A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Anadolu'da İnsan Görüntüleri » Aktüel Arkeoloji

Anadolu'da İnsan Görüntüleri

Aygaz’ın desteği, Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde, Prof. Dr. Önder Bilgi tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma sonucu kaleme alınan “Klasik Çağ Öncesi: Anadolu’da İnsan Görüntüleri”, Anadolu topraklarının heykeltraşlık ve resim sanatı zenginliğini sergileyen farklı uygarlıklara ait insan görüntülerini bir araya topladı. Anadolu’nun tarih ve kültürüne ışık tutan belgelerin tanıtılmasına yıllardır destek veren Aygaz bünyesinde yayınlanan ve Klasik Çağ öncesi insan görüntülerinin çeşitliliğini gözler önüne seren bu değerli kitabın çıkış noktası ne idi?

Bu konuda kitabın yazarı Önder Bilgi ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Ancak öncesinde bu önemli bilim adamını size tanıtmadan geçemeyeceğiz.  

  • Yazar : Röportaj: Murat Nağış
  • Tarih : 2 ay önce

Tarih ve kültürüyle bulunduğu coğrafyanın zenginliklerini yeniden hatırlatmayı ve gelecek nesillere aktarmayı amaçlayan Aygaz, 1996 yılından bu yana sürdürdüğü “Aygaz Kitaplığı” projesiyle birçok değerli eseri kültür-sanat hayatımıza kazandırdı. 1996 yılında “Türkiye, Baştan Başa Bir Ülke” kitabıyla başlattığı projeyi 1997’de “Kapadokya: Kayalardaki Şiirsellik”, 1998 yılında “Tanrılar Dağı Nemrut”, 2000’de “Otağ-ı Hümayun-Osmanlı Çadırları”, 2002’de “Hasbahçe - Osmanlı’da Bahçe ve Çiçek”, 2003’te “Dersaadet’in Fotoğrafçıları”, 2005’te “Hatıra-ı Uhuvvet-Portre Fotoğrafların Cazibesi”, 2006’da “Osmanlı Sarayının Çocukları: Şehzadeler ve Hanım Sultanların Yaşamları, Giysileri” ve “Troia Hazineleri”, 2008’de “II. Meşrutiyet’in İlk Yılı” ve 2010’da “Hanedan ve Kamera” kitapları ile sürdürdü. “Anadolu’da İnsan Görüntüleri” Aygaz Kitaplığı’nın 12. Kitabı… Bunların yanı sıra Osmanlı diplomatik arşivlerinin bilgi ve belgelerini araştırmacılar için daha ulaşılır kılmak amacıyla Osmanlı arşivlerinden derlenen bilgi ve belgeleri kitap haline getirerek yayınlayan Aygaz, Genel Müdürlük Binasında; Atatürk Fotoğrafları, Kayıp Şehir Sagalassos, Hanedan ve Kamera, 50 Yılın Yükselen Enerjisi: Aygaz Üç Objektiften Afrodisyas gibi fotoğraf sergilerine ev sahipliği de yapmıştır.

17 Ocak 2013 tarihinde ise Aygaz, “Aygaz Kitaplığı” adlı serinin 12. kitabı ile tarih ve sanat meraklılarıyla yeniden buluşuyor.

Aygaz’ın desteği, Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde, Prof. Dr. Önder Bilgi tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma sonucu kaleme alınan “Klasik Çağ Öncesi: Anadolu’da İnsan Görüntüleri”, Anadolu topraklarının heykeltraşlık ve resim sanatı zenginliğini sergileyen farklı uygarlıklara ait insan görüntülerini bir araya topladı. Anadolu’nun tarih ve kültürüne ışık tutan belgelerin tanıtılmasına yıllardır destek veren Aygaz bünyesinde yayınlanan ve Klasik Çağ öncesi insan görüntülerinin çeşitliliğini gözler önüne seren bu değerli kitabın çıkış noktası ne idi?

Bu konuda kitabın yazarı Önder Bilgi ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Ancak öncesinde bu önemli bilim adamını size tanıtmadan geçemeyeceğiz.  

Prof. Dr. Önder BİLGİ

1939 Ankara doğumlu olan Önder Bilgi, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalında 1963 yılında tamamladıktan sonra, lisansüstü eğitimi için kazandığı devlet bursuyla İngiltere’ye giderek Londra Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsünde, “Anadolu’da Neolitik Dönemden Erken Bronz Çağına kadar Antromorfik Figürlerin Gelişimi ve Yayılımı” (Development and Distribution of Anthromorphic Figures in Anatolia from the Neolithic to the end of Early Bronz Age) başlıklı tezi ile 1972 yılında doktorasını elde etti. Aynı yıl, Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde meslek hayatına atıldı ve 1973 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Kürsüsüne doktor asistan olarak atandı. 1977 yılında “Matara Biçimli Kaplar” başlıklı tezi ile doçentlik ve 1988 yılında profesörlük unvanını kazanarak 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı başkanı iken yaş haddinden emekli oldu. Arkeoloji bilimine değerli bilim insanları kazandıran Önder Bilgi, Metodoloji, Arkeolojide Mezopotamya Sanatı, Eski Assur Ticaret Kolonileri Çağı, Hitit Sanatı, Urartu Sanatı ve Geç Hitit Sanatı üzerine dersler verdi.

Lisans öğrenimini görürken Kültepe, Acemhöyük, Altıntepe kazılarında çalışan Bilgi, meslek hayatına atıldıktan sonra 1974 yılında Maşat Höyük ve 1974-1980 yılları arasında da İkiztepe kazılarına heyet üyesi olarak katıldı. 1978 ile 1985 yılları arasında Karakaya Baraj Gölü alanındaki Köşkerbaba Höyük kurtarma kazılarının başkanlığını yaptı. 1981 yılından bu yana ise Samsunİkiztepe kazılarının başkanlığını yürütüyor.

Türkiye Amerikan Araştırma Enstitüsü ile Eskiçağ Bilimleri Enstitüsünün asli üyesi, Türk Tarih Kurumu ile Alman Arkeoloji enstitülerinin muhabir üyesidir.

 

*********

 

Aktüel Arkeoloji: Öncelikle bu değerli ve önemli bir yayını bilim dünyamıza kazandırdığınız için tüm okurlar, profesyonel ve amatör tüm arkeoloji tutkunları, adına çok teşekkür ediyoruz. Bize bu yayının ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misiniz?

Önder Bilgi: Böyle bir yayını yapmanın bir görev olduğunu sayıyorum öncelikle. Bu konu üzerine ilk araştırmalara 1967 yılında Londra Üniversitesinde başladım. Hocam James Mellaart’tı. Anadolu üzerine sayılı uzmanlardan biriydi. En önemlisi de, o dönemde Anadolu’da Neolitik, Kalkolitik kültürlerinin bulunmadığı ileri sürülmüş olmasıydı. Ama bunların var olduğunu, Mellaart yaptığı basit ama kapsamlı araştırmalarla ortaya koydu. Bu kitapta ele aldığım konu, insan görüntülerinin ilk örneklerinin, tabii Göbekli Tepe ve diğerleri henüz ortada yok, Çatalhöyük’te, Hacılar’da olduğunu ve bunların çalışılması gerektiğini bana önerdi. Kendisini bu vesile ile rahmetle anıyorum. İlham verdi ve destekledi… O tarihten itibaren sürekli bu konu üzerine yoğunlaştım. Ama yayınlanması çok geç oldu. Bir yerde seviniyorum çünkü son gelişmeleri de kitaba dâhil etmeme olanak sağladı. Çünkü 1972 yılında doktora tezimi tamamladım. O zamanlar basılsaydı biraz günümüz bilgilerine göre yavan kalacaktı. O tarihten sonra, özellikle Göller Bölgesinde çok ciddi çalışmalar yapıldı ve çok sayıda insanla ilgili görüntü ortaya çıkartıldı. Ayrıca, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, benim araştırmalarını yürüttüğüm Orta Karadeniz bölgesinde, ayrıca İzmir civarında yapılan kazı çalışmalarıyla ortaya çıkartılan örnekleri de dahil edince, kitap bugünkü son hacmine ulaştı ve çok zengin bir koleksiyon ortaya çıktı.

A.A.: Anadolu’da İnsan Görüntülerinden biraz bahseder misiniz? Ne amaçladınız?

O.B.: Öncelikle Anadolu’da insan görüntüsünün yansıtılmasının süreklilik gösteren çok uzun bir geleneğe sahip olduğunu ortaya koymaktı. İkincisi ise Anadolu’daki bu gelişimin, bu başarının, aslında Anadolu halkının başarısının Ege dünyasının arka bahçesi olarak görülmesi yani ikinci planda tutulması, amiyane bir tabirle kanıma dokunuyordu. Yapılan bütün sergilemelerde, sempozyumlarda, sanki Anadolu, Ege kültürünün yamasıymış gibi gösteriliyordu. Hâlbuki tam tersi idi...

A.A.:Anadolu’nun önemi, sizce, son zamanlarda daha mı iyi anlaşılıyor?

Ö.B: Yapılan araştırmalar onu gösteriyor. Her şeyin başlangıcının Anadolu olduğu açık seçik ortada… Bunu vurgulamaya çalıştım ama eser sayısı tabii çok olduğu için fazla da ayrıntıya giremedim. Çok bilgi var çünkü… Eğer ayrıntıya girilirse bu kitap on bin sayfayı bulur. Eserler sadece basit bir insan görüntüsünü yansıtmıtyor. İster iki boyutlu, ister üç boyutlu olsun toplumun aynası… Özellikle yazı öncesi binlerce yıllık bir birikimi gösteriyor. Nevali Çori, Göbekli Tepe’den başlayan kesintisiz bir gelenek var Anadolu’da. Karşılaştırdığım zaman, komşu topraklarda böyle bir gelişim yok. Sümer, Akad, Mısır, Babil gibi çok yüksek seviyelere ulaşmış medeniyetler var ama bu sürekliliği gösteremiyorlar. Belirli zamanlar içinde kalıyorlar. İkincisi de, düşünce tarzı farklı. Onlar MÖ 3 bin yılları civarından itibaren semavi dinlere yönelmişler. Onlarda tanrı, tanrıça betimi var. Ama Anadolu’da bu yok. Ne zamana kadar? MÖ 2. binyıla kadar… Kuzey Mezopotamya’da yaşayan Assurların Anadolu’ya ticaret yapmak için geldikleri zamana kadar… O zamanların Mezopotamya kültürü ve dini düşüncesi Anadolu’ya tanıtılmaya başlıyor.

Neolitik Döneme ait Göbeklitepe'de bulunmuş bir kireçtaşı baş

A.A: İnsanlığın ortaya çıkışından günümüze, “insan figürü” tüm sanat alanlarında önemli bir “bezeme” olarak kullanılıyor. İnsan neden kendi yaşamını ve kendi maddi görüntüsünü sanat eserleri olarak işleme, kaydetme gereği duymuş olabilir?

Ö.B: İnsan görüntüsü veren en erken örnekler Avrupa’da çıkıyor karşımıza. Paleolitik Dönemin geç evresi dediğimiz süreçte, hayvan kabartmaları ile birlikte insanla ilgili üç boyutlu görüntülere de rastlıyoruz. Fransa’dan Ural Dağları’na kadar geniş bir alanda, çok az sayıda da çıksa var bu görüntüler… Bu insan figürlerinin tamamı kadını yansıtıyor. Bunlar orta yaşına erişmiş kadınlar böyle genç kızlık dönemleri falan değil... Tabi ki bu dikkat çekici bir olay... Niye kadın? Niye çocuk ya da erkek yok? Çünkü kadının biyolojik yapısı ön planda… Bunların çağdaşını olarak Anadolu’da Antalya Karain Mağarasında ele geçmiş erkeği yansıtan bir insan başı ile karşılaşılıyor. Sakallı bir erkek! Bu istisnai bir örnek… Anadolu’da bundan başka örnekler maalesef yok.

Bahsettiğim zaman diliminde, Anadolu için konuşuyorum, sadece insan değil, çevresiyle ilgili her şey betimleniyor. Ama çakıl taşı üzerine kazıma, ama sığınağın duvarı üzerine kabartma olarak... Mesela boğa kültü çok önemli Hitit’te. İlk Öküzini Mağarası’nda görürüz boğa figürünü kabartma olarak. Bu çok önemli çünkü demek ki insanın biraz doğasında var çevresini betimlemek. Yani bir sanat, bir anlamda yaratıcılık var. Öküzini’ndeki boğayı incelediğiniz zaman çok homojen, ölçüleri birbirine tutan uzuvlarının ve başının doğal işlenişini görürsünüz.

A.A: İnsanı, çevresini betimlemeye iten süreç nasıl gelişmiş olabilir?

Ö.B: İnsanlar hep kaygı içinde yaşıyorlar. Şimdi de öyle. Ekonomik kaygılarla yaşıyoruz. Bu insanın doğasında var, DNA’sına işlemiş. Kaygılanma, zamanla din duygusunu ortaya çıkartıyor ve gittikçe de gelişiyor. İnsan, onu bir türlü yansıtma ihtiyacı duyuyor ama nasıl? Boğayla, leoparla veya parsla anlatma gereği duyuyor. Bir de kendi görüntüsü var tabii. İkincisi, çoğalma çok önemli. Yaşamın kaynağı ise kadın… Erkek ikinci planda tutuluyor ve kadın görüntüsü ön plana çıkıyor. Kadın, çocuğu doğuruyor ve yetiştiriyor. Paleolitik’ten Neolitiğe geçerken aile kavramının ortaya çıktığını görüyoruz... Çatalhöyük’te, Nevali Çori’de, Çayönü’nde, Hallan Çemi’de... Yani insanlar, bir çift olarak çoluk çocuklarıyla bağımsız evlerde yaşamaya başlıyorlar…

Çayönü neolitik yerleşiminde bulunmuş bir insan figürü

A.A: Betimlemeler sizce zamanın gerçek insan profilini yansıtıyor mu?

Ö.B: Bu çalışmada ele aldığım 1563 eseri; biçimi, biçemi ve kronolojisiyle gruplandırdığınız zaman bir gelişim çizgisiyle karşılaşıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki, ilk örnekler dağınık, monoton değil, yani kalıplaşmamış. Oranın bir başlangıç olduğunu görüyorsunuz. Ustalar, özgün çalışıyor. Ustalar diyorum çünkü usta yapıyor bunları. Beceri isteyen bir iş… Tabii ki gerçek insan görüntüsünden esinleniyorlar. Göbekli Tepe’de, Nevali Çori’de büst şeklinde olanlar var, tam boyutlu olanlar var. Bir de sadece baş biçiminde olanlar var. Bunlara şöyle dikkatlice bakarsanız “ölü” yüzünü ifade ettiğini açık seçik görebilirsiniz: Baygın bakışlılar. Ölen insanı simgelemek için yapılmış olduklarını düşünüyoruz. Bunlara biz “ata kültü”nün temsilcisi olarak bakıyoruz.

A.A: Peki, erken dönemlerde çok ciddi anlamda bir göç yok. Binlerce yıl boyunca sürekli göçler alan ve veren Anadolu´da en fazla göze çarpan nedir, Anadolu bir köprü müdür yoksa pota mı?

Ö.B: Yerleşim yerlerini incelersek bu ortaya çıkacaktır. Göç yok diyemeyiz ama nüfus patlaması olduğunu biliyoruz. Anadolu bir pota tabii ki, ona hiç şüphemiz yok. “Gelen gitmiş” tanımı yanlış. Uygarlığın temellerinin atıldığı yer Anadolu. Vatan gazetesinin bir muhabirinin söylediği gibi: Nereden biliyorsunuz? Eserler ortada. Bir bak bakalım, şimdi Hitit Dönemi Anadolu’suna bir bak, bir de Yunanistan’a bak. Ege Adalarına bak bakalım, ne varmış? Uygarlığın temeli yazı ve sanat eseridir. Ötekiler hep araçtır.

A.A: Bugün Anadolu’yu gezdiğiniz zaman, doğudan batıya kuzeyden güneye insanların kendini biçimsel olarak ifade etmelerinde farklılıklar olduğunu görüyoruz. Geçmişte de Anadolu bu kadar farklı kimliği bir arada barındırıyor muydu?

Ö.B: Bunu dönem dönem incelemekte yarar var. MÖ 2. Bin yılına kadar ayırt etmek pek kolay değil. Bu döneme kadar insan figürleri çıplak. Cinselliğe ağırlık verilmeden bir çıplaklık var ortada. Herkes birbirini biliyor. İnanılamayacak kadar hızlı bir iletişim var çünkü. Bir yerde bir figürin tasarlanıp, bazı özelliklerle, yani kendine özgü özelliklerle gördüğümüz figürini, 100 kilometre ötede de aynı özelliklerle görebiliyorsunuz. Zaten hazırladığımız kitabın amaçlarından biri de bu.

A.A: Göbekli Tepe’de de bu biraz anlatılıyor aslında. Göbekli Tepe’nin bütün çevredeki küçük köylerin, yerleşimlerin, belli törensel zamanlarda bir araya gelip, değiş tokuş yaptıkları...

Ö.B: Yaşamını sürdürmek için her şeyi yapıyor insanoğlu. Değiş tokuşu, yani günümüz anlayışıyla ticareti, birbirlerine öğretiyorlar. Yani ister istemez birbirlerini etkileyip, kültürün ve uygarlığın gelişmesini sağlıyorlar.

En son Geç Neolitik’te kalmıştık. Kalkolitik Çağdan itibaren toplumda yaşam seviyesi yükseliyor, uygarlık ilerliyor. Üretim fazlalaştığı için, daha çok sanata yönelme var. Bunun kaynağını da kadınla bağdaştırıyorlar. Zamanla kadını soyutlaştırmaya başlıyorlar. İşte, başını uzatıyorlar, kollarını bacaklarını kesiyorlar ve ortaya idoller çıkıyor.

A.A: Yani ilahi bir güç de yüklüyorlar kadına.

Ö.B: Tabii, tabii. Sembolleri bu… Yani o idealin, din olgusunun kökeni veyahut da merkezi kadın. O konuda hiç tartışma yok. MÖ 2. binyıl Anadolu’sunda figürinlere bakın, cinsellik yok. Her zaman istisna var. Niye yok peki? Çünkü kadının anatomisini yansıtıyor: olgun bir kadın, geniş kalçalı, şişman, doğurgan, doğurmaya müsait, iri göğüslü. Elleriyle üremeyi veyahut da bereketi yansıtan göğüslerini, kalçalarını tutuyor. Ama figürinlerde cinsel uzuvlarıyla ilgili görüntü yok, bir kaç istina dışında.

A.A: Neden erkekler ve çocuklar betimlemelerde yer almıyor?

Ö.B: İhtiyaç duyulmuyor çünkü. İnançlarında, dinlerinin temelinde erkek ya da çocuk yok. Kadın betimleri ise aslında dini birer obje ama tanrıça değildir.

A.A: Yani kadınlar kutsal bir güçtür, ama tanrıça değildir…

Ö.B: Tanrıça demek için karşısına geçip tapınmak, kurbanlar kesmek gerekir. Sadece MÖ 2. binyıldan sonra, Sümer, Mezopotamya tesiriyle ortaya çıkan şeyler bunlar. Mezopotamya Uygarlığı’nın peşine takıldıktan sonra çok tanrılı, tanrıçalı inanç sistemi doğuyor. Ama her zaman bu kadın kültü devam ediyor. Bu tanrı, tanrıçaların olduğu dönemde de çıplak kadın betimlemeleri var. Klasik Dönemde Demeter kimdi ? Toprak ve bereket tanrıçası... Yani başka bir din olgusuna geçiliyor, her şeyin temelinde bir tanrı, tanrıça yahut güven duydukları sanal bir birey yaratıyorlar. Çatal Höyük’ün Geç Neolitik Çağ tabakasında bulunan oturan, doğum yapan kadın, her şeyi açıkça yansıtıyor aslında. Gücünü iki tarafındaki leoparlardan alıyor. İlginçtir ki tahtta oturuyor bu tanrıça. Neolitik Çağ’da düşünebiliyor musunuz tahtta oturan birini? Tahtta oturma diye bir şey mi var? Muhtemelen onların canlandırması bu… Bu tanrıça olamaz, bereketi simglemek için çocuk doğuruyor. Karşısına geçip de kimse tapınmıyor. Bu kompozisyonla, kadının yaşamın kaynağı olduğu açıkça gösteriliyor. Gücünü de doğadan alıyor. Aslında çok anlamlı bir felsefe var bunun arkasında. O zamanki insan da bugünkü insan gibi düşünebilme, yorumlama kabiliyetine sahip.

A.A: Peki farklılıklar ne zaman başlıyor?

Ö.B: Bu ayrımlar, uygarlık ilerledikçe. Özellikle Geç Kalkolitik Çağdan sonra kentleşme sürecine geçiliyor. Maden devreye giriyor. Maden teknolojisi önemli bir şey, çünkü ticaret bu yolla Anadolu’nun “bütünleşmesini” sağlıyor. Ticari toplumlardan sanayi toplumlarına geçiş örnekleri var sonrasında. Mesela Troya, İkiztepe, Alacahöyük... Buradaki teknoloji çok yüksek seviyede: metali ergitip, başka bir metalle alaşım yapıp, bunu döküm yoluyla eser haline sokmak ve onun son işlenmiş halini ortaya koymak. Kıymetli metallerden süslemeler yapmak başlı başına bir başarı, o dönem için. Bunları Anadolu’nun komşularında göremiyorsunuz. Bir tek Mezopotamya’da var. Mısır’ı ayrı tutuyorum. O bambaşka! Onu izah edecek bilgi yok henüz dünyada. Mesela Mezopotamya’da metallurji çok ileridir diye düşünüyorsunuz, ama Mezopotamya’da doğal kaynak yok: Ne altını var, ne de kıymetli taşı.

A.A: Her şey için Anadolu’ya geliyorlar bu yüzden.

Ö.B: Tabii ki. Zagroslardan, Batı İran’dan ya da Anadolu’dan alıyorlar. MÖ 2. binyılda Anadolu’nun hem işlenmemiş, hem de işlenmiş zengin kaynaklarını Orta Doğu’nun pazarlarından biliyoruz. Adam, niye Kuzey Mezopotamya’dan çıkıp Anadolu’ya gelsin? Merkezi Kayseri-Kültepe’ye kuruyor. Orada büyük bir ticaret ağı oluşturuyor. O ticaretin de dalları ve inanılmaz derecede bir organizasyonları var. Bunların gelişmesi, Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısını değiştiriyor. Biraz evvel sorduğunuzun cevabı… Çıplaklık mesela ikinci planda kalıyor. O dönemden itibaren Anadolulular da insan görüntülerini Mezopotamyalılar gibi giysili olarak gösteriyorlar.

A.A: MÖ 2. binle başlayan değişim betimlere de yansıyor mu?  

Ö.B: Kentleşme biliyorsunuz Geç Kalkolitik’ten başlıyor, 2. bin yıllarına doğru zirveye ulaşıyor. Kentler var ama gene insanlar kendi içinde baskılardan uzak yaşamlarını sürdürüyor ve sadece üretimi düşünüyorlar. Birbirlerine savaş ilan etmek falan yok. Bu savaş fikirleri, birbirlerine hâkim olma, hegemonyalarını kurma çabası Mezopotamya kültürüyle beraber geliyor. Anadolu bunları o zaman öğreniyor.

Kussara (Kuššara) şehri maalesef henüz keşfedilmedi. Keşfedilse çok şeyler var orada… Kussara şehri kralı Pithana, siyasi bir birlik kurmaya başlıyor, Anitta ise sonunu getiriyor. Başlangıçta bu krallığın ilk merkezi Kussara şehri gibi gözükse de son yapılan araştırmalardan sonra bu şehrin Kültepe-Kaniş olduğu kesinleşiyor. Peki, neden bir krallığı, Kussara’yı Kültepe’ye taşıyor? Çünkü ekonomik güç orada...

A.A: Ticaret MÖ 2. binde Anadolu’da değişime mi sebep oluyor?

Ö.B: Anadolu’nun yapısı ticaretle beraber yavaş yavaş değişiyor. Sonrasında siyasi birliğin kurulmasıyla, Assurların yani “tüccarların”, Anadolu’dan çekilmeleriyle Anadolu tekrar benliğine dönüyor. Ama çıplak betimlemeler geri dönmüyor. Mezopotamya coğrafyasında olduğu gibi Semavi dinler ortaya çıkıyor. Uygarlık gelişmiş oluyor, ama Hititlerin krallık çağında bunu göremiyoruz. Orada toplumsal olaylar hakim. Bu olayları, kilden iri vazoların üzerine işliyorlar. Kutsal evlilik, bayramlar, boğa oyunları gibi konular iki boyutlu olarak görülüyorlar. O dönemde üç boyutlu eser çok az. Kitapta göreceğiniz bu üç boyutlu eserler, büyük olasılıkla Mısır veya Suriye-Filistin kökenli olup, oralarla sürdürülen savaşlar sonucu ganimet olarak getirilmiş olmalılar. Boğazköy’de bulunuyorlar… Daha sonraki Hitit Çağını “İmparatorluk” olarak kabul ediyoruz. Sınırlar güneye doğru genişliyor. Sınırlar genişlediği zaman da Mezopotamya ve özellikle Mısırla karşılaşıyorlar. Böyle olunca da kendine özgü giysileri yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Eski Hitit Döneminde kısa giysiler içinde görüyoruz insanları. İmparatorluk döneminde kral uzun giysi içinde, tanrılar kısa, kadınlar ile tanrıçalar gibi daima uzun giysi içinde görüntüleniyor. Ama bu değişim birdenbire Hitit İmparatorluk Döneminde gelişiyor. Belli standartlara ulaşan bir devlet sanatı ortaya çıkıyor. Kral, daima profilden, takkeli, arkasında uzun bir kuyruk görünümü oluşturulan uzun bir giysi içinde, elinde ucu kıvrık bir asa ve genellikle tapınma durumunda betimleniyor. Tanrı ise ayakta, göğsü cepheden, adım atar vaziyette görülüyor. Buradan Mısır etkisini anlamamak mümkün değil. Mısır heykellerine bakın orada ayaklar bir adım öndedir. Yani, betimleme hareket halindedir.

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Karlar ve Karca

Mısırlı firavun Psammetichus I Mısır üzerindeki gücünü garanti altına almak için askeri yardıma ihti...

Likler ve Likçe

Likçe yazıtlar, 19. yüzyılın başlarında ilk kez yeniden keşfedildiğinde, bu yeni dil oldukça kafa karıştırıc...

Lidya Halkı ve Lidce

Lidce, 150 yılı aşkın bir süredir bilinen bir dildir. 19. yüzyıl kâşifleri, bu dile ilişkin ilk belgeleri toplamış anca...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız