A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Hasankeyf’in Geçmişi ve Geleceği Üzerine Yerel bir Bakış Açısı » Aktüel Arkeoloji

Hasankeyf’in Geçmişi ve Geleceği Üzerine Yerel bir Bakış Açısı

Hasankeyflilerin Gözünden Hasankeyf’i Anlamak

Arkeolojik kalıntıları ve mimari eserleri son derece ciddi bir yıkımla karşı karşıya olmakla ve çok acil olarak doğru bir koruma planına ihtiyaç duymakla birlikte, Hasankeyf görkemli ve büyülü bir kent olarak varlığını sürdürmektedir.

Hasankeyf’in böylesine büyülü bir antik kent olmasının temelinde, kentin yerel nüfusunun sahip olduğu eşsiz kültür yatar. Bu kültür, yalnızca sözlü tarih ve mutfak uygulamalarında değil, ayrıca yerel halkın el sanatlarına karşı duydukları gurur ve adanmışlıklarında, doğal çevreleri ile ilgili sahip oldukları geniş bilgide ve atalarının hatırasına olan derin bağlılıklarında görülür. Hasankeyfliler yaşam tarzlarıyla, dünyanın bilinen en eski yerleşik köylerinden biri olan ve Ortaçağ’da da önemli bir ticaret ve üretim merkezi olarak varlığını sürdüren Hasankeyf’in tarihine paha biçilemez bir anlayış sunmaktadır. Hasankeyf’in somut olmayan kültürel mirası en iyi şekilde belgelenip korunarak, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurmalı ve yerel halkın nehrin karşı yakasındaki yeni yerleşim alanına nihai geçişini kolaylaştıracak bir araç görevi görmelidir.

Hasankeyf Kalesi

Genç ya da yaşlı fark etmeksizin, tüm Hasankeyfliler için Kale şehrin kalbidir. Kışın sıcak, yazın serin tutan mağara evlerinin kuru ve temiz havasını sevgiyle anımsayan Hasankeyfliler için şimdi yaşadıkları, aşağı şehirde yer alan beton evler, mağaralarla kıyaslandığında pek çok yönden eksik kalır.

Çoşkun Aral, Rezan Has Müzesi'nin izni ile.

Hasankeyflilerle sohbete daldığınızda, Kale içerisindeki günlük hayatlarından ve geleneklerinden özlemle bahsettiklerini görürsünüz. Yağmur suyunu depolamak için kullanılan sarnıçlar veya kurak aylarda Tahtalpaşa Çeşmesi’nden su taşıyan kadınlar buna örnektir. Örneğin, Hasankeyf’te Ramazan ayında halkı sahura uyandırmak için mahalleler arasında davulcu dolaşmaz, onun yerine büyük bir tokmakla kayaya vurulurdu. Kale’nin üzerinde kurulu olduğu sarp kayalıklar üzerinden yankılanan sesi duyan mağara sakinleri sahura kalkardı. Hasankeyf’in çocukları, ayrıca kendi özel oyunlarını üretmişlerdi. Bugün yerel bir tüccar olan Arif Ayhan “kahkabu çocukken en sevdiğimiz oyunlardan biriydi” diye anımsıyor hatıralarını. Saklambacın farklı bir türü olan bu oyunda, terkedilmiş bir mağaranın duvarına bir işaret veya bir çizim yaptıklarını, diğerlerinin de bu yeni işareti aradıklarını anlatıyor.

Kale, Hasankeyflilerin geçmişi hatırlamasında bir kilit referans noktası olsa da, kent sakinlerinin, kentin kavramsal haritasını oluşturması ve hatıralarını düzene koyması bakımından yararlanabilecekleri farklı mekansal belirteçlerden yalnızca biridir.

Hasankeyf’in İlçeleri

Yerel halk, özellikle eski nesil, Hasankeyf’i geniş kapsamlı bir kentsel merkez olarak görme ve çevredeki köyleri de “ilçeler” veya “mahalleler” olarak tanımlama eğilimindedir. Tarihsel açıdan bakıldığında haklı sayılabilirler. Hasankeyf, neredeyse 100 kilometrekarelik bir alanı kaplayan geniş çaplı bir kentsel ekosistem oluşturur. Kale’nin 6 kilometre doğusunda yer alan Üç Yol (veya “Difne”) ile 10 kilometre batısında yer alan Suçeken (“Sekefta”) köyleri bir zamanlar Hasankeyf’in ilçeleri olarak görülüyordu.

Uzun zaman önce terkedilen Hasankeyf‘e bağlı bu mahallelerin bazılarından geriye geniş çaplı mağara ve sulama ağları (Mışte), bazılarından ise kent caddelerinin izleri arasında yer yer görülen çökmüş evler (Kasımıye) kaldı. Geriye kalan diğer izler arasında isimleri ile bilinen tepeler, çeşmeler, geçitler, otlaklar ve bağlar yer alıyor. Bunlar arasında; Ra’s Tibbah (aşağı şehrin arkasındaki tepe), Zih (aşağı şehir ile dağlık bölgede yer alan Karaköy arasındaki yol üzerinde bulunan kanyon), Resinj (Kale’nin ilerisinde, bir diğer dağlık köy olan Uzun Dere’ye giden yol üzerindeki otlak) ve Rasçem (Kale yönünde yukarı akan derenin dönemecindeki bağ) bulunuyor. Hasankeyflilerin, bu alanları bize isim ve tarihleri ile birlikte anlatırken hissettikleri derin gurur açıkça görülüyor.

Levent Yalınay, Rezan Has Müzesi'nin izni ile.

Mekana karşı duyulan bu gurur, ayrıca kentin İslamiyet’e geçiş dönemindeki kahramanlık efsanelerinde ve Hıristiyanlık dönemine ait hikayelerinde de ifade buluyor. Hasankeyfli ailelerin büyük bir kısmı, İslamiyet’e yalnızca birkaç nesil önce geçiş yapmış. Eski nesilden kime sorsanız, Hasankeyf’in içinde ve çevresinde bulunan kiliselerin kalıntılarını size büyük bir hevesle gösterir. Bunlar arasında aşağı şehrin merkezinde yer alan Tareke ve SaaHa kiliseleri ile Kale’nin yamaçlarına inşa edilmiş Şab’ek ve Deriki kiliseleri yer alır. Salihiye Bahçeleri’nin doğusunda yer alan Zeytunay ve Alabek ilçelerinde de kilise kalıntıları bulunur. Kentin 5 kilometre doğusunda ise, 2013 yılında yeni köprü çalışmaları sırasında temellerin altına gömülen, terkedilmiş Hıristiyan köyü Atafiye’nin kalıntıları yer alır. Atafiye’nin yukarısındaki tepeye çıkıldığında, yerel halk tarafından Mor Aho olarak anılan Deyr Mahar Manastırı görülür. Üç Yol’da da bir kilisenin kalıntıları yer almaktadır.

Bir Ticaret Merkezi Olarak Hasankeyf  

12.-15. yüzyıllar arasında Hasankeyf’in, refah seviyesinin en üst noktasına ulaşmış, önemli bir ticaret ve üretim merkezi konumunda olduğunu, Artuklu Dönemine ait etkileyici köprü ve büyük seramik atölyelerinden de görebiliyoruz. Hasankeyf bir zamanlar ayrıca, yakın zamana kadar devam eden nehir ulaşımı ve taşımacılığı ile biliniyordu. Hasankeyf’in eskilerinden birçoğunun, bir zamanlar kelek işinde çalışmış olduklarını görüyoruz. Zeki Usta, ailesinin nehir taşımacılığı alanındaki faaliyetlerini “Babam Diyarbakır’dan Musul’a kelekle mal götürürdü. Mal taşıyordu. İhracat yapıyordu. Araba veya traktör yoktu. Dedemde on üç tane kelek vardı.” şeklinde aktarıyor.

Hasankeyf’in terzileri, dokumacıları ve demir ustaları, bugün bile bölge çapındaki müşterilerine hizmet vermeye devam ediyor. 50 yılı aşkın süredir terzilik yapan Zeki Usta, Hasankeyf’in bölgesel bir ticaret merkezi olarak sürdürdüğü tarihsel rol ile övünüyor: “Batman civarındaki köyler, Midyat’a kadar, yalnızca terzilik değil, tüm alışverişlerini Hasankeyf’ten yaparlar...” Zeki Usta ve köydeki diğer terziler, gece gündüz demeden, ağır şartlar altında, birçoğu Irak’a giderken veya Irak’tan dönerken yol üzerinde Hasankeyf’e uğrayan müşterilerden gelen siparişleri yerine getirmek için çalışıyorlar. “Müşterilerimiz, Hasankeyf’ten, Bitlis’ten, Muş’tan, diğer köylerden Irak’a çalışmaya gidiyorlar. Bunların çoğu yerli kamyoncular.” şeklinde aktarıyor Ahmet Usta. Bunların dışında dokumacılara özel siparişler vermek için farklı bölgelerden gelen müşteriler de oluyor. Dokumacıların bazıları hala (sipariş üzerine), kaliteli kumaşlar üretmek adına dört pedallı dokuma tezgahlarında üretim yapıyor.

Hasankeyf’in Bitkileri

Hasankeyfliler ile ağaçlar, çiçekler ve tarla bitkileri üzerine yapılan sohbetler, Hasankeyf’in kültürel mirasının çeşitli yönlerine farklı bakış açıları sunan zengin bir kaynak oluşturuyor. Bitkiler konusunda ilk olarak, dil ve adlandırma meselesi dikkati çekiyor. Bitkiler genellikle yerel bir Arapça lehçesi veya Kürtçe isimlerle adlandırılıyor. Ara sıra bitkilerin Türkçe isimlerini bilen de çıkıyor. İkinci olarak, bitkilerin kullanım alanları dikkati çekiyor; örneğin, yemek pişirme, ev dekorasyonu veya tedavi amaçlarla kullanılan bitkiler. Üçüncü olarak, bitkiler bireylerin kişisel hatıralarına çağrışım yapması dikkati çekiyor; örneğin, çocukluk anıları veya aileden kalma yemek tarifleri. Dördüncü dikkat çekici alan ise, bitkilerin belirli mekanlar ile ilişkilendirilmesi.

Aşağıda, Hasankeyf’in en bilinen bitkilerinden bazılarının, mevsimlere ve yetiştikleri yerlere göre düzenlendikleri bir liste yer alıyor.    

Bahar

Salatalarda soğanımsı bir çeşni olarak kullanılan bir minyatür iris türü olan pirpezelk ağacının çiçekleri baharın gelişinin işaretçisidir. Bu, aynı zamanda hathatke, istrizelk ve hmayyif gibi körpe yabani yeşilliklerin de ortaya çıktığı zamana denk gelir.

Hathatke (kurt üzümü, Lycium barbarum), aşağı şehrin yanı sıra, konut bölgesi ve Salihiye Bahçelerini de kapsayan alanda duvar ve çitlerin üzerinde yetişir. Ispanak ve diğer yeşilliklerin hazırlanışına benzer şekilde, bu çalının körpe, yapraklı sapları kavrulur ve daha sonra çırpılmış yumurta ile sotelenir. Hathatkenin şeker hastalığı da dahil olmak üzere, çeşitli hastalıkları tedavi ettiği düşünülür.

Yerel halk Kale’nin arka tarafındaki otlak araziden Der’ Wadisi adıyla söz eder. Buraya özgü olduğu söylenen istrizelk adlı bitki, alanda bolca bulunur. Baharın ilk günlerinde, bitkinin körpe yaprakları, herhangi bir yemeğin yanında lezzetli bir garnitür olarak servis edilir. Olgunlaşmadan ve yaprakları acılaşmadan önce bu bitki bir tür hindibaya benzer. Havalar ısındıkça, dikenlerinin ve sarı renkli çiçeklerinin görünümü istrizelkin aslında bir deve dikeni türü olduğunu gösterir Centaure solstitialis subsp. Sostitialis.

Kale’den yukarıya doğru yürüdükçe, Dicle Nehri’nin üst kısımlarındaki dik yamaçlarda kuzukulağına rastlanır. Yerel Arapça lehçesinde hmayyif (Kürtçe tirşik, Türkçe kuzukulağı) olarak adlandırılan bu bitki, baharın ilk günlerinin bir diğer lezzetli ikramıdır.

Yaz

Bahar yağmurları sona erdiğinde, yazın kuru sıcağı tarlaları kavurarak altınımsı bir kahverengiye dönüştürür. Yeraltının derinliklerinden su çekebilen sağlam bir kök sistemine sahip olan gebre otu (kapari), Arapça adıyla eşwella, yeşil rengini korur. Gebre otunun goncaları ve yemişleri, konserve fabrikalarına satılmak üzere çocuklar tarafından toplanır. Yerel mutfakta pek kullanılmayan gebre otu, Hasankeyfliler tarafından eşwella olarak bilinir. Bazıları bitkinin Kürtçe ismini (şahfelik, kember, merkembere, vs.) kullanırken, az kişi Türkçe ismi olan kapariyi kullanır.

Yaz mevsiminin bir diğer işaretçisi de, Hasankeyf’in dış kısımlarında bolca yetişen harmal (sedef otu) bitkisidir. Nohuda benzeyen tohumları duvar süslerinde dekoratif amaçlı boncuklar olarak kullanılır. Bazıları ise bitkinin tohumlarını ezip, sıcak suyla karıştırarak burun tıkanıklığını gidermek amacıyla kullanır.

Hasat Zamanı

Türkçede sarı kantaron, Kürtçede botav (Hypericum perforatum) adı verilen bitki türüne, diğerlerinden daha az bilinmekle birlikte, Hasankeyf pazarında ara sıra rastlanır. Eski nesil Hasankeyfliler bu bitkinin uzun saatler süren buğday hasatı sırasında tırpanın etrafındaki tutamağın güçlendirilmesinde kullanıldığını aktarır. Hasankeyf’in, mesleğine hala devam eden, en yaşlı ustası, dokumacı Fares Amca, bu bitkinin yaprakları ve çiçeklerinden yapılan çayın mideye iyi geldiğini aktarır.

Sonbaharda, Salihiye Bahçeleri’nde yetişen ızaran (Türkçede alıç, Kürtçede goviş) ve gengeraz (Türkçede dardağan veya çitlembik ağacı, Kürtçede taauv) ağaçlarına işaret eden Hasankeyfliler, küçükken bu ağaçların yemişlerini yediklerinden söz ederler. Bu ağaçların yemişleri, sert, yemesi mümkün olmayan bir tohum etrafını saran ince bir meyve tabakasından oluşur. Hasankeyf Höyük kazılarını yürüten arkeolog Yutaka Miyake, Neolitik Dönem kazılarında menengiç (ayrıca badem ve antep fıstığı) izlerine rastladıklarını belirtti.  

Türkçede menengiç (Pistacia terebinthus), yerel Arapça lehçesinde bıttım olarak bilinen bir diğer tür ise Salihiye Bahçeleri ile Dicle boyunca yetişir. Antep fıstığının farklı bir türü olan bu bitki, yerel bir lezzet olan menengiç kahvesine tadını verir.

Levent Yalınay, Rezan Has Müzesi'nin izni ile.

Bu bitkileri ve kullanım alanlarını ayırt etmek, nerede yetiştiklerini ve Hasankeyf’te kullanılan Arapça ve Kürtçe dillerinin yerel lehçelerinde nasıl adlandırıldıklarını öğrenmek, Hasankeyf’in kimlik ve mirasına dair açık ifadelerdir. Bitki isimleri çevresinde yerel bilginin kümelenmesi, sözlü tarihleri derleyen araştırmacılar ve çevreciler için bitki bilimini oldukça elverişli bir konu başlığı haline getirir.

Mezarlıklar ve Anıtsal Mezarlar: “Yolumuzu Kaybettik”

Hasankeyflilerin çoğu atalarının mezarlarını her hafta ziyaret eder. Nehrin diğer yanındaki yeni yerleşim yerine taşındıkları zaman, sahip oldukları, geçmişle aralarındaki bu bağın kopacağından korkuyorlar. “Bunları kaybetmek istemiyoruz. Burada bizim dedelerimiz, atalarımız var. Her perşembe ziyarete geliriz.”

Hasankeyflilerin çoğu ayrıca, zaman zaman, kenti çevreleyen türbeleri de ziyaret eder. Bu mezarlar ve kutsal gömü alanları, Hasankeyflilerin yaşam alanlarına ruhani anlamda bir katkı sağlar ve buraları belirli bir süreklilik içerisinde ziyaret eden kişilerin kenti anlamasında bir referans noktası oluşturur. Ayrıca, kadınların hareket özgürlüğünün önemli ölçüde kısıtlandığı böylesi bir toplulukta, bu mezarlara yapılan gezintiler, kadınlara kentin uzak köşelerine kadar gitme olanağı sağlar.

Hasankeyf, 7. yüzyılda, I. Muaviye’nin eyalet valiliği yaptığı dönemde vilayet başkenti olmuştur. Bu mezarların, bu dönemde yaşadığı düşünülen evliyalar veya “ruhani soylular”ın sözlü anlatımlarına da ilham vermiş olduğu düşünülür. Bu anlatımlarda bahsi geçen kahramanlardan biri, Hasankeyf’in yerlisi ve soylu tabakanın nüfuz sahibi bir üyesi olan Wuqanna’dır. Kentin İslam topraklarına katılmasının ardından Müslüman olan Wuqanna, Siirt ve bölgedeki diğer kentlerin fethi sırasında kahramanca savaşmış, daha sonra evlilik yoluyla Hasankeyf’i yöneten aileye katılmıştır. Bazı kaynaklara göre bir camide ölmüş, diğerlerine göre ise namaz kıldığı sırada bıçaklanarak öldürülmüş olan Wuqanna’nın mezarı, Dicle Nehri’nin sol kıyısında, Artuklu Köprüsü yakınlarında yer alır.

Hasankeyf’in evliyaları arasında en bilineni, Cafer-i Tayyar’ın oğlu ve Hazreti Ali’nin büyük yeğeni olduğu düşünülen İmam Abdullah’tır. Hasankeyflilerin inancına göre kentin ana koruyucusu olan İmam Abdullah’ın mezarı, yöre halkı tarafından ziyaret edilir. Nehrin hemen yanındaki bir tepe üzerinde konumlanan İmam Abdullah Zaviyesi, Hasankeyf’in en önemli dini yapısıdır.

Türbelere yapılan ziyaretler, Hasankeyfli kadın ve erkeklerin, umut ve kaygılarını dile getirebilecekleri bir çıkış noktası görevi görür. Her türbe belirli bir rahatsızlık türü ile ilişkilendirilir. Örneğin, kireçlenme rahatsızlığı için, Kale’nin batısında yer alan Aslan Baba Türbesi’ne gidilir. Çocuklarının iyileşmesi için dua edenler, Salihiye Bahçeleri’ndeki Baba Haydar Türbesi’ne giderek, burada zaman geçirir. Aşağı şehrin merkezi yakınlarında yer alan Şeyh Ali Türbesi’nde psikolojik rahatsızlıklar için dileklerde bulunulur. Kale’nin aşağısında, Deriki Kilisesi yakınlarında bulunan Şeyh Sevinç Türbesi’ne gidenler ise, buradaki kuyudan aldıkları suyu buraya gelemeyenlerle paylaşır.

Hasankeyfliler bugün, Şeyh Sevinç kuyusundaki suyun eskisi gibi bol olmamasından yakınıyorlar. Bunun nedeni bölgedeki yeraltı suyu seviyesindeki düşüşle ilgili olabilir. Hasankeyf’in eskilerinden bazıları ise bunun nedenini Hasankeyf evliyasının kenti eskisi gibi korumamasına bağlıyor. Kent bugün yıkım tehlikesiyle karşı karşıya “çünkü yolumuzu kaybettik” diyorlar.

Uzun Gerileme Dönemi

Kaybetme ve güçsüzleşme hissi acı vericidir ancak, aslına bakılırsa Hasankeyf yüzyıllardır bir gerileme dönemi içerisinde.

Nüfus kayıtlarına göre 16. yüzyıl sonlarında, Hasankeyf’te, çoğunluğu Hıristiyan olmak üzere, 10.000 kişi yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu, Irak ve Suriye’yi egemenlik altına aldığında, bir savunma karakolu olan Hasankeyf’in stratejik önemini yitirmesine ve kentin yavaş ancak istikrarlı bir gerileme dönemine girmesine neden oldu. Gertrude Bell 20. yüzyıl başlarında kenti ziyaret ettiğinde, aşağı şehir tamamen terkedilmiş, nüfusun kalan kısmı ise Kale’deki mağaralara çekilmişti. 1935 yılına gelindiğinde Hasankeyf’in nüfusu 1425’e düşmüştü.

1997 yılında 5670’e yükselmiş olan nüfus, 1999 yılında Ilısu Barajı’nın ilk yapım girişiminin ardından yeniden düşüşe geçti. 2000 yılında 3700’e gerileyen nüfus, bugün 3100 olarak sayılıyor.

Hasankeyf’in Sular Altında Kalmasını İstemiyoruz

1970li yıllarda, Hasankeyfli ailelerin çoğu, aşağı şehirde devlet tarafından yapılan yeni evlere taşındı. Hasankeyfliler 40 yılı aşkın bir süre boyunca, Ilısu Baraj Projesi’nin onları bir gün evlerini terk etmek zorunda bırakacağı ve kentlerinin yüzde 80’ini yok edeceği bilgisiyle yaşadılar. Hasankeyfliler evlerini terk etmek, atalarının mezarlarını kaybetmek ve Hasankeyf’in sular altında kalmasını istemediklerini son derece açık bir şekilde ifade ettiler.

Bununla birlikte, genel bir kural olarak, Hasankeyfliler Ilısu Barajı karşıtı yapılan tüm protesto, eylem, toplantılara katılmaktan sürekli olarak kaçındılar. Sakinlerinin büyük çoğunluğunun istihdam, iş başvurusu ve diğer her türlü destek ve yardım için devlet temsilcilerine bağlı olduğu fakir bir topluluk Hasankeyf. Ilısu Barajı karşıtı bir söylemde bulundukları takdirde bunun bir karşılığı olacağından korkan Hasankeyfliler, finansal destek erişimlerini tehlikeye sokmak istemiyorlar.

Bu Sefer Kesin: Taşınacağız

Yeniden iskan sürecinin ilerleyişi yavaş olmakla birlikte, Hasankeyfliler taşınacakları zamanın yaklaştığı yönünde bir fikir birliğine sahip. Halkın büyük çoğunluğu, Devlet Su İşleri’nin 2014 yılı Kasım ayında gözden geçirerek yeniden sunduğu para karşılığı mülk teklifini kabul etti. Bu teklifi kabul etmeyen bazı meskenlere karşı açılan davalar, DSİ tarafından kurulan özel mahkemelerde devam ediyor. Valilik bu yaz, Hasankeyf sakinlerine yeni yerleşim bölgesinden ev satın alacaklarına dair taahhütleri imzalamaları için 30 gün süre vererek, onları “bu son şansınız!” şeklinde uyardı. Bu taahhütleri imzalamayanlar, yeni yerleşim alanında ev sahibi olma hakkını kaybedecek. Bu beyannameye göre, yeni yerleşim alanından ev satın almayı (özel olarak finanse edilen ipotek yardımıyla) kabul eden ailelerin, yeni evler tamamlanarak tapu belgeleri verildiğinde, tarihsel kent merkezindeki evlerini boşaltmaları gerekecek.

Arkadaşım Serkan, “Bu sefer kesin. Taşınacağız” diyor.

Tuhaf biçimde, evlenmemiş kişiler yeni yerleşim bölgesinde ev satın almaya uygun görülmüyor. Bu koşul, yeni bölgeye taşınma süreci tamamlandığında, ekonomik anlamda üretken birtakım iş sahiplerinin ve kent liderlerinin topluluğa katılımını engelliyor. Bu hükme karşı mahkemeye gidilse de, Bakanlar Kurulu’nun 7590 sayılı çıkardığı ilk kanunun, 1 Haziran 2016’da çıkarılan 8857 sayılı yeni bir kanunla değiştirilmesi nedeniyle dava durduruldu.

Endişe İçinde Belirsiz Bir Geleceği Beklemek

Hasankeyflilerin çoğu ellerindeki seçenekler üzerine tarafsız düşünmek konusunda ne yapacağını bilmez halde. Bir konuşma esnasında bana “Hasankeyf’ten uzakta bir gelecek düşünemiyorum” diyen genç bir öğretmen ayrıca, “Babam her akşam ‘Orada ne yapacağız? Nasıl yaşayacağız?’ diye soruyor” şeklinde endişelerini dile getirdi.

Hasankeyf çarşısında bir dokumacı aynı soru üzerine kafa yoruyor: “İşte burada yaptığımız işi karşıda yapabilecek miyiz? Biz onu bilemiyoruz. Bizi buradan alıp karşıya getirecekler ve borca bağlayacaklar.”

Yukarıda da belirtildiği gibi, Hasankeyf’in terzileri, kentin Van’dan Erbil’e giden yol üzerinde bulunması nedeniyle işlerine devam edebiliyorlar. Yeni yerleşim bölgesinde yol eskiden olduğu gibi merkezden geçmek yerine, kentin yanından geçeceğinden, karşıya taşındıklarında terzilerin işinde bir azalma olacağı yönünde kaygılar da artıyor.

Yeni yerleşim bölgesine taşınmanın getireceği, belki de en büyük trajedi, Hasankeyflilerin yalnızca atalarından kalma evleri ve büyük olasılıkla geçim kaynaklarını kaybetmeleri değil, aynı zamanda, bahçecilikten türbe ziyaretlerine kadar tüm yaşamlarını kapsayan geleneklerini kaybetmeleri olacaktır. Abdullah’a “Baban ne yapacak?” diye sorduğumda, sorumu “Yeni kentte yaşayacak ama yaşlılar uzun yaşamaz. Bildikleri her şey burada. Kaybolacaklar” diye yanıtladı.

Hasankeyf’in Sular Altında Kalmayacağı Düşüncesine Tutunmak

Hasankeyf’te süren çaresizlik ve hüzün havasına karşın, Hasankeyflilerin çoğu tarihsel kent merkezinin sular altında kalmayacağına inanıyor. Devletin baraj suyu seviyesini alçakta tutmak için bir yol bulacağını, böylelikle Hasankeyf’in açık hava müzesi veya arkeoloji parkı olarak korunabileceğini düşünüyorlar.

Bu düşünceyi desteklemek için ise Ilısu Barajı’nın yapım sürecindeki yavaşlığı öne sürüyorlar. Barajın inşasının 2015 yılında tamamlanacağı ve su ile dolacağı öngörülüyordu ancak 2014 yılında yüzde 80’i tamamlanan barajın yapım çalışmaları duraklatıldı. Barajın ne zaman tamamlanacağı ve su ile doldurulacağı konusunda ise kesin bir tahmin yürütülemiyor. Hasankeyf’teki mimari eserlerin bir kısmının taşınmasına ilişkin çalışmalar da, geçtiğimiz sonbaharda Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması ile ilgili öngörülen takvime göre oldukça yavaş ilerliyor.

Ilısu Baraj sularının Hasankeyf’i sular altında bırakmadığı sürece kenti kurtarmak için alternatif bir çözüm bulunacağı yönünde umutlar da devam ediyor.

“Hasankeyf’i Kurtarmak” için Alternatif Yaklaşımlar

“Hasankeyf’i kurtarmak” için çeşitli olası yaklaşımlar bulunuyor. Bunlardan biri Hasankeyf ile birlikte civar köyler ve doğal alanların bir kültürel koruma alanı olarak tanımlanması. Hasankeyf’in ne kadarının Ilısu Barajı’nın suları altında kalacağına aldırmaksızın, örneğin 600 kilometrekarelik, büyük bir koruma alanı oluşturularak, geleneksel köy mimarisinin korunması ile çevre dostu, sürdürülebilir bir turizmin gelişmesi desteklenebilir.

Bir diğer yaklaşım ise, Hasankeyf’in somut olmayan kültürel mirası, yani yaşayan kültürünün korunmasına yönelik sağlam bir koruma programının geliştirilmesi olabilir. Birçok yönde fayda sağlayacak bu tür bir yaklaşım, yerel halkın yeniden iskan sürecinin travmasını hafifletmeye yardımcı olabilir.

Okul sonrası programları ile, çocuk ve gençlerin yerel ustalardan dikiş ve dokuma dersleri alması sağlanabilir. Bu tür bir programda, dersler sırasında ortaya çıkması muhtemel Hasankeyf hikayeleri kaydedilerek bir sözlü tarih arşivi oluşturulabilir. Botanik bilgisini teşvik etmek amacıyla, Hasankeyf Belediyesi ile yeni Hasankeyf Müzesi arasında bir ortaklık kurularak, parklar, yol kenarları ve yürüyüş yolları gibi alanların alıç, çitlembik, kurt üzümü ve menengiç gibi kültürel ve tarihi öneme sahip ağaçlarla süslenmesi sağlanabilir. Bu tür çok yönlü bir programın, kar amacı gütmeyen yerel bir teşkilat ile devlet dairelerinden en az biri arasında kurulacak bir ortaklık tarafından yürütülmesi ve ağırlıklı olarak yerel halkın katılımı ile gerçekleştirilmesi uygun olacaktır.

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Karlar ve Karca

Mısırlı firavun Psammetichus I Mısır üzerindeki gücünü garanti altına almak için askeri yardıma ihti...

Likler ve Likçe

Likçe yazıtlar, 19. yüzyılın başlarında ilk kez yeniden keşfedildiğinde, bu yeni dil oldukça kafa karıştırıc...

Lidya Halkı ve Lidce

Lidce, 150 yılı aşkın bir süredir bilinen bir dildir. 19. yüzyıl kâşifleri, bu dile ilişkin ilk belgeleri toplamış anca...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız