Hitit Devlet Yönetimi ve iç Siyaseti

Anadolu’nun fiziksel coğrafyasına baktığımızda, kuzeyinde Karadeniz’e, güneyinde Akdeniz’e paralel uzanan sıradağları görmekteyiz. Böylece Anadolu’nun iç kesimi kuzey ve güneyden, yani Karadeniz ve Akdeniz kıyı şeritlerinden bir şekilde ayrılmış ve bu yönlerden ulaşılması zor bir bölge haline gelmiştir.

Kral Kapı'da, kente bakan yüzde betimlenen kısa eteği, silahları ve boynuzlu miğferiyle savaşçı bir tanrı.

Ege kıyılarına gelince; burada dağlar denize dik uzandığından, kıyı ile İç Anadolu arasındaki temas nispeten daha kolaydır. Bir bütün olarak ele alındığında ise Anadolu parçalanmış bir yapı sergiler. Ovalar arasındaki bağlantılar genellikle bir akarsu tarafından açılan ve zaman zaman geçilmesi zor vadiler sayesinde sağlanır. Bu vadiler soğuk mevsimlerde kar ya da su baskını nedeniyle tamamıyla kapandığından, Anadolu’nun birçok ovası, yıl içinde uzun bir süre boyunca diğer komşu ovalarından kopuk yaşamak zorunda kalırdı.

Hitit Devleti işte tam olarak tarif edilen bu coğrafyanın ortasında kurulmuştur. Hitit Devleti’nin bu coğrafyada kurulmuş ve geliştirilmiş ve imparatorluk denebilecek geniş sınırlara sahip olması asla bir tesadüften ibaret değildir. Böyle bir başarının arkasında bir yandan uzun yıllar boyunca Anadolu’da elde edilen bilgi birikimini özümsemek ve geliştirmek, diğer yandan bilinen dünyada gelişen teknolojiyi ve buluşları takip edip uygulamak yatar.

Yazının Kullanımı

Küçük bir yerleşmeyi ve ona bağlı olan hinterlandını idare etmek için yöneticilerin sözlü emirleri yetebilir. Ancak geniş topraklara hükmetmek için bu durum biraz farklıdır. Bir devletin başı olan hükümdarın sözü tüm yıl boyunca, sadece bir ovada ya da komşu ovalarda değil, yüzlerce kilometre uzakta yer alan topraklarda da hissedilmeli ve hissettirilmelidir. Uzaklara iletilen emirlerin değişmeden, güvenli bir şekilde iletilmesi gerekir. Aynı şekilde geniş topraklara sahip bir devletin adalet sağlayabilmesi için kanunlar istikrarlı bir biçimde, kişilere bağlı kalmaksızın var olmalıdır. Yani aynı suça aynı ceza verilmelidir ki bu da ancak yazılı kanunlarla olabilir. Ekonomik açıdan da bir tüccarın ticari kayıtlarının tutulması ile bir devletin ticari ve ekonomik kayıtlarının tutulması arasında büyük farklar vardır. Bu gibi geniş çaplı kayıtların tutulması ise ancak yazı ile mümkün olabilir.

Büyük Kral bazı durumlarda kişilere toprak hediye edebiliyordu. Toprak Bağış Belgesi olarak adlandırılan bu metinlerde hediye eden kralın ve hediyeyi alan kişinin adının yanı sıra hediye edilen mülk ve bu mülke dahil olan tüm envanteri sıralanmaktaydı. Ortada ise krali mühür yer alıyordu.

Hitit Devleti’nin kuruluşu yaklaşık olarak MÖ 1650 yıllarına tarihlenmektedir. İlk Hitit kralı olarak kabul edilen I. Hattušili ve kendisinden sonra tahta çıkan torunu I. Muršili’nin askeri seferleri daha ziyade zenginliği ile ünlü olan Kuzey Suriye ve Mezopotamya topraklarına yapılmıştır. Bilindiği gibi I. Muršili son seferinde Güney Mezopotamya’daki ünlü Babil kentine kadar ilerlemiş ve kenti sonunda ele geçirmiştir. Hitit çekirdek ülkesi olan Kızılırmak kavsinden son derece uzakta olan bu topraklardan ise Hitit kralları sadece altın, gümüş, değerli taşlar gibi ekonomik değeri yüksek ganimetlerle dönmemişlerdir. Muhtemelen bu seferlerden dönerken Hititler yanlarında Eski Babil çivi yazısı sistemine hâkim olan katipleri de getirmişlerdir.

Büyük bir ihtimalle bilinçli bir tercih olan katiplerin başkent Hattuša’ya getirilmesi ile yazı ikinci kez Anadolu’ya giriş yapmış oldu. Bilindiği gibi Anadolu’nun yazı ile tanışması, ilk defa MÖ 1950-1725 yılları arasında Assurlu tüccarların Anadolu’da kurduğu ticaret ağı ile mümkün olmuştu. Çoğunlukla Assurlu tüccarların işlerini yürütmek için kullandıkları bu yazı sistemi onların Anadolu’yu terk edişi ile de unutulmuştur. Hititlerin katiplerle beraber getirdiği yazı sistemi, hızlı bir biçimde devlet sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Öyle ki Hititlerin en eski metinlerden birçoğu çift dilli yani, o dönemin lingua franca’sı (ortak dil) olan Akkadça ve Hititçe yazılmışlardır. Öyle anlaşılıyor ki, Hititler yeni yazı sistemini fazla vakit kaybetmeden kendi dillerine uyarlamışlardır. O dönemde Akkadca Anadolu’da konuşulan bir dil değildi, yani Hitit kralı uzakta görev yapan bir yöneticiye mecburen Hititçe yazmak zorundaydı. Aynı şekilde kanunların da herkes tarafından anlaşılması gerektiği için onların da Hititçe yazılması gerekiyordu. Bu nedenle sadece Akkadca yazmak yeterli değildi. Hititçe bir çeşit “ofis dili” (alm. Kanzleisprache) olarak kullanılırken, Akkadça da uluslararası yazışma dili olarak kullanılmaya başlandı.

Çivi yazısının Hititler tarafından kabul edilmesi, kanımızca devletin gelişmesi için en etkin öğelerden biriydi. Bu sayede emirler ve fermanların devletin en uzak köşelerine hızla ulaştırılması mümkündü. Aynı şekilde yaklaşan tehlikeleri veya söz konusu olumsuz durumları Hitit kralına haber vermek de yazı sayesinde mümkün olabiliyordu. Tokat’ın Zile ilçesinde bulunan Maşathöyük’te (Hititçe adı: Tapigga) ele geçen yüze yakın mektupta bunun en güzel örneklerini görmemiz mümkündür. Kral tarafından iki yöneticiye birden yazılmış bir örnek şöyledir: “Bu mektup size ulaştığında, İšhupitta kentinin 1700 (kişilik) ordusunu harekete geçirin ve onu iki gün içinde Šapinuwa’ya majestenin huzuruna getirin”. Görüldüğü gibi Hititler yazıyı haberleşme için etkin bir şekilde kullanmışlardır. Ama sadece haberleşme konusunda değil aynı zamanda, devletin ekonomisini organize etmek için de yazının büyük önemi vardı.

Hattuša’da bulunmuş çok sayıda Hititçe metin; devletin tapınağına, sarayına ya da diğer idari yapılarına giren ve çıkan malların kayıtlarını (envanter) içermektedir. Bu kayıtlarda malların miktarının yanı sıra, onların nereden geldikleri, kim ya da ne için geldikleri, kaliteleri ya da başka özelliklerinin de kaydedildiği görülür: “6 şekel (75 gr) mavi yün, 2 mina 4 şekel (1050 gr) […], 6 şekel keten (75 gr), 6 şekel (75 gr) kırmızı yün Muwala (adlı kişi) için…”. Verdiğimiz örneklerden yola çıkarak Hitit Devletinin ancak yazı ile imparatorluk haline gelebildiğini kabul etmemiz gerekir. Anadolu gibi parçalanmış bir coğrafyaya hâkim olup siyasi anlamda önemli bir rol oynayabilmek için yazı en önemli unsurlardan biriydi.

Hititler tarafından kullanılan “Anadolu Hiyeroglifleri” kil tabletler yerine taş yüzeylerde ve mühür üzerinde kullanılmıştır. Karakuyu Yazıtı. Kayseri Arkeoloji Müzesi.

Hititler, Mezopotamya’dan alıp kendi dillerine uyguladıkları çivi yazısı dışında, bir de resim özelliğini gösteren hiyeroglif yazısı kullanmışlardır. Bu anlamda Hititleri “bigraf” yani “çift yazılı” bir toplum olarak adlandırmak doğrudur. Hititler tarafından kullanılan hiyeroglif yazının tam olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını bilmiyor olsak da, yazı bugün büyük ölçüde çözümlenmiş olup okunabilmektedir. Önceleri Hitit Hiyeroglifi ya da Luwi Hiyeroglifi olarak adlandırılan bu yazı sistemi, son yıllarda Anadolu Hiyeroglifi şeklinde adlandırılmaktadır. Çivi yazısının aksine, bu yazı sistemi kil tabletler üzerinde değil, sadece taş yüzeyler ve mühürler üzerinde icra edilmiştir.

 

Hitit Devleti’nin İktisat Politikası

Hitit ekonomisi büyük ölçüde ziraat ve hayvancılığa bağlıydı. Ancak bu iki öge sadece ülkenin zenginleşmesi için değil aynı zamanda var olmasının temelini oluşturuyordu. Besin üretimi eski Anadolu insanı için vazgeçilmez bir unsurdu. Anadolu’da kuru ziraat yapıldığından toprağı işleyen çiftçinin ne kadar ürün hasat edeceği büyük ölçüde o dönemde yağan yağmura bağlıydı. Üst üste iki üç sene az yağmur ile geçen bir dönem, çiftçinin açlıktan ölmesine bile neden olabiliyordu.

Aynı şekilde öyle bir dönem içinde olan bir ülkenin temelinden sarsılması da mümkündü. Hitit Devleti besin üretimini garanti altına almak amacıyla hâkim olduğu topraklardan aldığı ve devlet olarak işlediği topraklardan topladığı tahılı, sistemli olarak depolamıştır. Bu gibi depolar ya da silolar Anadolu’da yeni değildi. Çorum’da yer alan ve MÖ 3. binyıla tarihlenen Resuloğlu yerleşmesinde örneğin, tahıl depolamak için kullanılan küçük çapta yuvarlak silolar kazılar sonucunda ortaya çıkartılmıştır. Nispeten küçük bir yerleşme için yeterli olan bu gibi silolar, bir devlet için yeterli değildi. Hititlerin sadece başkent Hattuša’da yaşayanları değil, devlete bağlı çalışan kurumları ve yerleşmeleri, ayrıca devleti koruyan bir düzenli orduyu da beslemesi gerekiyordu. Yani besin üretimine doğrudan hiçbir katkısı olmayan çok sayıda insanı da doyurması gerekiyordu.

Hititler Hattuša’da başkentin ve ülkenin geleceğini güven altına almak için geniş çapta tahıl siloları inşa etmişlerdir. Bu amaçla Anadolu’da var olan geleneksel depolama biçimini organize bir şekilde büyük ölçekte kullanmıştır. Bu denli geniş çapta bir üretimin ve depolamanın envanteri için elbette özel görevliler gerekiyordu. Hititçe metinlerde geçen bazı görevliler benzeri depolar ya da devlet hazinesi için çalışan görevliler olmalıdır. “Hazinedar” (ŠÀ.TAM; hit.hamina-), “mühür evi adamı” (É NA4KIŠIB) ve levazım memuru, depo şefi ya da kralî siloların koruyucusu anlamına gelen AGRIG (hit. maniyahhatalla-) bunlardan sadece bazılarıdır.

İşlenen toprakların büyük bir bölümünün devlete ait olduğunu düşünsek de Hitit kralının bazı yükümlülükler karşılığında toprak ve mülk dağıttığı çivi yazılı metinlerden bilinmektedir. “Toprak Bağış Belgeler”i olarak adlandırdığımız bu belgelerde, hediye edilen mal ve mülkün kimin tarafından kime verildiği (ölçüleriyle beraber) detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Metnin sonunda belgenin hangi şahitler huzurunda kimin tarafından yazıldığı belirtilmektedir. Bu tür belgelerin en ayırt edici özelliği ise, tabletin ortasında yer alan kral mührüdür.

Hititlerin etkin bir biçimde ticaret yaptıklarını söylemek için maalesef yeterince veri yoktur. Bazı bilim insanları Hititlerin ticaret ile hiç ilgilenmediklerini düşünmektedirler. Diğer taraftan devlet için çalışan tüccarların olduğunu da biliyoruz. “Majestenin tüccarları” olarak adlandırılan bu tüccarların görevi, Hitit kralına vergi ya da hediye olarak yollanan ve genellikle değerli metallerden, taşlardan ya da boyanmış giysi ve kumaşlardan oluşan malları kontrol etmek ve belki onları Hattuša’ya ulaştırmaktı. Hitit kanunlarında ise tüccarların haklarının korunduğunu söylemek mümkündür. Bir tüccarı “mallarının arasında” öldürmek (yani işini yaparken belki bir soygun esnasında) yüksek ceza gerektiren bir suçtu. Ayrıca ticari birçok malın fiyatı da Hitit kanunlarınca tespit edilmişti.

Bir Hitit çiviyazısı örneği. “Şimdi ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz”. Bu cümle Hititçe’den çözümlenen ilk cümledir.

Hitit Devletinin, ticari alanda bazı düzenlemeler gerçekleştirdiği yazılı belgelerden bilinmektedir. Ülkenin kuzeyinde hayatlarını boylar halinde sürdüren Kaškalı bir grup ile Hitit kralının arasında yapılmış olan bir antlaşma metninde (CTH 138), Hitit kralının, Kaškalı tüccarların sadece Hitit “sınır beyi” (BEL MADGALTI) tarafından belirlenen yerlerde ticaret yapabilecekleri konusunda ısrar ettiği görülmektedir. Hitit kralının hakimiyet alanında yürütülen ticareti düzenlediğini, Šaušgamuwa Antlaşması olarak adlandırılan bir başka metinde çok daha net bir biçimde görmekteyiz. Bu metinde Hitit Kralı IV. Tuthaliya, Amurru Kralına Assur Ülkesi’ne tam anlamı ile bir ticari ambargo uygulamasını emretmektedir: “Assur kralı majesteme nasıl düşman ise, o sana da aynı şekilde düşman olsun. Senin tüccarın, Assur ülkesine gitmezsin! Onun tüccarını ise, ülkene bırakma, senin ülkenden de geçmezsin! Fakat eğer o senin ülkene gelirse, onu yakala ve onu majesteme gönder”.

Tüm bu bilgiler ışığında Hititlerin ne denli ticaret ile uğraştıklarını söylemek güç olsa da, ticareti düzenlemeye çalıştıklarını ve devletin çıkarları için kullandıklarını söylemek mümkündür.

 

Devlet Organizasyonu

Hitit Devletinin yegâne başı Hitit Kralı idi. Kendini “Büyük Kral” (LUGAL.GAL) olarak adlandıran Hitit Kralı, aynı zamanda “Başrahip” unvanını da taşıyordu. Bu açıdan kralların, tanrı ile insanlar arasında bir çeşit köprü olarak düşünüldüğünü varsaymamız gerekir. Hitit kralları normal insanlar değildi, onlar ölmez “tanrı olur”lardı. Onlara öldükten sonra düzenli olarak kurbanlar sunulduğu, Boğazköy’de bulunmuş olan “kurban listeleri” metinlerinden anlaşılmaktadır.

Yazılıkkaya, Kılıçtanrı, Fotoğraf: Aykan Özener

Hitit baştanrısı Fırtına Tanrısı’nın   yanında nasıl Güneş Tanrıçası varsa, Hitit krallarının yanında da kraliçeleri vardı. Bu kraliçelerin zaman zaman oldukça etkin bir biçimde Hitit siyasal hayata katıldıklarını da biliyoruz. III. Hattušili’nin eşi Puduhepa’nın Mısır Firavunu II. Ramses ile yazıştığı mektuplardan bazıları, Hattuša arşivinde bulunmuştur. Bununla beraber pek çok kraliçe adının, Hitit kralları ile birlikte ya da tek başlarına mühürlerde geçtiğini görüyoruz. Hitit kralı ve kraliçesinden sonra devlet içinde en önemli kişi tuhkanti yani veliaht prens idi. Metinlerden anladığımız kadarı ile bu unvan, genellikle kral ve kraliçeden olan (birinci dereceden) bir oğula veriliyordu. Bununla beraber zaman zaman bu uygulamadan ayrıldığı da görülmektedir. Örneğin;

  1. Hattušili kendi oğlu yerine torunu I. Muršili’yi tuhhanti yapmıştır. Hitit tarihinin bazı dönemlerinde taht sırasına uyulmamasının devleti zor duruma düşürdüğü de görülür. Özellikle I. Mursili’nin akrabaları tarafından öldürülmesinden sonra Hitit tarihinde “Kargaşa Dönemi” olarak adlandırılan bir dönem başlar. Hitit Kralı Telipinu devlet içindeki “Taht Oyunları”na son vermek için ünlü fermanını yazdırmıştır. Bu fermana göre: Birinci prens kral olsun. Birinci dereceden bir prens yoksa ikinci dereceden bir oğul kral olsun. Eğer tahta geçecek bir erkek çocuk yoksa, birinci dereceden prensese bir içgüveyi koca versinler ve o kral olsun! Devlet yönetim sırasını düzenlemesi açısından Telipinu Ferman metni, bir tür “anayasa” olarak adlandırıldıysa da bu isimlendirme fazlaca kabul görmemiştir. Devletin en yüksek yöneticileri olarak kral, kraliçe ve veliaht prens dışında çok sayıda görevli olduğunu yine Hititçe metinlerden bilinmektedir. Bunlar arasında saray muhafızları, saray oğlanları, aşçılar, kent beyleri, sınır beyleri, demirciler, marangozlar, kuyumcular, katipler, mühür kazıyıcılar, savaş arabacılar, onbaşılar devlet için çalışan görevli isimlerinin başında gelir.

Her şey son derece gelişkin bir devlet organizasyonunu işaret etmektedir. Bu unvanlardan birçoğu da kendi içinde bir hiyerarşiye sahiptir. Hititçe metinlerde bu hiyerarşi genellikle Sümerce GAL ve UGULA terimleriyle ifade edilmektedir. Örneğin kral, kraliçe ve veliaht yani tuhkati’dan sonra gelen en önemli unvanlardan biri “muhafızların başı” anlamına gelen GAL MEŠEDI unvanlı kişidir. Sarayın önemli bir görevli grubunun başında bulunan GAL.MEŠEDI, bir yandan altında bulunan görevlilerden sorumluyken, diğer yandan Hitit Büyük Kralı’na en yakın saray görevlisiydi. Saray muhafızları için yazılmış bir talimatname metninde, diğer görevli gruplarında da var olan devlet hiyerarşisi çok net olarak görülür:

Bir MEŠEDI kendi başına kapıdan [çıkmasın]. Eğer küçük tuvaletini yapması gerekiyorsa tüm MEŠEDI-adamların arkasına koşar ve önünde duran MEŠEDI’ye şöyle der: ‘Ben tuvalete çıkacağım!’ O kişi bunu diğer MEŠEDI’ye söyler. O bunu üçüncü dereceden olan adama söyler. O ise bunu ikinci dereceden olan adama söyler. İkinci dereceden olan adam bunu MEŠEDI-onbaşısına söyler. Eğer GAL MEŠEDI de orada ise, MEŠEDI’ler-avlusunda bulunuyordur. MEŠEDI-onbaşısı konuyu GAL MEŠEDI’ye iletir: ‘O tuvalete çıkacak!’ ve GAL MEŠEDI der ki: ‘O gitsin!’”

Vermiş olduğumuz bu örnek sadece Hitit devlet yapısının hiyerarşisini göstermekle kalmaz, aynı zamanda Hitit idareciliğinin ne denli katı kurallara bağlı olduğunu ortaya koyar. Bu gibi talimatlar rahipler ve saray çalışanları, askeri komutanlar, askeri birlikler, sarayın kapı nöbetçileri gibi birçok devlet görevlisi için de mevcuttur.

Kentlerin Organizasyonu

Hititler, Anadolu gibi parçalanmış bir coğrafyaya hâkim olabilmek için, iyi bir organizasyonun gerekliliğinin bilincindeydi. Devleti organize edebilmek için ise daha küçük yerleşim birimlerini de bir yönetim sistemi ile organize etmesi gerekiyordu. Tüm yapıların üstünde elbette Hitit Büyük Kralı vardı, ama diğer kentlerde de kralın emriyle hareket edecek yöneticilerin olması gerekiyordu.

Başkentte, bu şehrin özelliğinden olsa gerek, hiçbir Hitit kentinde olmayan bir yönetici vardı: HAZANNU. Bir tür “belediye başkanı” gibi düşünmemiz gereken HAZANNU’nun görevleri arasında kapıların güvenliğini sağlamak, surların bakımı yapmak, diğer yapıların tamirini gözetmek, nöbetçileri organize etmek, çöp ve atık su işlerinin yerine getirilmesini sağlamak, sucuları, çobanları, at eğiticileri ve zanaatkarları organiz etmek vardı. Diğer Hitit kentlerinde HAZANNU yoktu, ancak daha farklı görevlileri görmemiz mümkün.

Bazı bölgeler ve kentler için yetkilerini tam olarak tespit edemediğimiz “kent beyi” (MAŠKIM.URUKI), “ülke beyi” (EN.KURTI) ve “sınır beyi” (BEL MADGALTI) adlı idareciler görev yapıyordu. Başkentten daha uzakta olan bölgelerde ise Büyük Kral’a bağlı olan ve genellikle vasal krallar olarak ifade edilen yöneticiler vardı. Bu vasal krallar kendi ülkelerini büyük ölçüde kendi düşüncelerine göre idare etseler de bazı sorunlu durumlarda Hitit kralının hükmüne bağlıydılar. Ayrıca Hitit Kralı ile yapmış oldukları vasal antlaşmalar gereğince, Büyük Kral’a sadık kalmaları, savaş zamanında askeri destek vermeleri, ayrıca belli bir oranda vergi ödemeleri gerekiyordu. Metinlerde bu yöneticiler Büyük Kral (LUGAL.GAL) yerine sadece kral (LUGAL) ifadesi ile adlandırılırlardı.

Son olarak şunu belirtmek isteriz ki: Hitit Devleti’nin büyük bir imparatorluk haline gelmesinin en önemli nedeni, sahip olduğu organizasyon yeteneğidir. Bu yeteneği sayesinde bir yandan besin üretimini kontrol altına alırken, diğer yandan parçalanmış bir coğrafyaya sahip Anadolu’yu bir bütün olarak yönetebilmiştir. Devlet yönetiminin başarılı bir şekilde uygulanmasının en önemli unsurlarından biri ise yazının kullanılmış olmasıdır.

EN ÇOK OKUNANLAR

Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Kaçakçılık Operasyonu

 İzmir Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından Cumhuriyet Tarihinin en büyük eser kaçakçılığı operasyonu gerçekleştirilmiş, 65 bin 511 adet tarihi eser yakalanmıştır. 

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

SON İÇERİKLER

Ayasofya'nın "Halk Bilimi"

Ayasofya bir harikadır! Güzelliği ve boyutu büyülüyor ve bir açıklama bekliyor. Nasıl tasarlandı ve nasıl ...

Ayasofya'nın mozaikleri: Propagandif Sanat

Ayasofya’nın mozaikleri son günlerde yine çok gündeme geldi. Aslında son günlerde Ayasofya’nın ...

Ayasofya'da Fossati Kardeşlerin Onarımları ve Yeni Eklemeler

Mimar kardeşler Gaspare (1809-1883) ve Giuseppe (1822-1891) Fossati’nin İstanbul’a yollarının düşmesi, R...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız