar Anadolu’ya kadar gelen gruplar Orta Asya ile olan bağlantılarını tam olarak kopartmamış, ve o bölgedeki gelişmeleri aradaki sürekli gidip gelmelerle izlemişlerdir.

Üzerinde durmak istediğimiz son nokta ise göçün hızıdır. Özellikle Balkanlardaki İlk Neolitik yerleşimlere baktığımızda Ege, Marmara kıyılarından Tuna’ya kadar birçok ögenin yanı sıra özellikle çanak çömlekteki bezemenin aynı elden çıkmış gibi benzediğini görürüz. Bu göçün önceden öngörüldüğü gibi “sıçramalı” (leap-frog) şekilde zamana yayılmış olarak değil hızlı bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Nitekim göçün hızını insanların beraberindeki hayvan sürüsünün bir günde gidebileceği mesafe belirlemektedir. Bu günümüzdeki göçebelerde günde 10 km ile 25 km arasında değişmekte; dolayısıyla göç yoluna çıkan bir grubun bir mevsimde Ege kıyılarından Tuna’ya rahatlıkla ulaşabileceğini göstermektedir. Neolitik Dönemde Balkanlarda, geniş bir coğrafya içinde görülen kültürel bütünlük ancak hızlı göç ile açıklanabilir.

BİTİRİRKEN

Bu yazıda yaklaşık yarım yüzyıldır tartışılan Neolitik yaşam biçiminin nasıl olup da çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı konusuyla ilgili bazı önemli hususları ele almak istedik. Gordon Childe’ın Neolitik yayılım ile ilgili kuramlarını belirlediği yıllardaki veriler ile günümüzdeki bilgi birikimi karşılaştırılamayacak ölçüye gelmiştir. Arkeolojik verilerin artışının yanı sıra doğa bilimlerindeki gelişim de önceden hayalini bile kuramayacağımız birçok bilgiyi edinmemizi sağlamış; böylelikle hemen hemen her yıl ortaya çıkan bilgi ve buna bağlı olarak yeni sorular bakış açımızı sürekli olarak değiştirmiş ve değiştirmeye devam etmektedir. Bu durum Neolitik yayılım için de geçerlidir. Önceleri basit bir göç olarak başlayan, göçü tümüyle reddeden, bağımsız gelişme modellerini öne çıkartan, farklı göç modellerini yeniden gündeme getiren aşamalar bu alanda ne kadar yol alındığının açık bir göstergesidir. Bugün geldiğimiz noktada Neolitik yayılımın göç, ayrıştırılmış göç, kolonizasyon, akültürasyon, bilgi, mal ve teknoloji aktarımı gibi çok farklı yollardan, aynı zamanda farklı bölgelerde farklı şekillerde gerçekleştiğini söylemek doğru olacaktır.

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Tarlada Yürüyüş Yapan Kadın 2150 Gümüş Sikke Buldu

Prag'ın güneydoğusundaki Kutnohorsk kentinde tarlada yürüyüş yapan bir kadın, çiftçilik faaliyetleri sırasında yüzeye çıkan birkaç gümüş sikkeye rastladı. Çek Cumhuriyeti'nde şimdiye kadar bulunan en büyük erken ortaçağ sikke istifini açığa çıkardığının farkında değildi.

SON İÇERİKLER