A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Dicle Üzerinde Nehir Taşımacılığı ve Hasankeyf » Aktüel Arkeoloji

Dicle Üzerinde Nehir Taşımacılığı ve Hasankeyf

Fırat ve Dicle nehirlerinin suladığı geniş coğrafyadaki verimli Mezopotamya ovaları yaşamaya elverişli bir bölge olması nedeniyle binlerce yıldır insanoğlunun yerleştiği, yaşadığı alanlar haline gelmiştir. Bölgedeki farklı dönemlere tarihlenen binlerce höyük bu durumun kanıtıdır.

Bu coğrafyanın içinden akmakta olan nehirler de bu kültürel yapının ve ticari gelişmenin önemli bir parçası durumundadır. Erken dönemlerden itibaren başta tahıl ürünleri olmak üzere, tuz, tekstil, canlı hayvan dışında bakır, kalay vs. gibi metallerin de bölgelerarası alım ve satımı yapılmaktadır. Söz konusu ticaretin büyük bir bölümünün binlerce yıldır kervanlar aracılığıyla, karayoluyla yapıldığı bilinmektedir. Fırat ve Dicle üzerinde yapılmakta olan nehir ulaşımı da bu ticari ağın bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nehirlerin fiziksel yapıları kuzeyden güneye mal aktarımının yapılması açısından bu işe uygun durumdadır. Bu nedenle erken dönemlerden itibaren günlük ihtiyaçlar dışında, güneydeki bölgelerin ihtiyacı olan özellikle maden, taş ve ahşap gibi ağır ve hacimli yüklerin taşınmasında büyük oranda su yollarının kullanılmıştır. Nehir veya su yolu taşımacılığı aynı zamanda ucuz ve hızlı bir taşımacılık yöntemidir. Anadolu’da bilinen adıyla “kelek” kullanılarak yapılan insan ve yük taşımacılığı, Fırat ve Dicle Nehri boyunca binlerce yıl kullanılmıştır. Türkçe, Arapça ve Kürtçe’de “kelek” olarak adlandırılan bu taşıma araçları, Akadça “kalakku”, Asur yazıtlarında “kaluka” ve Aramice de “kalak”, olarak bilinmektedir. Arapça da kamıştan sepet gibi örülerek yuvarlak olarak yapılmış olanlarına ise “kuffa” denilmektedir. Olasılıkla Türkçedeki “küfe” kelimesi buradan gelmektedir.

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasındaki nehirlerin su taşımacılığına olanaklı oluşu, güneyde denize ulaşma imkanının bulunması nedeniyle erken dönemlerden itibaren yoğun olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Fırat ve Dicle nehirlerinin kıyısında bulunan bazı höyük ve yerleşim yerlerinin nehir taşımacılığı açısından liman gibi kullanılan, boşaltma ve yükleme yapılan yerler olduğunu söyleyebiliriz. Bu konu hakkında Asur yazılı kaynakları Dicle üzerindeki bu yapılar hakkında detaylı bilgi vermektedir. Asur’a başkentlik yapmış üç şehir, Asur, Kalah (Nimrud) ve Nineve, Dicle Irmağı’nın kenarına kurulmuştur. Bu durum, Asur Krallığı’nın merkezinde potansiyel bir taşımacılık olanağı yaratmıştır. Bu nedenle yazılı kaynaklarda liman veya rıhtım yapılarından söz edilir. Sennacherib (MÖ 704-681) tarafından Nineve’de yaptırılan şehrin on beş kapısından birinin adı “iskele kapısı” olarak adlandırılmış ve liman olarak kullanılmıştır. Yazılı kaynaklar Sennacherib’in, kelek veya benzeri sallarla Dicle Irmağı’nı kullanarak Nineve’ye getirdiği devasa kireçtaşı heykellerden de bahsetmektedir. Ayrıca nehir limanları veya rıhtımlar, gümrük kapısı gibi kullanıldığından, bu alanların kullanımı ücrete tabidir. Bu nedenle ticari gelir kalemlerinden biri olma özelliği de taşıyordu. Aynı döneme tarihlenen Koyuncuk’tan bir kabartma üzerinde ise kelekle taş taşıyan iki Asurlu görülmektedir. Aynı kabartma da karnına aldığı şişirilmiş bir tulumla onlara yardım eden bir kişi daha vardır. Kalah’taki (Nimrud) kazılarla günışığına çıkartılan, zigguratın ve bazı saray yapılarının yakınında yer alan Asurnasirpal (MÖ 668-626) tarafından yaptırılmış olan 220 metre uzunluğunda, 10 metre yüksekliğinde olan büyük rıhtım duvarı da nehirden su yoluyla gelen malların boşaltıldığı ve yüklemenin yapıldığı alan olarak bilinmektedir.

Güneydoğu Anadolu’da ise bu tür liman yapıların arkeolojik kanıtı Botan Vadisi’ndeki Çattepe kazısında MS 2. yüzyıl Geç Roma Dönemine tarihlenen tabakalarda ortaya çıkartılmıştır. Bu liman yapısı daha sonra Ortaçağ’da da kullanılmıştır. Söz konusu yerleşim yeri Botan Nehrinin, Çattepe (Tilli / Tili / Til) köyünün yakınında, Dicle ile Botan Nehri’nin birleştiği, her iki nehre hakim bir noktada bulunan doğal bir yarımada üzerindedir. İki büyük nehrin birleşme noktasında olması sebebiyle bu alandaki su debisi nehir taşımacılığı için oldukça uygundur. Arap coğrafyacıların anlattığına göre, özellikle MS 10. yüzyıl boyunca El-Cezire’nin önemli ticari şehir ve limanlarından biridir. Ortaçağ yazılı belgelerinde bahsi geçen liman yapısı ise yerleşimin güneybatı tarafında Dicle Nehri’nin kenarında ortaya çıkartıldı. Bu yapı ilk kez Geç Roma Döneminde tatlı su kaynağı için inşa edilmiştir. Olasılıkla bu dönemde Dicle Nehri’nin yatağı daha batıdan, kaleye uzak bir alandan aktığı için, kaleye kanallarla getirilen içilebilir tatlı suyun depolanması için sarnıç olarak yapılmıştır. Daha sonra tektonik bir hareket sonucu Dicle Nehri’nin yatağı yer değiştirip kalenin yanından akmaya başlayınca sarnıç olarak kullanılan bu yapının küçük değişikliklerle bir liman yapısına dönüştüğünü söyleyebiliriz. Duvarların içinde bulunan iskele babaları bu durumu kanıtlamaktadır. Ayrıca liman yapısının duvarlarında bulunan çapı 8-10 cm olan yuvarlak delikler buralara çakılan ağaçlara da keleklerin veya diğer taşıma araçlarının bağlanmış olduğunu göstermektedir.

Geç Roma Döneminden sonra höyük üzerinde kurulan İslami kent Tell Fafan’ın, yerleşim yerinin jeopolitik ve ticari öneminden dolayı burayı tercih ettiğini düşünmekteyiz. Yazılı kaynaklar, MS 10. yüzyılda Erzen, Bitlis ve daha kuzeydeki Ermeniyye şehirlerinden gelen malların Dicle üzerinden nehir yoluyla Musul’a aktarılması noktasında aktif bir liman şehri özelliği taşıyan Tell-Fafan’ın MS 11. yüzyıldan itibaren bu özelliğini koruyamayıp sıradan bir köy haline geldiğini anlatmaktadır; çünkü MS 11. yüzyıldan itibaren Mervani hakimiyetine paralel olarak yörede yoğunlaşmaya başlayan eşkıya çetelerinin varlığı bu güzergahı büyük ticaret kervanları için oldukça tehlikeli bir hale getirmiştir. Bu da doğal olarak tüccarların güvenlik açısından uygun olmayan bu yolu terketmelerine ve Tell-Fafan’ın ticari bir liman şehri olma niteliğini yitirerek küçük bir köy mertebesine inmesine neden olmuştur. Artukluların bölgede güçlenmesi ve Hasankeyf’in başkent olmasından sonra Midyat ve Nusaybin üzerinden güneye inen karayolu güzergahının önem kazanmasıyla, nehir taşımacılığı eski önemini kaybetmiş, Çattepe/Tell Fafan ise tamamen terk edilmiştir. MS 12. ve 13. yüzyıl kayıtlarında Tell-Fafan adının hiç geçmemesi bu tarihlerden itibaren yerleşim yeri ve limanın önemini tamamen yitirdiğini göstermektedir. Tell Fafan şehrinin terk edilmesi ile birlikte kullanım dışı kalan liman yapısı, Dicle Nehri’nin taşımış olduğu alüvyonal dolgunun altında kalarak, zaman içerisinde tamamen kullanılmaz hale gelmiştir. Bu tarihten sonra stratejik önemi artan Hasankeyf, Musul’a kadar olan bölgede nehir taşımacılığı açısından önemli bir liman şehri olarak karşımıza çıkmaktadır. Hasankeyf’te günümüzdeki adı Yolgeçen Hanı olan alanın yakın zamana kadar adı İskele Mevkii olarak biliniyormuş, daha erken kayıtlarda ise bu alan İskele Mahallesi olarak kayıtlara geçmiştir.

Ortaçağ’a tarihlenen yazılı veriler Diyarbakır/Amed’ten başlayarak güneye giden nehir taşımacılığı için beş ana limandan bahsetmektedir. Bunlar Diyarbakır/Amed, Cipas/Hısnkeyfa (Hasankeyf), Tell Fafan/Çattepe, Ceziret İbn Ömer/Cizre ve Musul – Bağdat limanlarıdır. Söz konusu liman yapıları genellikle su kenarında oldukları için kullanım dışı kaldıktan sonra zamanla tahrip olmuşlardır. Çattepe Höyük dışında bu yapıların varlığına dair arkeolojik bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Bunlar dışında gerekli ihtiyaçların karşılanması, insan ve yük taşınması açısından kelekçilerin durdukları daha küçük limanların varlığı da bilinmektedir. Bu nedenle Dicle Nehri’nin içinden aktığı Diyarbakır, Batman ve Siirt il sınırlarında bulunan bazı köylerin adı Kelekçi veya Kayıklı’dır.

Kelek yapımı, teknik özellikler ve ticari rotalar

Keleklerle nehirlerde insan ve mal taşınması, motorlu taşıtlar hayatımıza girmeden önce Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde taşımacılığın bir parçası olarak uzun süre devam etmiştir. Bunlar genellikle yerel malzemeden üretilmiş, yapım teknikleri ve biçimleri binlerce yıldır pek değişmemiş küçük taşıma araçlardır. Kelekler günümüzde kısmen varlığını devam ettirmesine rağmen, gelişkin karayolu sistemi ve taşıma olanaklarının artması, kelek gibi taşıma araçlarının önemini kaybetmesine neden olmuştur.

Kelek yapımının en önemli malzemesi tulumdur. Tulum ise belirli aşamalardan geçtikten sonra kullanıma hazır hale gelmektedir. Tulum yapmak için tercih edilen hayvanlar çoğunlukla keçi ve koyundur. Derisinin biraz daha kalın ve sağlam olması sebebiyle erkek keçinin, koyuna nazaran daha çok tercih edildiğini söyleyebiliriz. Kışlık bakımı düzgün yapılan bir tulumu 2-3 yıl kullanmak mümkündür. Büyükbaş hayvanların derisinden yapılan tulumlar ise büyük boyutlu ve yüksek olmaları nedeniyle çok tercih edilmezler. Tulumun en önemli ve ustalık isteyen işi deriyi hayvanın üzerinden sağlam çıkartmaktır. Bunun için hayvan derisinin şişirilerek yumrukla çıkartılması gerekmektedir. Bu işlem sırasında bıçak gibi kesici aletlerin kullanımı, deriye zarar vermemek adına pek tercih edilmemektedir.

Kelek yapımı için tulum dışında kavak ağacından uzun sırıklar, ağaç dalları ve kamış gerekmektedir. Keleklerin standart bir boyutu olduğunu söyleyemeyiz. Kelek, taşınacak yükün cinsi, ağırlığı ve boyutlarına göre tulum sayısı artırılarak veya azaltılarak sürekli yeniden yapılmaktadır. Orta boy bir kelek yaklaşık 100-120 tulumdan oluşup, 4 x 5 metre veya buna yakın bir boyutta yapılmaktadır. Bu boyuttaki bir kelek ortalama 20 – 25 metrekarelik oturma alanına ve ortalama 1, 1.5 ton civarı yük taşıma kapasitesine sahiptir. Yük taşıma kelekleri ise daha büyük ve daha çok tulumlu yapılmaktadır. Kullanım amacına yönelik 300 ile 800 arasında değişen tuluma sahip kelekler de yapılmıştır. Ancak büyük boyutlu kelekler su üzerinde kontrolü zor olması açısından tercih edilmemektedir. Ahşap ızgara hazırlandıktan sonra şişirilmiş tulumlar ayakları yukarı gelecek şekilde, üstte bulunan kavak ağaçlarından yapılmış ızgaralara (martaklara) bağlanır. Tulumların ağzının, delindiklerinde veya hava üflemek gerektiğinde kolaylık olsun diye yukarıya doğru olması gerekmektedir. Tulumların üzerinde bulunan ağaçlar yakın zamana kadar birbirine ılgın veya söğüt kabuğu, şişirilmiş tulumlar ise kenevir veya meyan kökü lifi ile bağlanırken, günümüzde ise daha çok yünden yapılmış bağlama iplikleri tercih edilmektedir. Ahşap ızgaranın üzerinde salın kontrolü için iki uzun sırık ve bunları kullanan en az iki kişinin bulunması zorunludur. Keleği kullanan kişiye “Tarah” denilmektedir. Kelek kullanım amacına göre, yük taşımacılığı, yolcu taşımacılığı veya özel durumlar için siparişe göre hazırlanırdı. Bazı durumlarda isteğe bağlı olarak gölgelik olması açısından küçük kapalı mekanlar da eklenebilirdi.

Kelek taşımacılığı genellikle karların eriyip suların yükseldiği Nisan - Haziran ayları arasında yapılmaktadır, suların yüksek olduğu Nisan ve Mayıs aylarında yolculuk Diyarbakır-Musul arası 4 gün, suların azalmaya başladığı Haziran ayında ise ortalama 7 gün sürmektedir. Bölgedeki iyi Kelekçilerin genellikle Hasankeyf’ten çıktığı söylenmektedir. Bu nedenle kelekçilik yakın zamanlara kadar Hasankeyf’te yaşayan insanlar açısından önemli mesleklerden biridir. Yaklaşık 50 yıl öncesine kadar Hasankeyf’te birbiriyle akraba olan 5-6 farklı kelek filosu olduğu bilinmektedir. Bu son kelek filolardan biri Cemil Maragoz’a ait olup, bu kelek filosu 100‘er tulumluk 15 kelekten oluşmaktadır. Hasankeyf’te oturan kelekçiler taşınacak mal siparişi durumunda hayvanlara yükledikleri tulumlarla yükün bulunduğu alana gidip kelekleri orada hazırlamaktadırlar. Taşınacak yük gazyağı, şeker, tuz ise yükleme Diyarbakır’dan, hububat yüklemesi ise genellikle Diyarbakır-Bismil’den yapılmaktadır. Keleklerin sahipleri de bazı durumlarda bu yolculuğa eşlik ederek en öndeki kelekte oturup yolculuğa eşlik etmektedirler. Yolculuk sırasında akşam olup hava karardığı zaman kelekçiler akşam yemeği ve uyumak için genellikle önceden belirlenmiş noktalarda durmaları gerekmektedir. Bu arada yolculuk sırasında havası boşalan tulumların şişirilmesi veya gevşeyen ipler varsa bir sonraki gün için sağlamlaştırılmaları, bakımlarının yapılmaktadır. Bu mecburi konaklama süresince kelek üzerindeki ticari malların hırsızlara karşı korunması için silahlı nöbet tutulduğu da anlatılmaktadır. Bu nedenle Dicle üzerinde yolun uzun veya kısa olması nedeniyle belli rotalar ve liman / durma noktaları oluşmuştur. Bunlar kısa zamanda gidilen doğu-batı ile daha uzun yolculuk gerektiren kuzey–güney rotalarıdır. Aşağıda güzergahları belirlenmiş rotalar dışında, Diyarbakır veya Hasankeyf’ten kalkıp, Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Ilısu köyü yakınlarında bulunan Hesta Kaplıcası'na da keleklerle kadın ve çocuklar için özel seferlerin düzenlendiği bilinmektedir. Hasankeyf’li kelekçilerin yakın zamana kadar kullanmış oldukları güzergeh ve konaklama noktaları şunlardır,

Doğu batı eksenli kısa rota, (Diyarbakır-Siirt)

  1. Gün/ kalkış Diyarbakır - Akşam Hasankeyf
  2. Gün/kalkış Hasankeyf - Akşam Çattepe (Tell Fafan / Tili Newro) burada indirilen mallar katırlarla kuzeyde bulunan Siirt, Bitlis ve Van’a kadar gidiyormuş)

 

Kuzey – Güney eksenli uzun rota, (Diyarbakır – Musul)

  1. Gün/kalkış Diyarbakır (Ongözlü Köprü veya Şat (Büyük Nehir) kapısı keleklerin kalkış noktası / veya Bismil – Akşam Hasankeyf

Daha önce belirtiğimiz gibi taşınacak mallar gazyağı, şeker ve tuzdan oluşuyorsa yükleme Diyarbakır’dan, taşınacak yükün tahıl olması durumunda ise kelek filosunun kalkış yeri Bismil ilçesidir.

  1. Gün/kalkış Hasankeyf – Akşam Botan Vadisi Çelik Köyü (bilinen yerel adıyla Çelik-e Aliye Ramo Köyü)
  2. Gün/kalkış Botan Vadisi Çelik Köyü – Akşam Zaho
  3. Gün/kalkış Zaho – Akşam Musul

Kelekler Musul’a ulaşıp mallar boşaltıldıktan sonra keleğin üzerindeki tulumlar ve ağaçlar sökülüp, ağaç kısmı ise orada bulunan tüccarlara satılmaktadır. Toplanan tulumlar havası indirilip kurutulduktan sonra üst üste gelecek şekilde istiflenmeden önce birbirlerine yapışmasınlar diye kurutulmuş nar kabuğunun dövülmesiye elde edilen bir çeşit pudranın aralarına serpilmesi gerekmektedir, daha sonra çuvallara konulan tulumlar oradan satın alınan katırlara yüklendikten sonra kuzeye doğru yola çıkmaktadır. Bazı durumlarda kelek sahipleri yola çıkmadan önce yük katırlarını 4-5 gün önce karadan Musul’a gönderdikleri için oradan yeni hayvan satın almadan kendi hayvanlarına tulumları yükleyip geri dönüyorlarmış, bazen de, katırlar üzerine yüklenen tulumlardan kalan yer olursa Musul’dan alınan kına, baharat, kumaş gibi yükte hafif mallar satılmak üzere Güneydoğu Anadolu’ya getiriliyormuş, Diyarbakır veya Hasankeyf’e ulaşan yüklü katırlar burada yüklerini indirdikten sonra da katırlar tekrar burada satılıyormuş, yani anlaşılan nehir taşımacılığının yan işlerinden biri katır alım satımı olmalı, 1944 yılında tren yolunun Siirt-Kurtalan’a kadar gelmesinden sonra katırlarla buraya kadar getirilen tulumlar, buradan trenle Diyarbakır’a gönderiliyormuş. Yaz aylarından sonra işi biten tulumlar kurutulmuş, ezilmiş nar kabuğu tozu, meşe mazısı ve tuz serpilerek gelecek yıl için serin yerlerde bekletiliyormuş, kelek hala iç sularımızda kısa mesafeler için özellikle nehirlerde karşıya geçme, yük taşıma aracı olarak kullanılmakla birlikte, artık ahşap ızgaraların altında deri tulumlar yok, tulum yerine otomobil iç lastiklerinden yapılmış, yeni nesil kelekler kullanılmaktadır.

EN ÇOK OKUNANLAR

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tü...

Hitit İmparatorluğu’nda Luvice

Hitit Kanunlarında pek çok kez bahsi geçen luwili kelimesi, Hattuşa hükümetine bağlı bölg...

Hitit Dili ve Yazısı

Tanrılar ve Tapınaklar Ülkesi Hatti

Çiviyazısı öğrenmenin yolu klasik metinleri kopy...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız