Zincirli Höyük

Eski Sam’al

Zincirli Höyük yerleşimi, yaklaşık olarak MÖ 920-173 arasında modern İslahiye’nin etrafındaki vadiye hükmeden Demir Çağı krallığı Y’DY ya da Sam’al krallığının başkenti olan eski Sam’al şehridir.

Kalenin iç kapısının yıkıntıları önünde, bir zamanlar kapıyı koruyan beş aslanın gömüldüğü çukur.

Yerleşmede yapılan ilk olarak 19. yüzyılda yapılmaya başlanan araştırmalarda pek çok dikkat çekici heykel, hükümdarlık yazıtları, ve etkileyici sur ve saraylar bulunmuştur. Zincirli’de şu anda Chicago ve Tübingen Üniversiteleri tarafından yürütülen kazılarda Sam’al krallığının geçmişindeki eksik parçalar bulunmaya, ata kültleri ve şehir sakinlerinin yaşamları aydınlatılmaya devam ediliyor.

Yerleşme ve Kurulum

Zincirli, eski Sam’al şehrinin kalıntılarının bulunduğu 40 hektarlık höyüğün modern ismidir. Eski Sam’al sözcüğü Sami dillerde “kuzey” anlamına gelir, ama Zincirli bölgesinin başka bir adı, Sami dillerinden gelmeyen Y’DY’dir (sesli harfler olmadan, sessiz harflerle yazılır).

Zincirli Nur Dağları’nın (eski Amanus Dağları) doğu eteklerinde yer alır. Bu dik kuzey-güney menzili Toros Dağları’ndan güneye doğru uzanır ve Akdeniz’de bir ova olan Kilikya’yı batıda Suriye topaklarından, ve Fırat Nehri’nin üst tarafından ayırır. Amanus Dağlar’ından geçilebilmesi için kullanılması gereken iki büyük geçitten biri olan doğu tarafındaki Bahçe Geçidi (“Amanus Kapıları” olarak da bilinir), bu yerleşmenin sakinlerinin kontrolü altındaydı. Sam’al kralları bu sayede Mezopotamya ve Akdeniz arasında yapılan karavan ticaretinden kâr elde edebiliyorlardı. Zincirli sakinleri aynı zamanda Amanus Dağları’nın gür ormanlarla kaplı eteklerine de kolayca erişebiliyorlardı. Sam’al krallarının gelir kaynakları arasında çam ve sedir ağaçlarının keresteleri ve reçineleri vardı, ve bunlar Assurlu efendilerinin sunduğu haraç listesinden hiç eksik olmazdı.

Elimizdeki botanik kanıtlara göre Zincirli’nin eski sakinlerinin vadinin zengin alüvyonlu topraklarında buğday, arpa, baklagiller, üzüm, zeytin ve incir yetiştirdiklerini biliyoruz. Sam’al krallığında koyun, keçi, sığır, davar, ve domuz çobanlığı yapılıyordu ve yetiştirdikleri bitkilerle birlikte bunun tipik bir Akdeniz geçim ekonomisi olduğunu söyleyebiliriz. Nehir ve bataklıklardan balık ve su kuşlarına, ve bunların yanında geyik, tavşan, yaban domuzu, aslan ve ayı gibi yabani hayvanlara da aşina olduklarını Zincirli’deki rölyeflerin üzerinde betimlenen av sahnelerinden anlayabiliyoruz.

Kalenin rekonstrüksiyonu Robert Koldewey’in Demir Çağı kalesinin rekonstrüksiyonu

Eski Kazılar

1888 ile 1902 yılları arasında liderliğini Felix von Luschan’ın yaptığı Alman arkeologlardan oluşan bir ekip Zincirli’de beş sezon boyunca kazı yaptı, ve ulaştıkları sonuçları beş büyük cilt halinde yayımladılar. Bu araştırma neticesinde Demir Çağı Sam’al’ın şehir duvarları ve kapıları hakkında bir fikrimiz oluştu, ve yerleşmenin ortasındaki 5 hektarlık yukarı höyükte birkaç saray ve başka büyük yapılar ortaya çıktı. Yukarı höyük, yaklaşık olarak MÖ 2500 ile 1500 arasında bölgeye gitmiş Bronz Çağı yerleşmelerinin kalıntılarından oluşuyor. Demir Çağı kralları bu eski höyüğün üzerine yaklaşık olarak MÖ 900’de bir kraliyet sarayı inşa ettirdiler, ve höyüğün boyu, etrafını çevreleyen ovadan 15 metre daha yüksek bir hale geldi. Tarihini tam olarak bilmesek de büyük kasabayı korumak adına kraliyet sarayından 360 metre uzaklıktaki tarlaların etrafına dairesel bir duvar çektiler ve kasabanın etrafını çevirmiş oldular.

Alman kazı ekibi düzinelerce yontulmuş taş parçası buldu. Şu anda İstanbul ve Berlin’de sergilenen bu parçalar içinde önemli binaların girişlerini koruyan aslan ve sfenks heykelleri, ve ana kapılar ve sarayın cephesinde bulunan süslü sütun kaideleri ve rölyef-işlenmiş bazalt ortostatlar (yere dik açıyla duran levhalar) da var. Taşa işlenmiş bir şekilde Fenike dili, yerel Sam’al dili, Aramice, ve Akadca dillerinde birkaç adet kraliyet yazıtı bulundu.

Güncel Kazılar

2006 yılında Chicago Üniversitesi’nin Doğu Bilimleri Enstitüsü, Neubauer Family Foundation’ın desteğiyle Zincirli’de modern araştırma metotları ve sorularıyla yeni ve büyük ölçekli kazılara başladı. Bu kazıya 2014’de Tübingen Üniversitesi (Almanya) de katıldı. Yeni kazı ekibi 2006 ile 2015 arasındaki sekiz kazı sezonu içinde dokuz farklı kazı alanında 5.500 metre karelik bir alanı açtı.

Chicago-Tübingen kazı ekibi temel olarak Demir Çağı’nın büyük, dairesel aşağı kasabayı inceledi. Eski Alman kazı ekibinin bulduğu surlar dışında bu bölgeye dokunulmamıştı. Elde edilecek bilgilerle Akdeniz ve Yakın Doğu tarihini şekillendiren bu dönemdeki şehir yaşamı ve sosyo-ekonomik organizasyonu konusunda çok daha iyi bir fikir sahibi olabilir, şehrin hükümdarlarının anıtsal saraylar ve surları dışında farklı bir perspektif elde edebilirdik. Bu hedefe şöyle yaklaşmayı uygun gördük: 1) aşağı kasabanın modern bina ve ağaçlarla kaplı olmayan tüm noktalarında jeomanyetik bir araştırma yürütme (bölgenin yaklaşık üçte ikisinde), ve 2) alt kasabanın dört farklı bölümünde büyük-çaplı kazılar. Bu jeomanyetik harita kazılarımızda bize rehberlik etmesinin ötesinde şehir planlaması ve bölge organizasyonu konusunda pek çok kanıt elde etmemizi sağlayabilir. Aşağı kasabanın farklı bölgelerindeki yerel, resmi, “endüstriyel” ve kült mimarinin çömlekçilik, eser, hayvan kemikleri, ve botanik kalıntıların bağlamsal motiflerine özen gösterilerek kazılması ve açığa çıkarılması, Demir Çağı’nda şehir yaşamının sosyal ve pratik farklılıklarını gözler önüne serebilir. Sam’al krallığı politik bağımlılıktan Yeni-Assur İmparatorluğu’nun eyalet başkenti konumuna geldiğinden dolayı şehir yaşamındaki değişimler konusu üzerine özellikle yoğunlaşmayı tercih ettik.

Başka bir amacımız da Demir şehrinin altında gömülü olan Erken Tunç Çağı (yaklaşık olarak MÖ 2500-2000) ve Orta Tunç Çağı (yaklaşık olarak MÖ 2000-1500) yerleşmeleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak. 2015’de yukarı höyükte yanmış bir Orta Tunç Çağı binasına ulaşıldı, ve bir tane de yok olmuş Erken Tunç Çağı alt kasabası bulundu. Gelecek kazı sezonlarında bu bölgedeki şehir organizasyonu, çevre ve kültürel bağları Tunç ve Demir Çağları ile karşılaştırabilmek için kazı alanımızı genişleteceğiz.

Yerleşme Tarihi ve Arkeolojik Kalıntılar

Zincirli’ye ilk yerleşim Erken Tunç Çağı’nda, yaklaşık olarak MÖ 2500 ile 2300 yılları arasında Suriye’ye hükmetmiş olan Ebla krallığı döneminde gerçekleşti. Yerleşmede Orta Tunç Çağı (yaklaşık olarak MÖ 2000-1600) döneminde de yaşayanlar vardı. Kültepe-Kanesh’de bulunan binlerce kil tabletin belgelediği üzere bu dönemde Assur ile iç Anadolu arasında uzun-mesafeli ticaret yapılıyordu. Geç Tunç Çağı (yaklaşık olarak MÖ 1600-1200) ya da Erken Demir Çağı (MÖ 1200-900) sırasında bu bölgede insanların yaşadığına dair bir kanıt olmadığı için yerleşmenin Mitanni ve Hitit İmparatorlukları döneminde ve Yeni-Hitit döneminin büyük bir bölümünde terk edildiği sonucuna varıyoruz. Ama MÖ yaklaşık 900 yılında terk edilmiş Tunç Çağı höyüğü, Sam’al’a yaklaşık olarak MÖ 713 yılından itibaren hükmeden Demir Çağ hanedanlığının kurucusu Gabbār tarafından yeniden kuruldu. Ya kendisi, ya da soyundan gelen biri daha sonra 5 hektarlık kraliyet sarayını surlarla çevirdi ve aşağı kasabanın etrafını çevirerek yerleşmeyi 40 hektardan oluşan bir alan haline getirdi.

Surlar ve Dekorasyonları

En dış duvarın 3 metre genişliği ve yüksekliği, taş zemini, ve üzerinde en az on metreye kadar uzadığı düşünülen (ama sonra aşınmış olan) kerpiçten bir kısım vardı. Bu duvar yerleşmenin etrafında tam bir daire çiziyor, üzerinde 100 adet dikdörtgen şeklinde kule yer alıyordu. İç kısımda ise yine 100 adet kulesi olan eş-merkezli başka bir duvar vardı. Bu, eşsiz bir çift-duvarlı güvenlik sistemiydi –dış duvar aşılsa bile saldırganlar duvarlar arasındaki boşluğa düşmekten kaçınamazlardı, ve iç duvarda onları bekleyen şehir sakinleri bu saldırganları kolaylıkla öldürebilirlerdi. Chicago ekibi şehrin Kuzeydoğu Kapısı’ndaki dış sur sistemini 2007 ve 2009 yılları arasında yeniden kazdı, ve şehrin dış duvarının 45 metresini, Kuzeydoğu Kapısı’nın kule temellerinin 250 metre karesini, iç odaları, ve eş merkezli iç ve dış duvarların arasındaki koridoru gören saltaşından yapılan girişi ortaya çıkardı.

Çok daha büyük olan Güney Kapısı (yaklaşık 1800 m2), kerpiç duvarların (ortostat) dibine yerleştirilmiş büyük, taş bloklarla dekore edilmişti ve bu taş blokların üzerinde akıllara Hititlerin erken kapı dekorasyon uygulamalarını getiren bir dizi insan, hayvan ve doğaüstü varlık kabartması bulunuyordu. Bunlar doğaüstü korumayı, insan ve hayvanların evcilleştirilmesi, ve yeni bir şehrin kuruluşuna uygun olacak şekilde hanedanın istikrarını sembolize ediyor, ve Zincirli’de bulunan en eski sanatsal tarz kullanarak yapılmışlar. 2008’de şehrin kapısının 60 metre kadar güneyinde bulunan başka bir kabartmalı ortostat üzerinde belinde kılıç, elinde bir asa ve buğday başağı olan bir hükümdar figürü, ve “hayat-ağacı” kabartması var. Tarz farklılığından dolayı bunların kapıdaki ortostatlardan daha sonraki bir tarihte yapılmış olduğu düşünülüyor.

Ortada bulunan eski Tunç Çağı höyüğü tek bir kapısı ve yarım daire şeklindeki kuleler ile surları olan bir kale haline getirilmiş. Bu sur sisteminin yeni detayları, Chicago ekibinin höyüğün güney ucunda yaptıkları bir çalışmayla ortaya çıktı. Erozyondan korunması amacıyla oluşturulmuş eğimli yüzeydeki topraktan sipere taşlardan oluşan bir katman (bir “şev”) eklenmiş. Tepesine, birbirini çapraz kesen tahta kirişlerle (bugün buna dair tek kanıt taşın içindeki lineer boşluklar) güçlendirilmiş taştan bir zemine sahip 3 metre genişliğinde kerpiçten bir duvar inşa edilmiş.

Kale kapısı ise Güney Kapısı’ndan bile daha özenli bir şekilde dekore edilmişti. Benzer tarzda kabartmaları olan kırk ortostatı vardı. Kapının iki kapısının yan taraflarında aslanlar ve boğalar duruyor, koruma sağlıyorlardı. Kapının doğu tarafında müzisyenlerin eşlik ettiği bir tanrılar geçidi, batı tarafında ise avlanma, hükümdarlar, savaş ve kraliyet ata kültü gibi dünyevi sahneler vardı.

İç bir kapının önündeki devasa çukurun içinde de taş kapı muhafızları bulundu. Kapı kullanılmamaya başlandığında törensel bir şekilde gömülmüşlerdi. Bu taştan yapılma beş devasa aslanın gövdeleri kabartma şeklinde yapılmıştır ve başları sonradan eklenmiştir. Bunlar Zincirli’nin 23 kilometre güneyindeki devasa taş ocağından gelmiş olabilir. Chicago ekibinin 2007’de bulduğu bitmemiş ya da şematik aslan başı, bu taş ocağında bulunmuş aslanlarla özdeştir.

Sam’al’ın bilinen son kralı Barrakib burada bir katip tarafından selamlanıyor. Hemen ardından bir ay sembolü gelen sağ üst taraftaki
yazıtta şöyle yazıyor: “Efendim Ba’al-Harran’dır,” Harran’ın Ay Tanrısı, modern Urfa’nın güneyi (Virginia Herrmann).

Sam’al’da Aramiler ve Luviler

MÖ 900lü yıllarda kurulan Sam’al imparatorluğu, pek çok araştırmacı tarafından Aramiler’in Fırat Nehri’nden güneydoğuya göç etmesinin bir sonucu olarak görülüyor. Muhtelif Yeni-Assur ve Kuzeybatı Sami yazıtlarında Aramice konuşan “savaş beylerinin”, bölgeye onlardan önce hükmetmiş Anadolu doğumlu, Luvice konuşan Yeni-Hititli hükümdarlara üstün gelerek bu dönemde Suriye’nin farklı kısımlarında krallıklar kurmayı başardıklarından bahsedilir. Luvi hükümdarları, MÖ 14. yüzyılın sonlarına doğru Toros Dağları’nın güneyindeki bölgeyi işgal eden Hitit İmparatorluğu’ndan güç miras almışlardır. Hitit kraliyet ağzına çok benzeyen bir Hint-Avrupa dili olan Luvice’nin kendine has bir hiyeroglif yazısı vardı, ve Anadolu’nun güneydoğusu ve Suriye’nin kuzeyinde bu dilde yazılmış pek çok Demir Çağ yazıtı bulunmuştur.

Sam’al/Y’DY’nin MÖ 900lü yıllarda Gabbār ile başlayan yeni hükümdarları, sonraki dönem Sam’al kraliyet yazıtlarında ortaya çıktığı üzere bir Kuzeybatı Sami dili konuşuyorlardı. Yine de, yazıtlarında Luvice kullanmasalar da bu hanedanın bazı krallarının Luvi isimleri vardı (örneğin Kulamuwa ve Panamuwa I ve II). Bu, Luvi konuşan eski elit ile yeni gelen ve Sami dili konuşan hanedan üyeleri arasında bir evlilik olmuş olabileceğini gösterir. Demir Çağ Kuzey Suriye’sinde Sam’al kralları dahil Sami dili konuşan tüm hükümdarlar mimari ve ikonografide Yeni-Hitit tarzını benimsemiştir. Bu, o kültürel geleneğin prestijin devam ettirdiğini gösterir. Sam’al’ın Sami krallarının, şehirlerinin kapılarında görülebilecek olan yontulmuş ortostat rölyeflerinin de gösterdiği üzere Luvi hükmündeki Karkemish’e çok benzer bir şekilde Yeni Gitit ikonografi ve dekorasyon tarzlarını benimsediklerinin altını çizmek gerekir. Chicago-Tübingen ekibi anıtsal olmayan birkaç adet Luvi hiyeroglif yazısı bulmuştur. Bir mühür, önemli bir belge ve bir fildişi kalıntısında rastlandığından dolayı Sam’al’ın bazı sakinlerinin bu dili halen konuşuyor olduğunu anlayabiliriz. Karasu Vadisi böylece Anadolu ve Suriye nüfuslarının birlikte yaşamasına, ve kültürel adaptasyon sürecine tanıklık etmiştir.

Hilani Sarayları

Klasik bir Yeni-Hitit saray formu olan, ve bu formun Assur saraylarındaki taklitlerini anlatan Assur metinlerinde bīt-hilāni olarak geçen hilani ilk olarak Zincirli’de bulunmuştur. Tell Ta’yinat, Karkemish, Tell Halaf ve başka yerleşmelerde de örnekleri bulunsa da Zincirli bu formdaki en fazla örneğe sahiptir; Alman ekip tarafından kalede kazılmış yerlerden farklı dönemlerden kalma altı hilani sarayı çıkarılmıştır. Bu sarayların anıtsal bir çehreleri vardı, bazen merdivenle çıkılıyordu, ve devasa, dekore edilmiş taştan temeller üzerinde duran ahşap sütunların desteklediği bir verandası vardı. Geniş giriş odasından sonra sarayın ana kabul odası ve taht odası vardı, ve bu odalardan da arkadaki birkaç küçük odaya açılan kapılar, ve üst kata çıkan bir merdiven vardı.

Geçit töreni tasvirli ortostatlar ©İsmail Yıldız

Kaledeki en eski saray olan Hilani I höyüğün en yüksek kısmında, ve devasa taş temeli dışında iyi korunmuş bir halde değil. Kuzeybatıya doğru büyük bir bahçeye bakan, yan yana bulunan iki adet hilani sarayı var (J ve K Yapıları). J Yapısı’nın girişinde üzerinde yapıyı inşa eden kral Kulamuwa’nın bir resmi, bir de yazıtının yer aldığı bir ortostat var (yaklaşık olarak MÖ 830). Bu parçanın üzerinde Kulamuwa Assurlu bir kral tarzında giyinmiş, ve batıda, Kilikya’daki saldırgan komşuları Danunalılar’a karşı Assurlu kralı nasıl “kiraladığını”, ve böylece Y’DY’ye refah getirip krallığındaki düşman grupları barıştırdığından bahsediyor. Kulamuwa’nın böbürlenmesi küçük Y’EY ile bu dönemde haşmetli olan Assur arasındaki ilişkiyi yanlış yansıtıyor olabilir, zira babası Hayya MÖ 858’de Assur kralı Shalmaneser’e karşı kanlı bir savaş kaybedip Assur’a sadakat yemini ediyor, senelik haraç olarak gümüş, sedir ağacı kerestesi ve reçine ödemeyi, ve Shalmaneser’e büyük bir çeyizle birlikte kızını vermeyi kabul ediyor.

Bulunan yapıların hiçbiri MÖ sekizinci yüzyılın başına ait değil, ama elinde kral Birinci Panamuwa’nın (yaklaşık olarak MÖ 750) Sam’al dilinde yazılmış anma yazıtını tutan Fırtına Tanrısı Hadad’ın büyük heykeli bu dönemde Gercin yerleşmesinin yakınlarındaki dağ eteğine dikiliyor. Yazıt, kraliyet ailesi içinde şiddete başvurulmaması yönünde bir uyarı taşısa da onun dönemini iç çekişmelerle dolu bir dönem takip ediyor; yeni kral Bar-Sur ve diğer pek çok kişi ölüyor, ve oğlu İkinci Panamuwa sürgüne gönderiliyor. Sürgün edilen prens Assur kralı Üçüncü Tiglath-Pileser’in yardımını istiyor, ve kral prensin bu isteğini yaklaşık MÖ 743-740 arasında yerine getiriyor. İkinci Panamuwa bunun üzerine Tiglath-Pileser’in sağ kolu oluyor, ona askeri seferlerinde sadık bir şekilde eşlik ediyor, senelik haraç ödüyor, ve sadık olmayan komşulardan alınan topraklardan bazı parçalar ona veriliyor.

İkinci Panamuwa’nın oğlu Barrakib’in Sam’al tahtına çıkmasını Üçüncü Tiglath-Pileser onaylıyor. Sahip olduğu yazıtlardan bilinen birkaç tanesinde Tiglath-Pileser’e ne kadar sadık olduğu, “Assur kralı olan efendimin önderliğinden” ayrılmadığı yazıyor. Bu sadakat görünüşe göre Barrakib ve babasının işine de yarıyor, zira Sam’al da çok büyük yeni inşaat projelerine girişiyorlar. Bunların içinde nedimlerin geçit töreninin tasvir edildiği ortostatlar ve iki adet çifte-sfenks sütun kaidesi ile süslü Hilani III, ve tahtında oturan kral Barrakib’in önünde duran katibini gösteren küçük Hilani IV de var. Üzerinde Barrakib’in ismi yazan fil dişi yontmaları, mücevherler ve gümüş külçeler bu dönemin zenginliğini gösteriyor.

Aradan yirmi sene bile geçmeden, en geç MÖ 713 senesinde Sam’al’a Assur tarafından el konuluyor. Sam’al krallığı bir Assur eyaleti haline getiriliyor ve başına Assurlu bir vali atanıyor. Eski kraliyet hanedanı dağıtılıyor, ama bu durumun hangi şartlarda gerçekleştiğine dair hiçbir bilgimiz yok. Eski kraliyet sarayları yaklaşık olarak MÖ 670’de, anladığımız kadar bir anti-Assur isyanına misilleme yapma amacıyla çıkartılan bir yangında yok oluyorlar. Yerlerine iki adet saray yapılıyor; Assur/Yeni Hitit tarzlarının karışımı olan Saray G, ve büyük Hilani II. Assur kralı Esarhaddon ve iki oğlunun işli olduğu devasa stelin üzerinde Assur çiviyazısıyla kralın MÖ 671’de çıktığı Mısır seferi anlatılıyor, ve Sam’al’ın Assur’a tekrar sadık olduğunu göstermek için eski kale kapısının önüne dikiliyor. Yeni kazılarda aynı zamanda güney kalesinde Assur eyalet dönemine ait küçük bir tapınak bulunuyor. İçinde de koç başları ve kuyrukları ile süslenmiş küçük, taştan bir sunu masası bulunmuştur.

Şehir MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru, yani MÖ 612-605’de Assur imparatorluğu Babilliler ve Medler tarafından yıkıldığı zaman terk ediliyor. Chicago ekibi kalenin güney kısmında, müteakip Pers-Helenistik dönemine ait (MÖ 4.–1. yüzyıllar) büyük bir yönetim binası ve yeni bir sur ortaya çıkardı. Bu kale büyük ihtimalle Akamenid Pers İmparatorluğu’nun emriyle yakınlarda bulunan Amanus Dağı geçidi kontrol edilebilsin diye yaptırılmıştı. Üçüncü Darius’un ordusu MÖ 333’de bu geçidi kullanarak Akdeniz kıyısına geçmiş, meşhur Isus Savaşı’nda Büyük İskender’in ordusuna arkadan saldırmıştı. Günümüz İslahiye yerleşmesinde Nikopolis isminde yeni bir Yunan şehri kurulmuş, ve Zincirli/Sam’al kısa bir zaman sonra tekrar terk edilmişti. MS 19. yüzyılda yerleşmeye günümüzdeki köy kurulana kadar enkazı olduğu gibi kalmıştı.

Aşağı Kasaba ve Katumuwa Steli

Yukarıda da bahsedildiği gibi aşağı kasaba incelemesi Chicago-Tübingen ekibi için çok önemliydi. Manyetometri yüzey araştırması sonucu MÖ sekizinci ve yedinci yüzyıllarda aşağı kasabanın binalarla dolup taştığı ortaya çıktı –güneydoğuda görünürde boş bir alanda olan eski binalar maalesef tarım aktivitesinden dolayı tamamıyla ortadan kaldırılmıştır. Büyük yolların hepsi, kararmaya yüz tutmuş binaların aralarında açık renkli birer şerit olarak hala görünüyorlar. Kapılardan kaleye doğru düz yollar uzanıyor, ve iki adet eş-merkezli ve dairesel yol dış duvarların kavisini takip ederek şehrin tüm kısımlarına kolayca ulaşılabilmesini sağlıyor.

Manyetometri yüzey araştırması şehir duvarlarının dışında iki adet Demir Çağ evi daha buldu. Kuzeydoğu Kapısının dışındaki büyük, dikdörtgen şeklindeki yapı kısmen kazılarak çıkarıldı. Bu yapı muhtemelen bir ticaret merkezi, ya da karavanlar için gümrük olarak kullanılıyordu. Güney Kapısı’nın dışında, 2008’de bulunan ortostatın yakınlarında yapılan kazının sonucunda figürler ve kült masası parçaları çıkarıldı.

Aşağı kasabanın kuzeydoğusunda manyetometri haritası birkaç adet büyük, elit yapının kümelenmiş olduğunu gösteriyor. Odaları merkezi bahçelerin etrafında yer alıyor, ve bu imparatorluğun eyalet merkezlerinde ve Assur başkentlerinde yer alan saray ve seçkin kesimin evlerinin tipik bir örneği. Alan 5 ve 6’da bu bahçeli binaların iki tanesinin kalıntıları bulundu. Bu elit evlerin etrafında çok daha küçük evlerden oluşma kompleksler vardı. Bu komplekslerden bir tanesinin büyük bir bölümü Alan 5’te gün yüzüne çıkarıldı Kilden ekmek fırınları, ocaklar, öğütme taşları, taştan ağırşaklar, ve demir aletler günlük ev işlerinin bir işareti, ve hayvan kemikleri ve çömlekler sayesinde Sam’al sakinlerinin beslenme alışkanlıkları ve agropastoral ekonomileri hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Yazıtın kendi dili Aramice ya da Luvice değil, Fenike dilinde yazılmış olan KralKulamuwa kendini Assur kraliyet kıyafeti içinde resmettirmiş, hem de çok dahagüçlü Assur kralının yalnızca küçük bir kölesi olmasına rağmen .

Bu kompleksin kuzeydoğu binasında bir metre uzunluğunda, üzerinde Sam’al alfabesi kullanılmış 13 satırlık bir yazıt, ve bir ziyafet masasında oturan bir adam rölyefi var. Elindeki süslü bir kaseyi (içinde büyük ihtimalle şarap var) ağzına kaldırmış, ve diğer elinde bir çam (?) kozalağı var. Önündeki masanın üzerinde küçük bir kutu, tabakta bir ördek, ve ağzına kadar yassı ekmekle dolu bir kase var. Başının üzerinde de (şimdi büyük ölçüde yok olmuş olsa da) kanatlı bir güneş-kursu asılı. Yazıttan bu stelin İkinci Panamuwa’nın gönderdiği bir yetkili olan Katumuwa adındaki bir adamın anıtı olduğu anlaşılıyor. Birkaç tanrıya hayvan adağında bulunulan büyük bir tahta çıkma ziyafetini anlatıyor, ve o yerde Katumuwa’nın ruhu için senelik olarak yapılması gereken sunumların nasıl olması gerektiğini belirtiyor.

Bu stel pek çok açıdan tipik bir Demir Çağ Yeni-Hitit ve Arami ölüm anıtı, ama çok büyük bir öneme sahip çünkü bilimsel bir kazıda orijinal bağlamında kazıp çıkarılan tek stel bu. Bu bölgede hiçbir insan kalıntısı bulunmadığından dolayı Katumuwa’nın ruhunun soyundan gelenlerin sunduğu yiyecek ve içecekleri kabul edebilsin diye stelin içinde, yani bedeninden ayrı (yakılmış olabilir?) bir yerde olabileceği düşünülüyor. Bu stelin içinde bulunduğu bina, onun ölü kültüne adanmış, yani özel bir amaca sahip bir yapı olabilir. Batısındaki daha da küçük olan binanın içinde sıra dışı taş döşemleri, yapının küçük bir mahalle tapınağı olduğu düşüncesini akla getiriyor. Katumuwa’nın yapının ilahi sakinine daha yakın olmak için ölü kültü olarak burayı seçmiş olması muhtemel. Katumuwa kral olmamasına karşın ölü kültü, kraliyet anma yazıtlarından öğrendiğimiz kadarıyla Sam’al krallarının ölü kültleriyle pek çok benzerliğe sahip; örneğin tanrıların yoldaşı olan ölülere sunumlarda bulunulması. Kralı Panamuwa gibi Luvice bir ismi olan ama yazıtını Sami Sam’al dilinde yazan Katumuwa’nın tanrıları asıl olarak Luvi tanrılarıdır (özellikle de Karkemishli Kubaba). Dolayısıyla kraliyet ailesinin Sami panteonundan hayli farklıdır. Bu, etnik kimliğin kimi suretlerinin geleneklerin birbirine karışmasının bir kural olduğu çok kültürlü bir krallıkta bile muhafaza edildiğini bize gösteren bir örnek.

Sonuç olarak Chicago ve Tübingen Üniversiteleri önümüzdeki yıllarda Türkiye, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan gelecek arkeolog ve öğrencilerden oluşan uluslararası bir takımla birlikte Zincirli’deki kazılarına devam etmeyi planlıyorlar.

 

**Zincirli’ye giden Chicago-Tübingen Ekibi’ne Neubauer Family Foundation, Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü, Tübingen Eberhard-Karls Üniversitesi, National Endowment fort he Humanities, ve Wenner-Gren Foundation sponsorluk yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’na; Gaziantep Müzesi’ne; Gaziantep Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, ve Kültür Müdürü’ne; İslahiye ve Nurdağı ilçelerinin kaymakamlarına; İslahiye’nin belediye başkanına, ve Fevzipaşa’nın eski belediye başkanlarına; Fevzipaşa ve Zincirli sakinlerine; ve elbette 2006’dan beri proje üzerine çalışan sayısız arkeolog ve öğrenciye müteşekkiriz.

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Prof. Dr. Jale İnan

Antalya’da Bir Arkeoloji Çınarının Gölgesinde   

Ülkemiz ama özellikle Antalya arkeoloji camiası 2014’ün 1 Şubat’ında 100 yaşına basan Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale İnan’ı bir kez daha andı. 26 Şubat 2001’de aramızdan ayrılışının ardından onlarca yıl geçmesine rağmen Jale Hoca hiç unutulmadı. 

SON İÇERİKLER

İskit Savaşçı Mezarından Önemli Buluntu

Rusya, Voronezh, Ostrogozhsky bölgesinde bir savaşçı mezarını kazan arkeologlar İskit eserleri keşfettiler. İskitler, ...

41500 Yıllık Mamut Dişinden Yapılmış Kolye Ucu

Mamut Dişinden Yapılmış Kolye Ucu Avrasya’da Bulunan En Erken Süslemeli Takı Örneği Olabilir. Kolye, güney Kr...

Malazgit’te Türk Devri Eserleri

Müslüman Türklerin Anadolu’yla ilk tanışmalarının genellikle 9. yüzyılda Abbasilerin yaptığı seferler sı...