Hasankeyf Tanıklığı...

2010 yılı Temmuz ortasında, Ilısu Barajı suları altında kalacak yerleşimlerin (ama artık sular altında kalmaya başlayan) kurtarma kazıları sürerken,  çalışmaların son durumunu izlemek için  fotoğraf editörlüğünü üstlendiğim Aktüel Arkeoloji Dergisi bünyesinde bölgede bir dizi seyahat gerçekleştirdim. Hasankeyf’e akşamüstü ışığının sıcaklığında girdim. Nehirle kent arasındaki bağlantıyı sağlayan köprüden geçmeden önce, bugün yerinde olmayan, Zeynel Bey Türbesi’nin yanından geçecektim. Işık o kadar etkilemişti ki gece konaklayacağım yere yerleşmeden, şehrin en güzel manzarasının seyredildiği bu bölgede birkaç fotoğraf çekmek istedim.

Diyarbakır/Bismil’den başlayan yolculuğum, doğal olarak, Dicle Nehri boyunca devam etti. Sıra, içinde çokça önemsediğim Hasankeyf’i de barındıran,  Batman ili sınırlarına gelmişti. Batman’a ve Hasankeyf’e 15 yıl öncesinde gelmiş biri olarak geçirdiği değişimi merak ediyordum. Ancak geziye ayrılan sürenin son birkaç gününe denk gelmesi bu isteğime engel oldu. Batman’a öğleden sonra ulaşmıştım ve açıkçası şehrin girişinden itibaren başlayan yeni apartman dizileri ruhumu daraltmıştı. Çorak bir arazide dizilmiş bir sürü apartman ile şehir güneydoğu kentlerinden görmeye alışkın olduğumuz “kendi kültürünü taşıyan bir yer” olmaktan çıkmış, adeta bir metropolün kuru semtlerine dönüşmüştü. Öğle yemeği sonrası hemen Hasankeyf’e gitmeye karar verdim. Yolda unuttuğum ama görür görmez hatırladığım petrol pompaları uzaktan adeta dinozor gibi görünüyorlardı. Yıllar önce ilk gördüğümde de beni kendine çeken bu görüntülerden yeniden etkilenmiştim.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Batman merkezden Hasankeyf’e olan 40 kilometrelik alanda sıkça görünen petrol pompaları, yerini Dicle Nehri’nin muhteşem manzarasına bırakmıştı. Adeta bir ova hissi veren,  kıvrımlı yol boyunca akan Dicle Nehri ve çevresindeki kır manzarası, akşamın son saatlerinin sıcak renklerine karışmıştı. Güneşin son saatlerine ve Dicle’nin durgun akışına kapılmış giderken ileride nehrin kıyısındaki insanları gördüm. Biraz daha yaklaşıp arabamı kenara park ettim ve onlara doğru yürümeye başladım. Nehirde yüzen çocuklarıyla şakalaşan bir baba görünce yanlarına gidip selam verdim. Onların bu sevimli halini, henüz bozulmamış, insan sıcaklığına sahip yüzlerini fotoğraflamak istedim. İzin istedikten sonra bir kaç fotoğraf çektim. Babadan Hasankeyf’e çok yaklaştığımı öğrendim. Epey bir sohbetten sonra izin isteyip yanlarından ayrıldım.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Hasankeyf’e girmeme az bir zaman kalmıştı ve Dicle’yi sarmalayan kaya kütlesinin görkemi karşısında adeta büyülenmiştim. Arkeolojik yerleşimin de üzerine kurulduğu kaya kütlesinin, Dicle Nehri ve onunla birleşen çevredeki küçük akarsuların yüz binlerce yıllık aşındırması ile oluşması oldukça etkileyici bir görüntü ortaya çıkarmıştı.

Hasankeyf’e akşamüstü ışığının sıcaklığında girdim. Nehirle kent arasındaki bağlantıyı sağlayan köprüden geçmeden önce, bugün yerinde olmayan, Zeynel Bey Türbesi’nin yanından geçecektim. Işık o kadar etkilemişti ki gece konaklayacağım yere yerleşmeden, şehrin en güzel manzarasının seyredildiği bu bölgede birkaç fotoğraf çekmek istedim.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Zeynel Bey Türbesi ve çevresini son kez yerinde çekeceğimin bilinciyle hareket ediyordum. Ilısu Barajı su tutmaya başladığında, sular altında kalacak ilk bölge burasıydı. Olabildiğince farklı açılardan fotoğrafını çektim. Orada olduğum süreç içerisinde bölgenin sular altında kalacağını düşündüğümde, Anadolu’daki tek örneğin yok olacağına ve durum böyleyken neden restorasyona çok fazla para harcandığını düşünmekten kendimi alamamıştım. Hayır, bu yapıldığına göre barajdan vazgeçildi diyordum kendi kendime. Nereden bilebilirdim ki yıllar sonra Mostar Köprüsü’nü restore eden firma tarafından tekerlekli bir sistemin üzerinde başka bir yere taşınacağını. Üstelik çevrecilerin, arkeologların protestolarını sıklaştırdığı, çevre dernekleri tarafından her türlü mücadelenin yapıldığı dönemlerdi. Hasankeyf’e bunu yapamazlar diyordum.

Ancak son zamanlarda barajın ihalesini alan İngiliz şirketin, hükümet üzerinden baskılarına şahit olmaya başlamıştık. Bunlardan bir tanesi, hatta süreci hızlandıracak olan olay, Hasankeyf Kazı Başkanlığı’nı yürüten, yıllarca Hasankeyf’te kazılar sürdürmüş ve Hasankeyf’in dünyaca tanınmasını sağlamış, bilim insanı Mehmet Oluş Arık’a yapılanlardı. 1986 yılında ilk kazı çalışmalarını başlatan bilim insanının 2004 yılında kazı başkanlığından alınması, onu tanıyan herkesi incitmişti. Kazıdan alınma sebebi olarak gösterilen soruşturma konularından biri, traktörle atılan hafriyatlara fatura kesilmemesi gibi hemen hemen her kazı başkanının başına gelebilecek talihsiz bir sebepti. Zira devletin bu konuda verdiği bir ödenek kalemi olmadığından kazı başkanları bir şekilde başka ödenekler üzerinden bunu ödemek zorunda kalıyordu. Buna benzer birçok eksiklik arandığında, birçok kazı başkanının başını belaya sokabilirdi. Aslında asıl sebebin Oluş Arık’ın Hasankeyf’in sular altında kalmasını engellemek için verdiği mücadele olduğunu herkes biliyordu. Ama bir takım bahanelerle 2004 yılında görevden alınmış ve yerine Prof. Dr. Abdusselam Uluçam getirilmişti.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Bölgeye gittiğimde Uluçam, 6 yıldır kazı başkanlığı görevini yürütmekteydi. Bölgedeki gezilerim içerisinde, Oluş Arık hocayı yakından tanıyan biri olarak en çok merak ettiğim konu onun ayrılışına gösterilen tepkilerdi. Acaba yöre halkı onun hakkında neler düşünüyor, eskiden birlikte çalıştığı kazı ekibi durumu nasıl karşılıyordu? Çünkü bu süreç beni de kişisel olarak üzmüştü. Bu düşüncelerle yeni köprüye kadar gelmiştim. Güneş az sonra batacaktı. Tarihi kentin üzerinde öyle güzel bir ışık vardı ki tüm yorgunluğuma ve beni orada karşılayacak arkadaşı bekletmeme rağmen, fotoğraf çekmeye başladım yine. Köprüden geçip arabayı arkadaşımın olduğu kahvenin önüne geçici olarak park ettim. Beni orada karşılayan arkadaşlar oranın yerli çocuklarıydı. Bir çay içimlik sohbetten sonra ertesi gün buluşmak üzere oradan ayrıldım. Geceyi getirmek için en uygun yer Öğretmen Evi’ydi. Gece sokakları dolaştım, yemek yedim ve erken yatmak üzere geri döndüm. Ertesi sabah yoğun bir gün beni bekliyordu.

Sabah yeniden beni karşılayan arkadaşlarla buluştuk. Bana kenti gezdirdiler. Yol boyu sohbet etme fırsatımız oldu. İçlerinden Oluş Arık zamanında kazılarda çalışan arkadaşlardan bazıları, ondan övgüyle bahsettiler. İyi bir bilim insanı olduğundan, huzurlu bir kazı ortamı sağladığından, emeklerinin karşılığını her zaman fazlasıyla verdiğinden bahseden sözlerdi bunlar.  Kent insanının hissedilen gerginliğini fark ettim.  Birkaç gün önce turistlerin yoğun olarak ziyaret ettiği, yukarı şehre giden yol üzerinde büyük bir kaya kütlesi kopup, altında turistik eşya satan yaşlı bir adamcağızın üstüne düşmüş. Halk uzun bir süredir Hasankeyf’te yapılanlar için gerginmiş ve bu olay üstüne tuz, biber ekmişti. Jandarma yukarı şehre çıkışları yasaklamıştı. Aynı zamanda turistlerin uğrak yeri olan nehir kıyısındaki balık lokantasına giden yol da tutulmuş, turistlerin geçişine izin verilmiyordu. Geçimini yoğun biçimde turizmden sağlayan yöre halkı için bu durum, çekilmez bir hal almış ve isyan etmeye başlamışlardı. Beni gezdiren arkadaşlardan bilgi almak istedim. Bir kahveye gidip oturduk. O sırada kahvede büyük bir gürüldü çıktı ve oturanlar geliyor, koşturun gibi sözlerle dışarı fırladılar. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken arkadaşlar, köprünün üstündeki siyah makam arabası Mercedes’i gösterdiler. Halk galeyana gelmiş ellerine ne geçirmişlerse atarak arabaya doğru koşmaya başlamıştı. Sonra arabadan bir korumanın inerek bağırdığını gördüm ama anlaşılmıyordu. Sonra ileriden birileri “Taş atmayın, gelen Vali beyler!” diye bağrıştılar. Galeyana gelen halk düştükleri durumu görünce gerisin geriye kahveye döndüler.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Sonradan bana anlatılanlardan anladım ki; gelen siyah Mercedes’i Batman Üniversitesi Rektörü (aynı zamanda Hasankeyf kazı başkanı) Abdüsselam bey zannetmişler ve o yüzden protesto edip taşlamışlar. Son olayın sorumlusu onu tuttuklarını öğrendim. Arazi kamulaştırması ve evlerinin artık devlet tarafından istimlâk edilmesinden onu sorumlu tutuyorlardı. “Oluş Arık’a ödenek vermeyenler, yeni kazı başkanına o kadar çok para gönderdiler ki,  o da neredeyse tüm arazilerimizi sit alanı kapsamına alıp, çok ucuz bir şekilde her yeri kamulaştırdı” diye isyan ediyorlardı. Hızlı bir şekilde kazıları sürdürmesi sonucunda da bu kazanın olduğuna inanıyorlardı. Dev kaya parçasının altını kepçelerle oydurması yüzünden düştüğüne inanıyorlardı.  Yani biriken birçok sorunun kıvılcımını bu olay tutuşturmuştu. Şimdi ilk gün dergiyle röportaj yapması için görüştüğüm kazı başkanının işlerinin yoğunluğu sebebiyle gelmeme sebebini anlamıştım. Arkadaşların söylediğine göre ölüm olayının gerçekleşmesinden sonra halktan gelen yoğun tepkiler üzerine birkaç gündür kazılara da gelmiyormuş. Halkın en büyük tepkilerinden bir diğeri de kamunun, eski kentteki evlerini 30 bin Türk Lirası gibi bir rakama ellerinden alıp, eski kentin tam karşısında dağın eteklerine yapılmakta olan TOKİ konutlarını 80 bin Türk lirası gibi bir fiyata eski ev sahiplerine satmış olmasıydı. Başka çaresi kalmayan halk hem evini değerinin çok altına satmış, hem de 15 yıl geri ödemeli olarak yeni konutlara taşınmak zorunda bırakılmıştı. Gerçekten durum çok ironikti. Hem ata yadigârı evinden oluyorsun hem de geçim kaynağı turizm ve hayvancılık olan insanları, TOKİ’nin hapishaneye benzeyen evlerine mahkûm ediyorsun. Üstelik geriye dönük borçlandırarak  son vuruşu yapıyorsun. Ayrıca orada olduğum zaman zarfında henüz TOKİ konutları inşaat halindeydi. Yukarıda gördüğünüz fotoğraflardaki akşamüstü ışığının yarattığı büyülü atmosfer yerini kış günlerinde üzerine düşen dağın gölgesiyle saat 16.00 da karanlığa boğulan,  modern bir hapishaneye bırakmıştı.

Fotoğraf : Aykan ÖZENER

Tüm bunların gerginliğiyle geçen iki günün sonunda, Hasankeyf’in çoktan bittiğini görmüş, verilen mücadelelerin artık hiçbir şey ifade etmediğine kanaat getirmiştim. İkinci günü de, hüzünlü bir şekilde bana mihmandarlık yapan arkadaşlarla gezip fotoğraf çekerek bitirdim. Hasankeyf’in günümüze yansıyan görüntüleri, genellikle Eyyübiler Dönemine ait.

Evet, ben Hasankeyf gerçekliğine tanık olmuştum. Şimdilerde bu yıl içerisinde, suyun yükselerek,  kentin belli bölgelerini yutacağı zamanı bekliyorum.

***Yazı tamamen bölge insanı tarafından aktarılanlara sadık kalınarak yazılmıştır. 

İzin almadan çoğaltılamaz ve bir yayında kullanılamaz. Fotoğraflar: Aykan ÖZENER

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Kaçakçılık Operasyonu

 İzmir Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından Cumhuriyet Tarihinin en büyük eser kaçakçılığı operasyonu gerçekleştirilmiş, 65 bin 511 adet tarihi eser yakalanmıştır. 

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

SON İÇERİKLER

Ayasofya'nın "Halk Bilimi"

Ayasofya bir harikadır! Güzelliği ve boyutu büyülüyor ve bir açıklama bekliyor. Nasıl tasarlandı ve nasıl ...

Ayasofya'nın mozaikleri: Propagandif Sanat

Ayasofya’nın mozaikleri son günlerde yine çok gündeme geldi. Aslında son günlerde Ayasofya’nın ...

Ayasofya'da Fossati Kardeşlerin Onarımları ve Yeni Eklemeler

Mimar kardeşler Gaspare (1809-1883) ve Giuseppe (1822-1891) Fossati’nin İstanbul’a yollarının düşmesi, R...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız