Kadının Şişmanlığının Tarihsel Evrimi

Paleolitik dönemin insanları avcılık ve toplayıcılık yaparak, doğada bulduklarıyla hayatlarını sürdürüyorlardı. Hayatın tesadüflere bağlı olduğu, insanın doğayı dönüştürme konusunda hiçbir tecrübesinin olmadığı bu çağda, iki kavram önem kazanmıştı: doğurganlık ve bereket.

İki yanında leopar ya da aslan yer alan ve tahtta oturan pişmiş toprak kadın heykelciği. Çatalhöyük, Konya, Geç Neolitik Çağ MÖ 6200-5800.©Ankara Anadolu Medeniyetleri

Yıl 1984. Üniversite sınavlarında Tiyatro ya da Tarih Bölümünü isterken hasbelkader Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümünü kazandım.

Hititoloji dersi ilk etapta gözümü korkutmuş, bu bölümden sittinsene mezun olamayacağımı düşünmüştüm. Sabahın köründe, perdeleri kapatılan sınıflarda slayt gösterileri ise öğrencileri uykuya geçirecek tarzdaydı. Eskiçağ insanının eserleri pek fazla ilgimi çekecek türden değildi.

Ancak Neolitik ve Kalkolitik Çağ dersinde, MÖ 6500 yıllarına tarihlenen Neolitik Döneme ait Çatalhöyük’de bulunan “Ana Tanrıça” slaytını görünce birden gözlerim fal taşı gibi açıldı. İçimden “Aaaaa…! Aynı annem” dedim. Benim annem MÖ 6. bin yıllarından günümüze uzanan Ana Tanrıça’nın temsiliydi.

İri göğüslü, büyük kalçalı, yani etli, butlu denilen türden bu şişman kadın; bir zamanların ana tanrıçası ve benim de o günkü anamdı.

Çatalhöyük heykelciğine sonradan eklenen başın dahi annemin kafasına tıpatıp benzemesi bile şaşırtacak türdendi. Çatalhöyük’ün ana tanrıçası, nasıl leoparlarla gücün, kudretin ve otoritenin simgesiyse, annem de bizim için öyleydi.

Paleolitik Çağ’dan itibaren eski dünyanın hemen hemen her yerinde gerek kabartma gerekse heykel sanatında kadın figürünün oldukça fazla yapılmasının mutlaka bir nedeni olmalıydı?

Bu dönemin insanları avcılık ve toplayıcılık yaparak, doğada bulduklarıyla hayatlarını sürdürüyorlardı. Hayatın tesadüflere bağlı olduğu, insanın doğayı dönüştürme konusunda hiçbir tecrübesinin olmadığı bu çağda, iki kavram önem kazanmıştı: doğurganlık ve bereket.

İnsanların kültürel gelişmelerine yol açan devindirici gücün kadınlardan kaynaklandığına hiç şüphe yoktur. Bunun nedenini kadının annelik rolünde aramak gerekir. Paleolitik Çağ’da insan ömrünün ortalama 20-23 yıl olduğu, kadınların ise bu kısacık ömürlerinde 4-5 kez doğum yaptıklarını yapılan son araştırmalardan saptamak mümkündür. Görünen o ki; kadınlar ömürlerinin neredeyse yarısını ya gebe ya da emzikli olarak geçirmekteydi. Dolayısıyla bilim insanlarının bazıları; kadınların kıymetli olmasının asıl nedeni sağlıksız şartlardan ötürü anne ve çocuk ölümlerinin çok oluşuna bağlamaktaydı.

Ancak bugün Amerika’da yaşayan Hutteritler toplumunda çocuk tanrının hediyesi olarak kabul edilir. Bu sebeple kadınlar, kırk yaşına ulaşıncaya kadar dokuz veya daha fazla çocuk doğurur. Öte yandan, çok çocuk doğurmalarına rağmen doğumda ölen kadın sayısının da çok az olduğunu unutmadan yazımıza devam edelim.

İlk Çağ toplumlarında aile mevhumu olmadığı gibi kadın da alınıp satılan bir mal değildi. Bundan dolayı çocuk babaya değil anneye aitti. Toplum içinde kadının fiziksel güzelliğinden öte onun doğurganlığı, memelerinden sütünün akması, ayın hareketlerine göre kanamaları, henüz doğumdaki rolünü bilmeyen erkek için gizemliydi. Engels’e göre üremede erkeğin rolü daha sonra hayvanların evcilleştirilmesiyle keşfedilecekti.

Hohle Fels Venüsü. Almanya’da Hohle Fels mağarasında bulunmuş, 35 binyıl öncesine tarihlenen, ellerini göğsünün altına yerleştirmiş fildişinden kadın heykelciği. Hohle Fels Venüsü figüratif sanatın bilinen en eski örneklerinden biridir. Fotoğraf: H. Jensen. ©Universität Tübingen.

Çok sık doğum ve bebeklerin hayatta kalması ise annenin fiziği ve enerjisi ile orantılıydı. Yani hem kendini hem de bebeğini iyi beslemesine bağlıydı. Tarımın kadınların bir buluşu olduğunu söyleyen Gordon Childe bence son derece haklıydı. Çünkü annelik içgüdüsüyle dokuz ay karnında taşıdığı çocuğunu yaşatmak için elinden geleni yapacaktı.

İlk Çağ toplumlarında ölüme ve yeniden doğuşa kadın aracılığıyla geçileceğine inanılmıştı. Üreme ve çoğalma, tanrısal bir yaratı olarak değerlendirilmişti. Doğum ilahi ve büyüsel bir olguydu. Dolayısıyla bu düşünce de kadının yüceltilmesinde karşılığını buluyordu. Bu nedenle erkeği doğuran kadına kutsallık affedilmişti. Belki de ataerkil toplum anlayışının tersine Iroguois yerlileri gibi bebeğin kız olması erkek olmasından daha fazla sevinçle karşılanıyordu. Çünkü çoğalmayı sağlayan araç yalnızca kadındı. Ölümün karşısındaki tek itici güç ise doğumdu.

Doğurganlığı artırmak ve bereketi sağlamak için başvurulan büyüsel eylemlerin başındaysa mağara duvarlarına çizilen resimler ve arkeologlarca "Venüs" olarak adlandırılan küçük kadın heykelcikleri geliyordu. Bereket kadınla özdeşleştiği için göğüs kalça ve cinsel organ abartılı yapılıyordu. Kimi zaman şükran kimi zaman ise ilahiden yeni bir beklenti olarak yaratıcı güce adanıyordu. Aynı zamanda bu küçük heykelciklerin büyü nesnesi olarak boyuna takıldığı da kabul edilen görüşlerdendi.

1908 yılında Willendorf yakınlarında bulunmuş, MÖ 24,000–22,000 yıllarına tarihlendiği düşünülen Willendorf Venüsü. Naturhistorisches Museum, Viyana, Avusturya.

Özellikle üçgen şekilde kadın cinsel organı be­timleri, büyük bir olasılıkla üremeye yönelik büyüsel bir anlam taşıyordu. Günümüzdeki çoğu insanın boyunlarına koruyucu olarak astığı üçgen şeklindeki muskalar da bir zamanların kadın cinsel organının bugüne farklı yansımasıydı.

Üçgen şeklinde cinsel organa sahip, tunç ve altından yapılmış kadın heykeli (Hasanoğlan Heykeli), İlk Tunç Çağı II MÖ 2800- 2400. ©Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi.

Margaret Fuller, 1855 yılında yayımlanan 19. Yüzyılda Kadın adlı eserinde; kadınlarda erkeklerin sahip olmadığı elektriksel bir yoğunluktan bahseder. Elektriksel yoğunluktan kastı ise kadınların, sezgisel ve düşünsel yeteneğidir. Fuller, kadınların sahip olduğu bu yeteneğin harekette elektriksel, işte sezgisel ve eğitimde tinsel olduğuna inanır.

Kadın, doğurganlığı ya da insan soyunun devamını sağlayacak olan çocukların sahibi olmasıyla analığı başlatmıştı. Doğum yapan, çocuğunu kucaklayan, çocuğunu emziren, ayakta duran, tahtta oturan, hayvanlara hükmeder şekilde karşımıza çıkan pek çok arkeolojik eser bu düşünceyi zaten doğrular niteliktedir.

Ünlü felsefeci Prof. Dr. Ahmet Arslan, İlk Çağ toplumunda kurucu unsurun din olduğunu, din olmadan toplumun kurulamayacağını, bugün dahi din ile kurulduğuna dikkat çeker. Arslan’a göre, toplumun var olması ve büyümesi için dışarıdan yeni üyelerin kabul edilmesi gerekliydi. Burada biyolojiyi aşan bir üst kavram olan kutsallık söz konusuydu.

Her ne olursa olsun doğurganlık özelliği nedeniyle “kutsallık” kadın ile özdeşleştirildi. Böylece kadın inanç sisteminin tam merkezine yerleştirildi. Böylece doğanın, dirilişin, dirlik ve düzenin kısacası varoluşun simgesi olarak kadına tapınma başladı. Ölülerin hocker tarzında yani ana karnındaki cenin pozisyonunda gömülmesi bile onun doğum ve ölüm üzerindeki hâkimiyetinin göstergesiydi. Ondan gelmişti ve ona dönecekti misali. Kadın, artık tüm yaratıkların, doğanın ve evrenin koruyucusu Ana Tanrıça’ydı.

“Tanrıça Teorisine” cesur çıkış yapan Gimbutas ve bazı araştırmacılar ise Paleolitik Venüslerin yaşam ve ölüm arasında aracılık ettiğine, yeniden doğumu temsil ettiğine inanmaktaydı. Benzer bir şekilde günümüz yerlilerinden olan Avustralya’daki Ngarinyin kabilesine göre de kadınlar doğum, dönüşüm ve ölüm döngüsünü simgelemekteydi.

Ana tanrıça kültünün en yaygın olduğu ve kutsandığı alan ise Anadolu’dur. Bunların başında Çatalhöyük gelir. Ancak Neolitik Döneme ait heykelciklerin Ana Tanrıçayı temsil ettiğine yönelik arkeoloji dünyasında geçmişten günümüze çeşitli itirazlar süregelmektedir.

Bazı bilim insanlarına göre, yanlarında iki panterin yer aldığı tahtta oturan, karnına kadar sarkan büyük memeleri, şişman bacaklarının üstüne sarkmış karnı ile bu kadın, analığın tam bir temsilcisiydi. Bazılarına göre ise bu dönemin çok tanrılı dininde, baş öğe kadındı ve bu heykelciğin de ana tanrıçayı temsil ettiği ko­nusunda kimsenin kuşkusu olmamalıydı.

Heykelciklerin, ocak yanı ya da tahıl ambarı gibi gömüldükleri yere, mermer veya pişmiş topraktan yapılışlarına yönelik bir sürü tezler ileri sürüldü. Bunların birçoğunun o dönemin kadınlarının yaşam evrelerini betimlediklerini söyleyenler de oldu, genç kadınları toplum içine girmeye hazırlayan eğitim araçları olarak kullanılan nesneler olabileceğini diyenler de…

Kimi araştırmacıya göre de bunlar; seksüel arzuları geliştiren fetiş objeleri, adak ya da çocuk oyuncağıydı.

Kimine göre ise heykelciklerin hamile olduklarını gösteren kesin bir veri yoktu. Bu nedenle muhtemelen ileri yaştaki kadınları betimliyordu. İri göğüsler ise bereketi değil kadınlığı sembolize ediyordu.

Bazı araştırmacılara göre de Çatalhöyük’teki göğüs ve göbeğinin işlenişi itibarıyla bereket tanrıçasından ziyade “şişman” bir kadının temsiliydi.

Tahtta oturan pişmiş toprak kadın heykelciği. Çatalhöyük, Konya, Geç Neolitik Çağ MÖ 6200-5800.©Ankara Anadolu Medeniyetleri

Şişman kadın temsillerinin o günkü tahıla dayalı beslenme alışkanlığına bağlayanlar da yok değildi. Bir başkası ise şöyle bir açıklama yapıyordu; “Mesela‘! doğurganlık tanrıçası’ diye düşünülen Neolitik Çağ şişman kadın heykellerinin doğurganlık tanrıçası filan olduklarına inanmıyorum. Bence bu şişman kadınların çok net bir tıbbi açıklaması var; neolitik çağda da şimdi olduğu gibi bir obezite salgını oldu, bütün olay bu.”

Oysaki Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi adlı yapıtında; güzelliğin çağına ve kültürel yapısına göre çeşitli biçimlere büründüğünü ancak hiçbir zaman mutlak ve değişmez olmadığını söyler. Paleolitik’den itibaren ideal kadın imgesinin özgün görüntüsü, her ne kadar sanatçılar tarafından belirlense de kural ve kaideler çerçevesinde şekillendirilmişti. Dolayısıyla kadın tasviri, sonraki nesilleri besleyen ve yetiştiren varlık olarak düşünülmüştü. Aynı zamanda, dünyada insanlığın var olmasının temel nedenini oluşturan, doğurganlığı içeren bir hayatta kalışın ifadesiydi.

Feminist bakış açısına göre ise; doğuran ve besleyen olarak hayatın akışı ve sürekliliği büyük oranda kadına bağlıydı. İnsanlığın çağlar boyu üzerine methiyeler yazdığı yüceleştirdiği birbirinden etkileyici mitolojik öyküler dizdiği kadının tanrısallığı hemen hemen her kültürde kendine özgü biçimler oluşturdu. Hangi biçime girerse girsin, o, en yüce varlıktı. Müslümanlıkta her ne kadar kutsal kabul edilmese de doğuran kadın yüceltilmiş ve cennet anaların ayakları serilmişti. Yine Müslümanlıkta definden sonra ölünün başucunda yüzüne karşı ayakta durarak ona ismi ve annesinin ismiyle üç defa telkinde bulunulması kadının geçmişten günümüze uzanan kutsallığının bir başka işaretidir: Ondan doğdun, ona döneceksin...

Günümüzde, Batı Afrika’daki Moritanyalılara göre şişman kadın en güzel kadındır. Bu toplumda, zayıf kadınlara yiyecek ekmek bile alamayacak kadar fakir gözüyle bakılıyor. Moritanya’da evlenme çağına gelmiş kadınların “hayırlı bir kısmet” bulabilmeleri için şişman olmaları gerekiyor. “Gavage” olarak adlandırılan bu geleneğe göre, kadınlar deve sütü, zeytinyağına batırılmış ekmek ve keçi etinden oluşan bol kalorili bir şişmanlama diyetine girip çatlayana kadar yemek yiyor.

ABD’de yayın yapan HBO kanalının belgesel dizisi Vice’a konuşan Moritanyalı erkekler ise; şişman kadınları güzel bulduklarını belirtiyor. Anneler kız çocuklarını erken yaşlardan itibaren zorla aşırı yemeye teşvik ediyor. Kızların evlenme çağına geldiklerinde Moritanya standartlarında çekici kadınlar olmaları amaçlanıyor. Zira Moritanya kültüründe şişmanlık zenginliğin, zayıflık ise fakirliğin işareti olarak görülüyor.

Orta Çağ’da şişmanlık refah göstergesiydi. Rönesans Döneminde, zayıf kadınlar çirkin olarak görülürken, şişman kadınlar putlaştırılıyordu. Yeterince yemek yediyse, hayatta kalma olasılığın daha yüksekti ve bu yüzden de bu tür kadınlar daha çekiciydi.

Osmanlı Döneminde birçok kadın balıketli olarak resmedilmişti. Şişmanlık adeta zenginlik göstergesiydi. 1900’lü yıllara kadar geçen sürede kadınların kilolu olması bereket, zenginlik ve doğurganlık olarak algılanırdı. Hatta tarihin bazı dönemlerinde zayıf kadın, erkek için utanç kaynağıydı. Zayıf olmak sadece kölelere, fakir halka yakışırdı.

Mihrap, 1901, Osman Hamdi Bey

Bu düşüncenin yıllarca varlığını sürdürmüş olduğuna şahit olmak şaşırtıcıydı. Bir yakınım 1980’li yıllarda oldukça zengin bir kişiyle evlenmişti. 36 bedendi. O günkü ve hatta bugünkü güzellik anlayışımıza göre oldukça ideal ölçülere sahip çok güzel ve zarif bir kadındı. Ancak kayınvalidesi, eltisini işaret ederek, “gelin geldiğinde, o da böyle zayıftı ama şimdi maşallah eti budu yerine geldi” derken; bir yandan övünüyor, bir yandan yeni gelinin zayıflığını beğenmediğini ima ediyor, diğer yandan da Moritanyalılar gibi gelinin baba evinde yeterince beslenmediğine üstü kapalı dikkat çekiyordu.

Annemin evlendiği 1950’li yıllarda evlilikte etli butlu kadınlar tercih edilirmiş. Zayıflara güçsüz, cılız, çelimsiz gözüyle bakılır, üstelik güzel de bulunmazmış. “Bir dirhem et bin ayıp örter” misali şişmanlık güzelliğin adeta sembolüymüş. Gençliğinde çok zayıf olan halamlar, kilo almak için balık yağları dâhil her şeyi denemiş ancak yine de makbul sayılan şişman kadın olmayı başaramamışlardı. Gençlik dönemlerindeki güzellik anlayışına göre şişman kadın olamadıklarından hayıflanırlardı. Zayıf olanların sutyenlerini pamukla doldurmaları, kalçalarını büyük göstermek için üst üste iç çamaşırı giymeleri de bunun göstergesi olmalıydı. Annem ise hayatı boyunca kendisi için övünç kaynağı olarak gördüğü şişmanlığından hiç mi hiç şikâyet etmemişti. O, altı çocuğu ile doğurgan bir kadını temsil etmekteydi.

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyetin Döneminde Anadolu toplumuna göre kadın; tıpkı Çatalhöyük’teki ana tanrıça gibi iri göğüslü, etli butlu, dolayısıyla güçlü ve kudretli olmalıydı. Onlara göre şişmanlık aynı zamanda doğurganlığın da göstergesiydi.

Maillol ise;“Venuswith a Necklace (1918-28)” adlı çalışmasında geniş omuzları, dolgun vücut hatlarını detaylandırırken model olarak Venüs heykelciklerinden yola çıkmıştı. Kadın vücudunun uzuvlarını tarihöncesi dönemdeki tasvir biçimini, 1900’lü yılların başındaki aynı tasvir motifi ile örtüştürmüştü. Maillol, her zaman seyredene huzur ve mutluluk veren, temelde bütünsel, cinsel, yumuşak hatlı güzelliği yeniden yaratma çabasındaydı.

ABD’deki Yale Üniversitesi’nin araştırmasına göre, kadınlar, gelecekte giderek kısalacak ve şişmanlayacaklar. Dolayısıyla kısa boylu ve tombul kadınlar, daha uzun ve zayıf olanlara kıyasla daha çok çocuk sahibi olacaklar.

Görünen o ki; kadının evrimsel geleceğinde “şişmanlık” geçmişte olduğu gibi yeniden güzelliğin, cinselliğin ve doğurganlığın ölçüsü olabilir.

Kim bilir, belki de yeniden kutsallık atfedilen kadınlar, bir zamanların tapınılan “Ana Tanrıça”larına dönüşebilir.

 

KAYNAKÇA

ARSLAN, Ahmet, Gelenek ve Modernlik, Anadolu Aydınlanma Vakfı Konuşmaları, https://www.youtube.com/watch?v=LLUiCDgOOSc
ASLAN, Aslı, Steatopijik Ana Tanrıça Heykelcikleri ve 20.YY Heykel Sanatına Etkileri, Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Anasanat Dalı (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İzmir 2010.
ÇELEBİ, Binnur, Anadolu’da Hitit Sosyal Yaşamında Kadının Yeri ve Önemi, Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara, 2007.
- Eskiçağ’da Kadın, Toprak Altındaki Kadının Sessiz Çığlığı, Urzeni Yayınevi (Genişletilmiş Baskı), İstanbul, 2021.
DONOVAN, Josephine, Feminist Teori, (Çev. Aksu Bora, Meltem Ağduk Gevrek, Fevziye Sayılan) İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.
ECO, Umberto, Güzelliğin Tarihi, (Çev. Ali Cevat Akkoyunlu ve diğerleri), Doğan Kitap, İstanbul, 2006.
ENGELS,  Friedrich, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara, 1998.
GIMBUTAS, Marija, The Goddessesand Gods of Old Europe, 6500- 3500 B.C. Mythsand CultImages, Thomesand Hudson, Hampshire, 1992.
GOODİSON, Lucy-MORRİS, Christine, Ancient Goddesses, The Myths and the Evidence,   Madison:  University of Wisconsin Press and British Museum Press, 1999.
BOSTANCI KOLANKAYA, Paleolitik Çağ Kadınları, Armizzi-Engin Özgen’e Armağan, (Düz: Atilla Engin, Barbara Helwing, Bora Uysal), Asitan Kitap,  Ankara, 191-204, 2014.
KELEŞ, Hatice, Reform Cağının Radikal Kanadı Olan Hutteritlerin Dini Kökenli Geleneksel Komünal Yaşam Tarzı Üzerine Bir Araştırma, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 11, 2019, 837-865.
ÖZKAN PEHLİVANOĞLU, E. Fatma, ÜNLÜOĞLU, İlhami, Emzirmenin Tarihsel Gelişimi, Aile Hekimliğinde Anne Sütünün Anne ve Bebek Sağlığı Açısından Önemi, (Ed. B. Telatar ) 1. Baskı, Türkiye Klinikleri, Ankara, 2019.
SÜMER, S. Zafer, Tarih İçinde Görünürlükten, Kadınların Tarihine: Amerikan Kadın Romanında Feminist Bilinç ve Politika, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, Halkla İlişkiler Bilim Dalı, Konya, 2009.
BROWN Judith K., Iroguois Kadınlar Etnotarihsel Bir İnceleme, Kadın Antropolojisi, Haz. Rayna R. Reiter, (Çev. Bürge Abiral), Dipnot Yayınları, Ankara, 259-277, 2014.
http://www.aysenurokten.com/2016/10/18/nihayet-dogru-tani-tanrica-degil-sisman-kadin/
https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/bu-ulkede-kadinlar-zorla-sismanlatiliyor-23362395
https://www.ntv.com.tr/turkiye/gelecegin-kadini-daha-kisa-tombul-ve-dogurgan,8hTMTIFfl0axf26K-lmBaw
https://ichi.pro/tr/eskiden-dunya-sisman-kadinlari-severdi-61065011072159
https://www.sabah.com.tr/sozluk/dinler-tarihi/telkin-nedir-ne-demek-telkin-kelime-anlami

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Prof. Dr. Jale İnan

Antalya’da Bir Arkeoloji Çınarının Gölgesinde   

Ülkemiz ama özellikle Antalya arkeoloji camiası 2014’ün 1 Şubat’ında 100 yaşına basan Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale İnan’ı bir kez daha andı. 26 Şubat 2001’de aramızdan ayrılışının ardından onlarca yıl geçmesine rağmen Jale Hoca hiç unutulmadı. 

SON İÇERİKLER

Lucien Arkas ile Röportaj

1750 yıllarında Marsilya’dan Türkiye’ye gelen bir Fransız ailenin oğlu olan Lucien Arkas, 1945 yılında İzmir&rsqu...

Klaros Kutsal Alanı

İzmir İli, Menderes İlçesi sınırlarında yer alan Klaros, İonia’nın en önemli kutsal alanlarından biri aynı zaman...

Büyük İskender Sonrasında Smyrna (İzmir)

İzmir Körfezi’nin doğu derinliğinde uygun yerleşim koşulları nedeniyle İzmir Neolitik Çağdan itibaren kesintisiz...