A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Hattuşa / Hitit Başkenti » Aktüel Arkeoloji

Hattuşa / Hitit Başkenti

Çorum´un güneybatısında kalan, ilçe olduktan sonra adı Boğazköy’den Boğazkale’ye dönüştürülen Hattuša, MÖ 2. binde Babil, Assur ve Mısır devletleriyle birlikte Yakındoğu’nun süper güçlerinden biri olan Hitit Devletinin başkentiydi. Anadolu’nun büyük bir kısmıyla Kuzey Suriye’yi hakimiyeti altında tutan Hitit Devleti, çağdaşı Mısır, Babil ve Assur uygarlıklarının aksine tarih içinde unutulmuştur.

Yerleşim Tarihçesi ve Kentin Yapısı

1906´dan beri yürütülen kazılar sonucunda, ilk yerleşimin Hititlerden çok önceleri, MÖ 6. binde yani Kalkolitik Çağda başladığı anlaşılmıştır. MÖ 3. binde, yani İlk Tunç Çağında, Alacahöyük’teki zengin mezarları ile çağdaş Hattuša sakinleri, Anadolu’nun yerli halkı Hattilerdi. Bu yerleşim bir önceki döneme göre daha geniş bir alana yayılmıştı. MÖ 19./18. yüzyılda, yani MÖ 2. binin başlarında, buradaki Hatti yerleşiminin hemen yanı başına, Orta Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi, Assur Ticaret Kolonilerinden biri kurulur. Adının Hattuş olduğu bilinen bu yerleşim, MÖ 1720’lerde Kuşşaralı kral Anitta tarafından yıkılır.

Hattuša MÖ yaklaşık 1650/1600´lerde Hitit başkenti olarak kurulduğunda, yani Eski Hitit Dönemi olarak adlandırılan dönemde, yaklaşık 1 kilometrekarelik bir alanı kaplıyordu. Büyükkale adı verilen kayalık yükselti üzerinde kral sarayı kuruluydu. Kent anıtsal bir surla çevriliydi. Aşağı Şehir denilen bölgede, konutların sıkışık düzende dizili olduğu sivil yaşam alanının yanında bugün halen ihtişamını koruyan Büyük Tapınak, büyük bir ihtimalle o dönemde kurulmuştur.

Hitit Devleti’nin güçlenmesi Hattuša’da anıtsal karakterdeki yeniden yapılanma çalışmalarıyla açıkça izlenebilir. MÖ 17. yüzyılda şehrin eski bölümleri yenilenirken, MÖ 1550/30´dan sonra yayılım alanı güneye doğru genişletilerek kentin boyu iki katına çıkarılır. Artık sur duvarının uzunluğu yaklaşık 7 kilometredir. Hititler suru doğuda ve batıda var olan, derin boğazların sarp kenarına oturtarak, doğanın verdiği avantajdan da yararlanmayı bilmişlerdir. Güneyde, bugün Yerkapı olarak bilinen bölgede sur böyle bir sarp yamaç olmadığı için, yapay olarak yığılan toprak üzerinden geçirilmiştir.

Şehrin yeni kurulmuş kısmına giriş anıtsal kapılardan sağlanıyordu: Aşağı Batı Kapısı , Yukarı Batı Kapısı, Aslanlı Kapı, Sfenksli Kapı ve Kral Kapı. Kapılar, surlu yerleşimlerin en zayıf noktalarını oluşturduklarından, Hattuša’da kapıların yapımına özellikle özen gösterilmiştir. İki yanında kulelerle donatılmış olan sivri kemerli kapılar tipiktir. Gerek Aslanlı Kapı’da, gerekse Kral Kapı’da surun dışına inşa edilmiş ön duvar ve ek kule, kapıya yaklaşanlara gerektiğinde müdahale etme imkanı sağlıyordu. Aslanlı Kapı’nın kentin dışına bakan yüzünde kapının iki yanına yerleştirilmiş aslan yontuları, Hitit taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. Kral Kapı’da kente bakan yüzde ise, kısa eteği, silahları ve boynuzlu miğferiyle savaşçı bir tanrı betimlenmiştir.

Şehrin güneyinde en yüksek yerinde diğerlerinden tamamen farklı bir kapı geçidi vardır: Sfenksli Kapı. Bu kapı bir kule içinden geçer, diğerleri gibi sivri kemer biçimli değildir. Dar olan bu kapı yaya geçidi olarak kullanılmıştır. Şehrin dışına bakan sfenksler kapı pervazları üzerinde yüksek kabartma görünümündeyken içe bakan kapı geçidindeki sfenksler hemen hemen serbest duran heykel karakterindedirler. Sfenksler; kanatlı, insan (kadın) başlı ve aslan gövdelidir. Başlarında bir miğfer gösterilmiştir. Sfenksli Kapı’da yalnızca dış kapı kapatılabiliyordu, iç kapıda kapı kanatlarının tutturulması için bir donanım yoktu. Sfenksli kapının dini törenlerdeki alaylarda kullanılan bir kompleksin parçası olduğu düşünülmektedir.

Sfenkslerle süslenmis Yerkapı.

Bu düşünceyi destekleyen başka etkenler de vardır: Sfenksli Kapı, aslında başka bir yapı kompleksi içinde, bir bütün olarak izlenmelidir. Şehrin en güney kesiminde sur, yapay yığma toprağın oluşturduğu, adeta şehrin tacı olan bir yükselti üzerinden geçer. 250 metre uzunluğundaki bir kesimde, bu yükseltinin eğimli yüzü, şehrin dışına bakan tarafta büyük döşeme taşlarıyla kaplıdır. Yaklaşık 80 metre genişliğinde ve 30 metre yüksekliğindeki bu “yapı”, keskin köşelerinden dolayı ilk bakışta bir piramidin kenarını anımsatsa da, bu tamamen Hititlere özgü bir yapıdır. Üstte merkezi konumdaki Sfenksli Kapı’nın hemen altında, potern adı verilen bir tünel yerleştirilmiştir. Bu tür tünellerden, Eski şehrin ‘Poternli Sur’ denilen sur duvarında savunma yapısının bir parçası olarak yorumlanabilen daha küçük boyutlarda 8 tane daha vardır. Ancak Yerkapı’daki bu çok daha ihtişamlı potern, halen içine girilebilen yegâne örnektir. İşlevinin ne olduğu hala tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Aşağı Şehir´deki poternlerinin koruma ve savunma sistemi içinde görülüp, şehre yaklaşan düşman askerlerini arkadan çevirebilmek için kullanılmış oldukları düşünülmüşse de, Yerkapı´daki girişin uzaktan bile görülebilecek kadar belirgin olması, kapatılabilir kapılarının da olmayışı göz önüne alındığında, bunun pek akla yakın bir açıklama olmadığı görülür. Anıtsal Yerkapı kompleksinin işlevinin savunmayla ilgili olmadığı, her iki yandaki merdivenlerden de anlaşılır. Hattuša´daki diğer kapılardan farklı özelliklere sahip olan Sfenksli Kapı, kapının hemen altından geçen potern, çok uzaklardan seçilebilen taş döşemeli rampa ve iki yandaki merdivenler tümüyle birlikte ele alındığında, bu kompleksin işlevinin daha çok sembolik olduğu görüşü ağırlık kazanır ve bu kompleksin Hitit dünyasında var olduğunu bildiğimiz dini törenlerden bazıları için, adeta bir sahne niteliği taşıdığı düşünülebilir.

Hitit Krallığı, Büyükkale adı verilen kral sarayından yönetiliyordu. Başkent ilk kurulduğunda sarayın konumu, kentin en yüksek yeriydi. Kentin yayılım alanının güneye doğru genişletilmesiyle, sarayın kuşbakışı konumu da ortadan kalkmıştır. Aşağı Şehre bakan yüzüne ilave edilen sur sayesinde saray, kentin içinden gelebilecek tehlikelere karşı korumaya alınmıştır. Platonun doğu kenarındaki doğal koruma sağlayan çok sarp kayalığa rağmen, burada bile büyük bloklarla oluşturulan bir sur duvarı oturtulmuştur. Saraya giriş, platonun güney köşesindeki rampayla sağlanıyordu. Saray birbiri ardına dizili üç ayrı galerili avlu etrafına yerleştirilmiş yapılardan oluşuyordu. Bir avludan diğer avluya geçiş aslanlarla bezeli kapılardan gerçekleşiyordu.

Kentin güneye doğru genişletilen arazinin topoğrafyasına uygun olarak, kayalık sırtlarının birbirinden ayırdığı farklı fonksiyonlara sahip çeşitli semtler oluşmuştur. Hititlerin yeniden yapılaşma aktiviteleri kapsamında kayalıklar da kullanılmıştır. Yenicekale, kent bölgesinde varlığını bildiğimiz çok sayıdaki kaya üstü yapılardan biri, Sarıkale ile beraber en iyi korunagelmiş olanıdır. Bu tür yapılar erozyondan fazlasıyla nasibini almış ve ancak anıtsal kesimleri olan çok büyük taş bloklarla örülü alt kesimleri günümüze ulaşmıştır. Hiçbirinde taban seviyesi kalmadığından, kazarak bu anıtsal yapıların işlevleri konusunda bilgi edinmek mümkün olmamıştır. Yapım tarihlerinin, başkent tarihçesinin tam olarak neresine oturtulacağı da kesin değildir; hatta bazılarının şehir suru genişletilmeden önce sur dışı kalecikleri olarak kullanılmış olması olasılık dahilindedir.

Yukarı Şehir´deki ilginç anıtlardan biri de hiyeroglifli yazıtıyla ve çeşitli kabartmalarla süslenmiş odadır. İlk bulunduğunda mezar olduğu sanılmış, ancak duvarındaki yazıtın yorumlanmasıyla, bunun kült işlevli bir anıt olduğu anlaşılmıştır. Çok iyi korunagelmiş olan yazıtın karşısındaki duvarda Kral II. Šuppiluliuma’nın boynuzlu başlıkla gösterildiği kabartma vardır. Yazılı kaynaklardan bildiğimize göre, Hitit kralları öldükten sonra tanrı statüsüne yükseliyorlardı. Tanrılığın resim sanatındaki belirtisinin boynuz olduğu göz önüne alındığında bu anıtta II. Šuppiluliuma’nın öldükten sonra betimlendiği anlaşılır. Yazıtta, kralın pek çok ülkeyi ele geçirdiğinden, yeni kentler kurduğundan ve çeşitli tanrılara kurbanlar verdiğinden söz edilir. Odanın arka duvarında ise güneş tanrısı betimlenmiştir. Hafirler bu anıtı hemen arkasında yer alan iki su havuzuyla ilişkili olarak görmek istemektedirler. Birinci havuzun köşeleri hizasına yerleştirilmiş olan bu mekanların, havuzlarla ilişkili olduğu düşünüldüğünde havuzların da, su rezervi olma özelliklerinin yanı sıra kültsel işlevleri de muhtemel gibi gelmektedir.

Yukarı Şehir’de büyük bir ihtimalle ölü kültüyle ilgili olan 1nolu. Yapı 2 nolu odanın aynısıdır.

Yukarı Şehrin en yoğun araştırılmış bölümü, kent genişletildiğinde inşa edilmiş olduğu düşünülen Tapınak Mahallesi´dir. Hattuša’da şimdiye kadar kazılmış olan 31 tapınağın 30’u Yukarı Şehir’de, ve 28’i birbirine yakın bir şekilde, Tapınak Mahallesi’nde yer alır. Tapınaklarda ortak plan özellikleri nedeniyle hangi odanın kült odası olduğu, içinde bulunan heykel kaidesinden anlaşılır. Tapınakların yönleri ise alanın topoğrafyasına uydurulmuş olduğundan, ortak bir planlama kriteri göstermezler. Ne yazık ki bugüne kadar yapılmış kazılarda hiçbir kült odası, kullanıldığı esnada içinde bulunan eşyalar ve kült araç gereçleriyle bulunamamıştır; ancak yazılı kaynaklardan dini törenlerde çok çeşitli araç gerecin kullanıldığını biliyoruz.

Hattuša’nın Yukarı Şehir’deki tapınakların yapım tekniği, diğer anıtsal yapılardan farklı değildir: sağlam taş temeller üstünde özenle biçimlendirilmiş taş bloklardan örülü subasman kesimi, kerpiç duvarlar ve düz dam. Kerpiç duvarlar yine toprakla sıvalıydılar. Kaide kesimindeki taş blokların ortostat olarak adlandırılabilecek kadar büyük ve yüksek olduğu örnekler de vardır.

Bu kesimde tapınakların bu denli yoğun oluşu, kente sonradan eklenen Yukarı Şehrin tümünün kült işlevine ayrılmış olduğu fikrini doğurmuştu.

Yukarı Şehrin batı kesimlerinde de yalnızca resmi işlevli olduğu anlaşılan yapıların bulunmuş olması da bu fikri destekler gibi görünmekteydi. Sarıkale önündeki düzlüklerdeki kazılar, Yukarı Şehir’de sivil yerleşimin, atölyelerin ve hatta Hitit kral muhafızlarının komuntanı olan GAL.MEŠEDİ gibi önemli görevlilerin malikânelerinin de var olduğunu kanıtlamıştır.

İmparatorluk döneminde (yaklaşık MÖ 1530-1180) kentin güney kısmında yeni semtler oluşturulurken, aynı zamanda Aşağı Şehir’de, yani kentin eski kesiminde de yenilikler yapılmıştır. Bunların en dikkat çekeni kentin en büyük kült yapısı olan Büyük Tapınak´tır. Böylesi anıtsal bir yapı kompleksinin inşasıyla, tapınağın yakın çevresinin de yeniden düzenlenmesi gerekli olmuştur. Tapınağı çevreleyen 4 kanat, depo odalarından oluşmaktadır. Tapınak alanına üç eşiğe sahip bir kapıdan girilir, iri yassı taşlarla döşeli bir yola çıkılır. Yol takip edildiğinde, önce köşede masif bir taş bloktan yapılmış büyük su teknesine ulaşılır. Bu tekne büyük olasılıkla tapınağa girmeden önce yapılması gerekli törensel temizlik için kullanılıyordu.

Depo odalarının önünden geçerek tapınağın ana binasına ulaşılır. Ana yapının planı Hattuša’daki diğer tapınaklardaki şemaya uyar: Giriş ortadaki üstü açık büyük avluya açılır. Esas kült mekanları avlunun karşı tarafında yer alır. Avlunun tabanı da büyük yassı taşlarla döşeliydi, ancak bugün taban topraktır. Bugünkü görünümü pek etkileyici olmasa da dini törenlerin büyük bölümünün tapınak avlularında, çatısında ve pencerelerde yapıldığını çivi yazılı tabletlerden biliyoruz. Avlunun karşı kenarındaki direkli galerinin arkasındaki çeşitli ön odalardan geçilerek, tapınağın en kutsal bölümüne ulaşılır. Burada karşılıklı iki kült odası bulunur. Hattuša’daki diğer tapınaklarda genellikle tek kült odası bulunur. Kült odalarından iyi korunagelmiş olanın tabanı taş döşelidir, bir kenarda tanrı heykelinin oturtulduğu düşünülen kaide vardır. Yapının anıtsallığı da göz önüne alındığında burada Hitit ülkesinin en büyük iki tanrısı olan Fırtına Tanrısı ve Arinna’nın Güneş Tanrıçası’na tapınıldığı yorumu yapılabilir.

Tapınağın kuzeybatıdaki depo odalarında tabana gömülü, yüzlerce büyük boy küp bulunmuştur. 2000 litreye kadar varan hacimleriyle bu küplerde tahıl, baklagiller ya da şarap, yağ gibi sıvı erzak muhafaza edilebiliyordu. Tapınağın güneydoğusundaki depo odalarında ise içinde binlerce çivi yazılı tabletin bulunduğu bir arşiv vardı.

Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı

Hattuša, Hitit ülkesinin yalnızca idari merkezi değil aynı zamanda kült merkezidir. Kentin dışında kalan Yazılıkaya’nın, Hattuša’nın en önemli ve görkemli kült merkezi olduğuna şüphe yoktur. 1834’te Hattuša’yı keşfeden Texier, kent kalıntılarından yaklaşık 1,5 kilometre uzaklıkta, kayaların arasına saklanmış bu mekandan çok etkilenmiştir. O tarihten beri pek çok gezginin ve bilim insanının ilgisini çeken Yazılıkaya’da, dönemin yeni buluşu fotoğraf makinesi de 1861 gibi çok erken bir tarihte belgelemede kullanılmıştır. Şehirdeki tapınaklardan farklı olarak burası iki üstü açık kült mekanının bulunduğu bir açık hava tapınağıdır. Her iki mekanda da kireçtaşı kayaların oluşturduğu duvarlara şeritler halinde işlenmiş kabartmalar vardır. Ana mekanda (A Odası) solda tanrılar, sağda tanrıçalar, Hatti ülkesinin en büyük iki tanrısı, Fırtına tanrısı Teşup ile eşi Güneş tanrıçasının karşılıklı durdukları ana sahneye doğru alay halinde ilerlerken gösterilmişlerdir. Figürlerin pek çoğunun baş hizasında hiyeroglifle adları yazılıdır. Ana mekandaki en büyük ve tanrı olmayan tek figür Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın kabartmasıdır.

Aynı kral dar bir geçitle geçilen B odasında, bu defa koruyucu tanrısı Šarruma’nın himayesinde betimlenmiştir. Büyük olasılıkla bu, kralın ölmüş olduğunu göstermektedir. Bu ikilinin hemen yanında yeraltı tanrısı olarak adlandırılan Nergal dikey bir kılıç olarak resmedilmiştir. Kılıcın kabzasını boynuzlu, sivri tanrı başlığıyla küpeli bir erkek başı oluşturuyor. Kabza ayrıca iki aslanla bezenmiştir. B Odasında ayrıca 12 Yeraltı Tanrısı arka arkaya dizili, öne doğru ilerlerken gösterilmiştir. Kısa etekleri, sivri başlıkları, ucu yukarı dönük ayakkabılarıyla ve başlıklarının önündeki boynuzlarla tipik tanrı tasvir tarzına uyarlar.

Yeni Kazıların Sonuçları

Hattuša’da son yıllarda yapılan çalışmaların Hitit araştırmalarına getirdiği yeniliklere gelince: Daha çok saray, tapınaklar ve resmi yapıların araştırılması ağırlıklı olan eski kazılardan sonra, bugün, kentteki sivil yaşama ve kent ekonomisine ait verilerin toplanmasıyla kentin çeşitli bölgelerinin ne şekilde birbirine bağlı olduğunun anlaşılmasına ağırlık verilmektedir.

MS 2. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen büyük bir havuza sahip olan villa kompleksi.

Kentin ana yerleşim bölgesinden derin bir vadiyle ayrılan Büyükkaya yükseltisi, kent tarihinin en eski dönemlerinde yerleşime sahne olmuştur. Burada en eski yerleşim MÖ 6. bine aittir. Uzunca bir zaman boşluğundan sonra İlk Tunç Çağı sonlarına doğru ve Assur Ticaret Kolonileri döneminde Hattuş kentinin bu bölgesinde de yerleşim olmuştur. Hitit İmparatorluğu´nun MÖ 1200´lerde yıkılışı ve dolayısıyla başkent Hattuša’nın terk edilişinden sonra Orta Anadolu’da büyük bir boşluk olduğu düşünülüyordu. Karanlık Çağ olarak adlandırılan Erken Demir Çağına ait bir yerleşim, Büyükkaya kazılarıyla ilk kez ortaya çıkarılabilmiştir. Bu dönem, çark yapımı keramiğin azaldığı, buna karşın el yapımı keramiğinin tercih edildiği kentsel yerleşim yerine, köy karakterli küçük yerleşimlerin izlenebildiği, kültür tarihi içinde adeta bir geri dönüş olarak adlandırılabilecek bir süreçtir.

Büyükkaya Hitit Döneminde de yoğun kullanıma sahne olmuştur. Hititler güvenlik nedeniyle Budaközü Boğazı´nın karşı tarafındaki Büyükkaya kayalık sırtını da erken dönemde sur sistemine dahil etmişlerdir. Büyükkaya’daki en önemli Hitit dönemi kalıntıları yeraltı tahıl ambarlarıydı. Tabanları taş döşeli, büyük dörtgen çukurlarda şehrin tahıl erzağı saklanıyordu. 11 tanesi bilinen bu çukurların en büyüğü 12 x 18 metre boyutlarında ve en az 2 metre derinliğindeydi. Tabanları samanla örtülen çukurlar tahılla doldurulduktan sonra üstleri yine saman ve toprakla kapatılıyordu. Bu şekilde, havasız ortamda, tahılın onlarca yıl saklanabildiğini etnoğrafik paralellerden biliyoruz.

Aşağı Şehir’de Poternli Surun hemen kenarında, aynı kullanma prensibinde, 118 x 40 metre boyutlarında, yangın geçirmiş çok büyük bir yeraltı tahıl ambarı daha incelenmiştir. Karbonlaşmış arpa, buğday gibi ürünlerin yanı sıra, hasat sırasında tarlalardan ürüne karışarak gelen yabani otların tohumları da bol miktarda mevcut olduğundan, dönemin bitki örtüsü ve dolayısıyla çevre koşulları hakkında değerli bilgiler elde edilebildi. Bu silonun kapasitesi 35.000 kişinin bir yıllık tahıl ihtiyacını karşılayabilecek kadardı. Böyle bir gıda deposu kralın güç temellerinden birini oluşturuyordu, çünkü kral bu depolanmış tohumlarla, kıtlık dönemlerinde duruma müdahale edip yalnızca başkenti değil, ülkenin bir kısmını zor dönemden geçirebilecek gücü garantiliyordu. Yani bu adeta devlet hazinesinin bir parçasıydı.

Hititler tahıl depolayarak gıda teminini garanti altına almanın yanı sıra, İç Anadolu’nun karasal ikliminin kurak yaz aylarında susuz kalmamak için geniş kapasiteli su depoları inşa etmişlerdir. Şehrin en yüksek yeri olan Yerkapı’nın kuzeybatısında yan yana dizili beş havuzun varlığıyla Hattuša’nın diğer bölgelerinde ve yakın çevresinde de birçok havuzun var olduğu jeofizik ölçümlerle ve kazılarla tespit edilmiştir.

Uzun yıllar Yukarı Şehir´de devam eden kazıların en önemli amacı bu bölgedeki yerleşimin ne zaman başladığı ve ne şekilde geliştiği sorusunu cevaplamaktı. Uzun bir süre yalnızca tapınaklar ve resmi yapılar kazıldığı için Yukarı Şehir´de sivil yerleşimin var olup olmadığı konusuna açıklık getirmek çalışmalarımızın ikinci amacını oluşturmuştur. Yeni çalışmalar, 1930´lu yıllardan beri kabul gören Yukarı Şehir tarihlemesinin doğru olmadığını, yani yerleşimin eskiden sanıldığı gibi MÖ 13. yüzyılda değil MÖ 1530’dan sonra başlamak üzere bu bölgeye yayıldığını göstermektedir. Ayrıca bu alanlarda işliklerin, sivil yerleşim ünitelerinin ve askeri karakterde olabilecek yapıların varlığı da anlaşılmaktadır.

Kazılar, şehrin gelişimini bir bütün olarak anlamak amacıyla son yıllarda Aşağı Şehir´de devam etmektedir. Birçok farklı bölgede elde edilen sonuçlara göre Assurlu tüccarların Hattuš karum´unda ticaret yaptıkları, Hitit öncesi dönem ile Hitit Dönemi arasında doğrudan bir geçişin olduğu söylenebilir. Açığa çıkartılan mahallede konut formları ve ekonomi stratejilerinin her iki dönem arasında doğal bir bağlantıyla devam ettiği görülür. Ancak Aşağı Şehir´deki bu mahalle MÖ 15. yüzyılın erken bir döneminde terk edilmiş böylece Büyük Tapınak şehrin her yerinden görülür bir hale gelmiştir.

Kesikkaya mevkiindeki çalışmalarla, kayanın güneyinde Eski Hitit Dönemine ait özgün anıtsal mimariyi yansıtan bir yapının bulunmuş olması, özellikle Hititlerin Hattuša´yı başkent olarak seçtikten hemen sonra yani MÖ 17. yüzyılda şehri nasıl aktif olarak şekillendirdiklerini gösterir.

Son yıllarda Aşağı Şehir´in kuzey teraslarında yürütülen çalışmalarla beklenmedik bir şekilde hem karum dönemi, hem de Hitit Dönemine ait önemli yapılara ulaşılmıştır. Assur Ticaret Koloni Çağı zamanında kuzey terasta bulunan büyük depo binalarının henüz küçük bir kısmı açığa çıkartılmış olmasına rağmen, bulunan bir çivi yazılı tablette geçen olaylardan buranın dönemin kralı idaresine bağlı bir kompleks olduğu anlaşılmıştır. Büyük bir yangınla tahrip edildikten hemen sonra, alanın kullanımı kesintisiz devam etmektedir. Kısa süre açık bir alan olarak kullanılan terasa henüz Eski Hitit Döneminde yaklaşık MÖ 15. yüzyılın orta, belki de sonlarına kadar kullanılan büyük bir yapı kompleksi kurulmuştur. Yeni bir sur sisteminin iç kısmına kurulan yapı, bir ihtimalle Hitit kralları için çalışan sâkilerin toplanıp törenlerin yapıldığı bir yer idi. Bu varsayım bazı metinlerdeki topografik anlatımlarıyla birlikte, yapı ile ilişkili olarak ele geçen ve her biri ünik bir form sergileyen, üç farklı içme kabıyla desteklenebilir.

Son yıllarda jeoloji uzmanlarla birlikte yürütülen çalışmaların sonucunda Hattuša´nın bir fay sisteminin üzerinde bulunduğu ve özellikle Büyük Tapınak ile bazı başka anıtsal yapılarda görülen hasarlarının depremlerden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Benzer tahribatların Aşağı Şehir´in kuzey terasında görülmesi, buradaki yapıların muhtemelen MÖ 15. yüzyılın sonunda bir deprem ile son bulduklarına işaret etmektedir.

Boğazköy ören yeri Hititlerin yanı sıra birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Demir Çağında geniş yayılıma sahip bir kentin oluştuğu uzun zamandan beri bilinmektedir. Kesikkaya´nın güneyindeki çalışmaların sayesinde bu kentin özellikle MÖ 800/750´den sonra epey geliştiği ve Anadolu´da dönemin önemli şehirlerden biri olduğu anlaşılmıştır. Aynı bölgedeki kazılarla Galat kültürüne, yani MÖ 3. ile 1. yüzyılın arasındaki döneme ait küçük bir kale ve Aşağı Şehrin kuzeyinde ise daha önce henüz bilinmeyen Roma Dönemine (yaklaşık MS 1-4. yüzyıla ait) ait yerleşim izleri tespit edilmiştir. Önce, MS 1. yüzyılda tahminen dörtgen plana sahip bir askeri kamp kurarak, Boğazköy´ün güneyinde, Yozgat şehrinin batısında yer alan Tavium´dan Amasya´ya giden Roma yolu kontrol altına alınmıştır. MS 2. yüzyılın ilk yarısında ise büyük bir havuza sahip olan geniş bir villa kompleksi bu yapının yerini almıştır. Bu yapı kompleksi, yer yer görülen değişikliklerle MS 4. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmektedir. Bu bulgular sayesinde bölgedeki Roma varlığının yerel nüfüsu ile olan ilişkileri hakkında ilk kez bilgi edinmekteyiz. Son dönem çalışmalar sayesinde Boğazköy´deki uzun süreli yerleşim tarihini bir bütün olarak ortaya koyan mozaiğine yeni eksik parçaların eklenmesi mümkün olmuştur.

Restorasyon Çalışmaları

Bugüne kadar Hattuša’da yapılan onarımların çoğu kazı ile ortaya çıkarılmış temel duvarlarını düzeltip, kısmen tamamlayıp, sağlamlaştırarak yüzeyde görünür hale getirme prensibine dayanıyordu. P. Neve´nin geliştirdiği özgün sistemle yapılan çalışmalar Hattuša’yı adeta bir açık hava müzesi haline getirmiştir. Son yıllarda özellikle Eski Hitit dönemine ait olan poternli surun uzun bir kısmı restore edilerek bir Hitit savunma sistemin tüm özellikleriyle ortaya konmuştur.

Aslınlı Kapı’nın sol aslan başı tamamlanırken.

2003-2005 yılları arasında Hitit kentlerinin en belirleyici mimari yapıtlarından olan kent surlarının 68 metre uzunlukta olan bir bölümünün Hitit dönemi yapı elemanları kullanarak ayağa kaldırılmasına gidildi. Hattuša’daki bütün yapılarda olduğu gibi, sur duvarının da temel ve subasmanı taştan, üst yapısı kerpiçtendir. Sur duvarının ve iki katlı kulelerinin üst yapısı konusunda, örneğin kulelerin pencereli olduğu gerek duvarın gerekse kulelerin mazgal dişleriyle donatılmış olduğu gibi detaylar için, en önemli bilgi kaynağı Hitit dönemine ait pişmiş toprak modellerdir. Koruyucu madde eklemeksizin, kil, saman ve suyun karıştırılıp, tahta kalıplar içine dökülüp, güneşte kurutulması suretiyle üretilen toplam 64.000 kerpiç tuğla ile örülen duvarlar, yine aynı malzemeyle sıvandı.

Bu projenin iki önemli amacı vardı: Birincisi, Hitit yapı teknikleri ve malzemelerini kullanarak, inşaat sırasındaki bütün süreçleri belgelemek suretiyle, o dönemde yapılan inşaatlarda gerekli işgücü, malzeme miktarı, hangi sürelerde hangi işlerin hangi mevsimlerde yapılabileceği ya da gereksinim duyulan bakım gibi detaylara cevap bulmaya çalışmak; ikincisi, bir Hitit yapısını üçüncü boyutuyla ayağa kaldırarak Hattuša’ya gelen ziyaretçilere daha anlaşılabilir bir görünüm sunmak.

Kazılarla ortaya çıkarılan alanların restorasyon çalışmalarına paralel olarak kentin anıtsal sanat eserleri yerlerinde korunamasa da kopyalarının sergilenmesi hedeflenmektedir. Bu bağlamda son yıllarda kendi döneminde Aslanlı Kapı´nın kırılıp kaybolan sol aslan başı tamamlanmıştır. Uzun bir aradan sonra Boğazköy´e 2011 yılında dönen Sfenksli Kapı´nın iç tarafını süsleyen iki sfenksin kopyaları hazırlanmıştır. Böylece bu kapı, kazılardan sonraki görkemli haline tekrar kavuşturulmuştur. Son olarak kazımıza finansal destek sağlayan Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne (DAI), Alman Araştırma Fonu Birliği’ne (DFG) ve Fest Travel’a çok teşekkür ediyoruz.

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Karlar ve Karca

Mısırlı firavun Psammetichus I Mısır üzerindeki gücünü garanti altına almak için askeri yardıma ihti...

Likler ve Likçe

Likçe yazıtlar, 19. yüzyılın başlarında ilk kez yeniden keşfedildiğinde, bu yeni dil oldukça kafa karıştırıc...

Lidya Halkı ve Lidce

Lidce, 150 yılı aşkın bir süredir bilinen bir dildir. 19. yüzyıl kâşifleri, bu dile ilişkin ilk belgeleri toplamış anca...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız