A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Hititlerde Sosyal Hayat » Aktüel Arkeoloji

Hititlerde Sosyal Hayat

Hitit arşivlerinin bir devlet arşivi olması nedeniyle, gerek kral ailesinin, gerek halkın gündelik ve sosyal hayatına dair bildiklerimiz oldukça kısıtlıdır. Kanun metinleri, bazı majik ritüeller ve mitolojik öyküler gibi metin grupları incelenerek, sıradan insanın hayatı hakkında izler bulmak mümkündür. Hitit insanının dünyaya geldiği andan itibaren başlayan hayat yolculuğuna dair bildiklerimiz şöyledir...

MEŠEDI Evi’nde bulunan seramikler. Altta: Boğazköy-Hattuša’da ele geçen boğa başlı kap (rython). 1,90 metre yüksekliğinde olan kap muhtemelen Hitit kralının muhafız alayının başındaki (GAL MEŠEDI) kişiye aitti.

İnsanın hayat yolculuğu, dünyaya gözlerini açtığı günle yani doğumla başlar. Hitit metinlerinde doğum hakkında bildiklerimizin büyük bir çoğunluğu doğum ritüellerinden elde edilir. Bunun yanında mitolojik metinlerden, kanun metinlerinden, dua metinlerinden, fal metinlerinden, mektuplardan da doğum ve hamilelik hakkında bir takım bilgiler sağlamak mümkündür. İlk olarak doğum ile ilişkili ritüellere bakacak olursak söz konusu ritüellerde yapılan eylemler, “doğum öncesi”, “doğum sırası” ve “doğum sonrası” olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.

Doğum öncesinde yapılması gerekenler arasında, hamile kadının bazı tanrılar için belirli dönemlerde icra etmesi önemli olan ritüeller ve sunular belirtilmekte ve uyması gereken bir tür diyetten bahsedilmektedir. Buna göre hamileliğin ilk evresinde Ana Tanrıçalar (DINGIR.MAHMEŠ) için bir bayram icra edilir, yedinci ayda eşiyle ilişkiye girmez, hamileliğin mala kurbanını, uzi ve zurgi ritüelleri yapar. Hamile kadına, günümüzde ne olduklarını bilmediğimiz aštawar ve tappi ile yabani ot yemesi yasaklanmıştır, buna karşın bahçe otu yiyebildiği öğrenilir. Doğum sırasında yapılacaklara gelindiğinde, doğumda kullanılması gereken malzemeler hazırlanır -bunlar arasında doğum sandalyesi, yastık gibi nesneler vardır-, anne doğum evine gider ve yine doğum sandalyesine sunular yapılması ve doğum yapacak kadının arındırılması gibi ritüel eylemler icra edilir. Bebek doğmaya başladığında, anneye doğumun sebep olduğu ağrı ve acıları hafifletmek ve doğum sırasında ortaya çıkan bazı zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olmak amacıyla çeşitli inkantasyonlar (büyülü sözler) söylenir (ŠI-PÁT wiwiškiuwaš “bağırma inkantasyonu”, ŠI-PÁT ēšḫanaš “kan inkantasyonu” gibi). Doğum sonrasında ise, yeni doğan bebekten kötülüklerin uzaklaştırılması ve iyi bir talihe sahip olmasını dileyen inkantasyonlar söylenir. Bunun yanında annenin, bebeğin ve doğumda kullanılan malzemelerin temizlenme eylemi gerçekleştirilmekteydi. Bebek için yapılacak arınma ritüelinin ne zaman yapılması gerektiği bebeğin cinsiyetine göre belirlenmekteydi. Buna göre eğer bebek erkekse doğumdan sonra üçüncü ayda bu işlem gerçekleştirilmeliydi, bebeğin kız olması durumunda ise dördüncü ayda yapılırdı.

Bitik Vazosu’nun üst frizinde yer alan kutsal evlilik sahnesi.

Söz konusu ritüellerin yanında, bir ailede gerçekleşen doğumun ne şekilde tasvir edildiğine dair bir pasaj Hurri kökenli “Güneş Tanrısı, İnek ve Balıkçı” isimli mitolojik bir öyküde yer alır. Bu öyküde inek, Güneş Tanrısı tarafından hamile bırakılmıştır. İneğin bebeğe karşı olan öfkesinden dolayı, tanrı onu gizli bir yere saklamıştır. Metindeki anlatıma göre; saklandığı yerde onu bir balıkçı bulur ve kendisinin bir çocuğu olmadığı için onu evine götürmeye karar verir. Eşine yatak odasına gidip yatağa uzanıp doğum yapar gibi çığlık atmasını söyler ve böylece çevredekilerin, karısının doğum yaptığını düşünmelerini sağlar.

Bunun yanında evlat sahibi olmanın önemini, yine Hurri kökenli bir mitolojik öykü olan Appu Masalı’ndan öğrenmekteyiz. Bu masalın başkahramanlarından olan Appu isimli bir adamın, varlıklı bir kişi olmasına rağmen bir çocuğa sahip olamadığı için mutsuz olduğunu görmekteyiz. Buna ek olarak, askeri bir yemin metninde, yeminini bozan kişinin çocuk sahibi olamamasının dilenmesi de çocuk sahibi olmanın önemi hususuna bir örnek teşkil etmektedir.  

Kanunlar, bir toplumun yapısı, düzeni, işleyiş biçimi ve ahlaki normlarının anlaşılması hususunda bilgi sağlamaktadır. Bunun yanında, Hitit arşivlerinin bir devlet arşivi olduğu ve bu arşivlerde halka dair yok denecek kadar az bilgi olduğu göz önünde tutulduğunda Hitit kanunları, halk hakkında bilgi veren nadir belgelerden biri olması nedeniyle ayrıca bir önem arz etmektedir. Boğazköy’de ele geçen kanun metinleri 200 maddelik iki seriden oluşur. Bunlardan ilk yüz madde “eğer bir adam” ikinci yüz madde ise “eğer bir bağ” ifadeleri ile başlar. Bu maddeler adam öldürmeden, bir kişiyi yaralama ya da sakatlamaya, evlilikle ilgili yasalara, hırsızlık, kundaklama, bir kişinin malına zarar verme ya da kötü kullanma gibi suçlara kadar çeşitli konularda uygulanacak hükümleri içermektedir.

Yasaların Eski Hitit Devleti döneminde kaleme alınmış ilk nüshalarının, daha önce var olan yasaların bir takım değişikliklere uğramış şekli olduğu, bazı maddelerde geçen “eskiden şöyle yapılırdı, şimdi böyle yapılır” şeklindeki ifadelerden anlaşılmaktadır. Yapılan bu değişikliklerle yasalar daha yumuşak bir hale getirilmiştir. Bunu, ölüm cezalarındaki kısıtlamalar, cezalarda indirime gidilmesi gibi durumlardan anlamaktayız. Bunun yanında Hitit kanunlarına genel olarak baktığımızda Mezopotamya yasalarına göre daha “insancıl” olduğu göze çarpmaktadır. Mezopotamya’da görülen “kısasa kısas” uygulaması yerine “yerine koyma / tazmin etme” şeklinde düzenlenmiştir. İşkence cezaları Mezopotamya’ya kıyasla daha azdır ve yukarıda bahsi geçen Hitit kanunlarındaki değişikliklerle bazı suçlara verilen işkence ile öldürme cezalarının kaldırıldığı görülmektedir. Ölüm cezaları ise, kral ve devlet kurumlarına karşı gelme, hayvanlarla cinsel ilişkiye girme gibi durumlarda verilmekteydi.

Bazı kanun maddelerinden örnek verecek olursak, adam öldürme ile ilgili şu madde yer almaktadır: “eğer biri özgür bir adama veya kadına vurursa ve o ölürse, eli suç işlerse, onu götürür ve iki kişiyi verir”. Burada öldürdüğü bir kişiye tazminat olarak iki kişi getirmesi gerektiği belirtilmektedir.

Mülkiyetin korunması ile ilgili şu madde örnek verilebilir: “Eğer biri (bir başkasına ait) bir öküzü, bir atı, bir katırı veya bir eşeği çifte koşarsa ve bu ölürse veya kurt yerse veya kaybolursa, o bunu tazmin eder. Eğer derse ki, ‘o tanrının isteği ile öldü’, o zaman yemin eder”.

Cinsel suçları içeren dikkat çekici iki madde şöyledir: “Eğer bir adam bir at veya katırla cinsel ilişkide bulunursa bu suç değildir. Fakat kralın huzuruna çıkamaz ve rahip de olamaz”. Yukarıda belirttiğimiz hayvanlarla girilen ilişkiye verilen ölüm cezaları söz konusu hayvanların koyun, sığır gibi eti yenen hayvanlar olması durumunda verilmekteydi. Bunun yanında at ya da katırla cinsel ilişkiye girmenin bir cezası yoktu, fakat bu kişi kralın huzuruna çıkamıyor ya da rahip olamıyordu. Diğer madde ise: “Bir sığır bir adama (cinsel olarak) saldırırsa, sığır öldürülür. Eğer bir domuz bir adama (cinsel yönden) saldırırsa, suç değildir”.

Eskiçağlardan başlayıp MS 19. yy’a kadar devam eden “kölelik” kavramı Hitit toplumunda da yer teşkil etmektedir. Kanun maddelerinden toplumun “özgür” (ELLUM, arawanni-) ve “köle” (ARAD, GÉME) olarak iki ayrı sınıfa ayrıldığı görülmektedir ve özgür kişilerle kölelere verilen cezalar arasında belirli farklar bulunmaktadır. Kanun maddelerinde kölelerle ilgili olan ifadeler onların hakları ve yaşamı hakkında bize şu manzarayı sunar: Köleler toplumda alınıp satılabilen bir statüye sahiptir. Bunun yanında genel olarak toplumda kölelerin değeri, özgür insanlara verilen değerin yarısıdır, bunu onlara verilen cezaların özgür insanlara verilenin yarısı olmasından anlamaktayız. Bedeni sakatlama gibi ağır cezaların yalnızca kölelere veriliyor olması dikkat çekmektedir. Örneğin özgür bir insan, hırsızlık yapması durumunda aldığı malları ev sahibine geri vermesinin yanında tazminat olarak 12 şekel gümüş ödemektedir. Fakat eğer hırsızlığı yapan kişi bir köle ise, çaldığı malları ev sahibine geri vermekle birlikte tazminat olarak 6 şekel gümüş ödüyordu. Hırsızlığı yapan kişinin köle olması durumunda verilen ceza yalnızca bununla da kalmıyor, eğer ev sahibi dilerse kölenin kulaklarını ve burnunu kesmek gibi bedeni sakatlama cezası verebiliyordu. Kara büyü olarak yorumlanabilecek kötü niyetli bir davranışın sonucunda verilen ceza da yine kişinin özgür ya da köle olmasına göre değişiyordu. Bu konuyla ilgili madde şöyledir: “Eğer özgür bir adam bir yılanı öldürürse ve (bu sırada) başka birinin adını söylerse, 1 mina gümüş verir; eğer bir köle ise, o öldürülür”. Görüldüğü gibi özgür bir kişi için suçunun karşılığı olarak 1 mina gümüş ödemek yeterliyken köle bunu hayatıyla ödüyordu. Bunun dışında kölelerin özgür insanlarla evlenmesine izin verilmekteydi. Yasalarda özgür birinin bir köleyle evlenmesi durumunda sosyal statüsünün değişmeyeceği belirtilmiştir.

Hitit toplumunda bir de savaşlardan getirilen sivil esirler (NAM.RA) yer almaktadır. Söz konusu esirler tarlalarda iş gücü olarak çalıştırılırdı. Ayrıca nüfusun az olduğu yerlere ya da sınır bölgelerine nüfusu artırmak amacıyla yerleştiriliyorlardı. Savaş esirlerinden tarihi içerikli metinler ya da antlaşma metinlerinde politik bir eleman olarak bahsedilmektedir.

Savaş esnasında esir alınan tutsakların (ŠU.DAB) majik ritüellerde de kullanıldıkları görülmektedir. Örneğin; rüya, kehanet ya da fal yoluyla bir kralın öleceği bildirilmişse bunun için bir yerine geçme ritüeli yapılırdı. Buna göre bir savaş esiri krallık yağı ile yağlanır ve ona kralın kıyafetleri giydirilirdi ve kral, artık bu adamın kral olduğunu belirtirdi. Bu şekilde kral, kehanet edilen ölümden kurtulmaya çalışmaktaydı.

Bu bilgiye ilaveten, orduda çıkan bir salgının ortadan kaldırılması için icra edilen Puliša Ritüeli’nde düşman ülkelerden getirilen esirlerin yine vekil olarak kullanıldığı görülür. Salgına neden olan eğer bir tanrıysa, bu tanrı için erkek esir, salgına neden olan eğer bir tanrıça ise kadın, vekil olarak verilir.

Yasalar, bize halktan Hitit kadınları hakkında bilgi veriyor olması bakımından da önem arz etmektedir. Soylu kadınlarla ilgili olarak elimizde tarihi metinler, mektuplar, mühürler gibi yazılı belgeler olmasının yanında az da olsa kaya kabartmaları gibi arkeolojik veriler de bulunmaktadır. Kısaca bahsedecek olursak kraliçelerin, kralların yanında yönetimde yer aldığını, baş rahibelik görevini üstlendiğini söyleyebiliriz.

Halktan kadınların durumuna baktığımızda, yasalarda cinsiyet ayrımının belirtilmemiş olması bunun yerine “herhangi biri” ifadesinin kullanılması bir cinsiyet ayrımına gidilmemiş olduğunu göstermektedir. Bunun yanında elbette belirtmek gerekir ki Hitit toplumu ataerkil bir toplumdu ve yasalardan anlaşıldığı kadarıyla erkek, aile bireyleri üzerinde mutlak bir hakimiyete sahipti. Şöyle ki işlediği bir suçun karşılığı olarak çocuklarını tazminat olarak verebilmekteydi.

Evlilik hususuna baktığımızda hem kadın hem erkeğin hakkı yasalarla korunmuştur. Evlilikten önce günümüz tabirleriyle bir sözlülük ve nişanlılık dönemi yaşanıyordu. Evliliğin gerçekleşmesi için erkeğin başlık parası (kušata-) ödemesi gerekiyordu, kız da erkeğin evine çeyiz (iwaru-) getiriyordu. Evlilik öncesiyle ilgili olarak şu madde bize bilgi vermektedir: “Eğer bir kız bir adama bağlanmışsa ve ona başlık parası öderse, sonradan babası ve annesi vazgeçerlerse ve onu adamdan ayırırlarsa, başlık parasını iki kat tazmin ederler”. Çeyiz ile ilgili olarak ise şu madde geçmektedir: “Eğer bir adam karısını alırsa ve onu eve getirirse çeyizini de götürür”. Söz konusu maddede görüldüğü gibi kız adamın evine gitmektedir fakat erkeğin de kadının evine gittiği durumlar da vardır, yani günümüzdeki içgüveyi (antiyant-) kavramı Hititlerde de mevcuttur. Evlendikten sonra, kadının kocasının ölmesi durumunda kayınbiraderi, kayınpederi ya da kocasının akrabalarından biriyle evlenmesinde bir sakınca yoktur. Kadının kocası hayatta iken, bu kişilerle bir ilişkisinin olması suç sayılıyordu. Erkek açısından bakıldığında, eğer bir erkeğin de karısının annesiyle ya da kızıyla bir ilişkisi varsa bu da suç sayılıyordu. Kadının kocasını aldatması durumunda, kocasının karısını öldürme hakkı bulunmaktaydı. Boşanma ile ilgili yasa maddeleri de yer almaktadır. Boşanma durumunda mallar ve çocuklar eşler arasında paylaşılmaktaydı. Yukarıda bir köle ve özgür bir insanın evliliğinin mümkün olduğundan bahsettik. Boşanmaları durumunda eşler arasında mal ve çocukların paylaşımının nasıl olduğuna dair bir örnek şöyledir: “Eğer özgür bir adamla köle kadın birbirlerini severlerse ve birleşirlerse ve o, onu zevceliğe alırsa, onlar bir yuva kurarlar ve evlat yetiştirirlerse, fakat sonra kavga eder veya boşanırlarsa, mallarını bölüşürler; çocukları erkek alır, bir çocuk kadına kalır”. Kadının miras hakkı olduğu yine kanun maddelerinden bilinmektedir. Örneğin kadının kocasının ölmesi durumunda, kocasının miras payını alma hakkı bulunmaktadır.

Yasalar dışında kadınları icra ettikleri çeşitli meslek gruplarından bilmekteyiz. Özellikle dini görevlerde kült personeli olarak çok sayıda kadın görevli vardır. Ruhban sınıfının önemli görevlerine sahip rahibeler, büyük rahibeler, tanrı anaları, daha çok majik ritüellerde ve kehanet ve fal gibi uygulamalarda adı geçen MUNUSŠU.GI yani “yaşlı kadın” ya da “bilge kadın”lar vardır. Bunun yanında majik ritüellerde MUNUSkatra-, MUNUSSUHUR.LÁ gibi kadın görevliler yer alır. Yukarıda bahsi geçen doğum ritüellerinde yer alan görevliler arasında MUNUShašnupalla- (Sümerce MUNUSŠÀ.ZU) “ebe” bulunmaktaydı. MUNUSTÚG “Kadın Terzi(?)”, MUNUSUŠ.BAR “Kadın Dokumacı”, MUNUSKÚRUN.NA “Kadın Bira İmalatçısı, Meyhaneci”, MUNUSARA5 “Kadın Değirmenci” gibi çeşitli mesleklerin kadınlar tarafından icra edildiği görülmektedir.

Fraktin Kaya Kabartması’nda III. Hattušili ve Pudu-Hepa’nın tanrılara sunu yaparken tasviri.

Hititlerde meslekleri ele almadan önce Hitit ekonomisi hakkında kısaca bilgi vermek doğru olacaktır. Hititlerin bulunduğu İç Anadolu coğrafyasının getirisi olarak Hitit ekonomisinin temelini tarım ve hayvancılık oluşturur. Bağımsız çiftçiler 4 gün kendi tarlalarında 4 gün kendi tarlasına yakın olan bir tımar arazisinde çalışırdı. Bunun yanında tapınak ve saray arazisinde sürekli çalışan işçiler de bulunmaktaydı. Kanun maddelerinde ekili alanların korunmasını içeren maddeler yer alır. Bir örnek verecek olursak: “Eğer biri verimli bir üzüm bağına koyunları salarsa ve (bağlara) zarar verirse, eğer meyveleri varsa, bir IKU (uzunluk ölçüsü) için on şekel gümüş verir. Eğer boş ise üç şekel gümüş verir”.

Hayvancılık konusuna değinecek olursak; Hititlerin kendi yetiştirdikleri hayvanların yanında askeri seferlerden ganimet olarak getirilen hayvanlar da bulunmaktadır. Bayram ritüellerinde ve çeşitli tanrılar için icra edilen ritüellerde geçen kurbanların bolluğu, ülkede ne denli hayvan varlığı olduğunu açıkça gösterir. Hitit metinlerinde belgelenen meslek grupları içinde zanaatkârlar sınıfı dikkat çekmektedir. Bunları yaptıkları işlere göre sınıflandıracak olursak şöyledir: metal işi ile uğraşanlar (AN.BAR “demirci, kuwana- “bakırcı” gibi), deri işi ile uğraşanlar (AŠGAB “derici, kunduracı” gibi), ahşap işi ile uğraşanlar (NAGAR “marangoz” gibi), taş ile uğraşanlar (NAGAR NA4 “taşçı, yontucu” gibi), dokumacılar (TÚG “terzi” gibi), çömlekçiler (BAHAR5 “çömlekçi” gibi). Bunun yanında fırıncı (NINDA.DÙ.DÙ), değirmenci (ARA5), hasırcı (AD.KID) gibi meslekleri icra eden kişiler belgelenmiştir.

Zanaatkârların yaptıkları işler karşılığında aldıkları ücretlere dair bilgiler yine kanun metinlerinde yer almaktadır. Bu konuyla ilişkili maddelerden bir tanesi şöyledir: “Eğer biri, bir zanaatkâr; çömlekçi, demirci, marangoz, derici, çamaşırcı, dokumacı ya da çorapçı alırsa 10 şekel gümüş öder”.  

Bunun yanında ticaret işi ile uğraşanlar da vardı. Tüccarlarla ilişkili bir kanun maddesinde bir tüccarı öldüren kişinin ödemesi gereken ücretin yüksek bir meblağ olması bu meslek grubuna, bir tüccarın hayatının korunmasına verilen önemi gösterir: “Eğer biri bir tüccarı öldürürse 100 mina gümüş verir ve bunun (tazmini) için onun evine bakar. Eğer Luwi ya da Pala ülkesinde ise, 100 mina gümüş verir ve onun malını tazmin eder. Eğer Hatti ülkesinde ise tüccarı (ölüsünü resmi makamlara) götürür”.

Yukarıda da belirtildiği gibi tarım ve hayvancılık Hitit ekonomisi için önemli bir yer teşkil ediyordu. Bu dönemde hangi ürünlerin üretilip ve genel olarak ne tür yiyeceklerin tüketildiği konusuna değinecek olursak; Hititlerin bulunduğu coğrafyanın getirisi olarak yüksek miktarda tahıl (halki-) üretimi yapıldığı görülmektedir. Hitit belgelerinde o dönemki adıyla karš-, kanza-, šeppit-, ewan- gibi türlerde tahıllar belgelenmiştir. Tahıla, insan hayatı için yüklenen önemi, bir majik ritüelde geçen şu pasajdan görmekteyiz: “Tahıllar nasıl insanlığı, sığırı, koyunu ve hayvan ırkının tamamını hayatta tutuyorsa, tahıllar kralı, kraliçeyi ve bu evi de aynı şekilde uğursuz sözlerden korusun!”. Metinlerden çeşitli bakliyat türleri, meyve ve yağ tüketildiğini biliyoruz. Bakliyat türlerinden nohut (GÚ.GAL), mercimek (GÚ.TUR), fasulye (GÚ.GAL.GAL) gibi ürünler tüketilmekteydi. Meyve olarak elma (GIŠHAŠHUR “elma ağacı), incir (GIŠPÈŠ “incir ağacı) gibi ürünlerin tüketildiği bilinmektedir. Yağ olarak, hayvansal ve bitkisel yağlar kullanılmaktaydı. Hayvansal yağ olarak koyun yağı (Ì.UDU), tereyağı (Ì.NUN) gibi yağlar, bitkisel yağ olarak zeytinyağı (Ì GIŠSERDUM) ve susamyağı (ŠE.GIŠ.Ì) gibi yağlar belgelenmiştir. İçecek olarak suyun yanında şarap ve bira Hitit kültüründe önemli bir yere sahipti. Hayvancılıkta koyun, sığır, arı gibi hayvanların yetiştiriciliği yapılmaktaydı. Bu hayvanlardan elde edilen hayvansal ürünler de Hitit mutfağında yerini almaktaydı. Bazılarını zikredecek olursak; süt (GA), tatlı süt (GA.KU7), peynir (GA.KIN.AG) gibi ürünler belgelenmiştir. Arıcılıktan üretilen bal da tatlandırıcı olarak kullanılıyordu.

Hitit mutfağından bahsederken değinmemiz gereken konulardan bir tanesi ekmek (NINDA) çeşitleridir. Özellikle bayram ritüellerinde çok çeşitli türde ekmekten bahsedilmektedir. Bunlardan sıklıkla geçen NINDA.GUR4.RA mayalı bir ekmek çeşidi, NINDA.SIG ise mayasız ince, günümüzdeki lavaş benzeri bir ekmek çeşidiydi. NINDA.GUR4.RA, yapılırken kullanılan buğday ve unun çeşidine göre siyah, beyaz ya da kırmızı renkte olabilmekteydi. Yiyecek maddelerinin sofralarda ne şekilde yer aldığına bakacak olursak, bir bayram ritüelinde verilen ziyafette şu ürünler yer almaktaydı: sıcak ekmekler, yumuşak ekmekler, arpa ekmeği, tatlı ekmekler, bulgur, süt ve bira.

Etin nasıl tüketildiğine değinecek olursak, elimizde bunu tarif eden metinler bulunmamaktadır fakat tencerede ya da direk ateşte piştiği söylenebilir. Hayvanın kalp ve ciğer gibi bölümlerinin direk ateşte pişirildiği tespit edilmiştir. Bunun yanında ete lezzet vermek için tuz kullanıldığını biliyoruz.

Ve kaçınılmaz son… Hititlerde ölüm ile ilgili bilgilerimizin büyük bir kısmı Ölüm Ritüelleri olarak adlandırılan metinlerden gelir. Bunlar kral ya da kral ailesi mensubu kişilerin ölmesi durumunda yapılan ritüellerdi. Sıradan insanın ölümüne dair bilgilerimiz ise yok denecek kadar azdır. Hititlerin ölülerini hem yaktıkları hem de gömdükleri bilinmektedir. Hattuša’nın dışında Bağlarbaşı ve Osmankayası’nda ele geçen az sayıdaki mezar kalıntısı, Hititlerin ölülerini gömdüklerini göstermektedir. Bu mezarlarda ölülerle birlikte yiyecek sunuları, çanak çömlek, eşek, katır, at kafası gibi nesneler de gömülmüştür. Kral ve ailesi için icra edilen ritüeller kadar görkemli olmasa da sıradan insanın ölümünün ardından ritüeller düzenlendiği düşünülmektedir ve yukarıda bahsedilen buluntular bu ritüellerin maddi kanıtıdır.

Hattuša arşivlerinde ele geçen bir metinde ölüm çok karamsar bir şekilde tasvir edilmiştir. Buna göre, kardeş kardeşi tanımaz, anne çocuğunu tanımaz, çocuk annesini tanımaz, iyi yemek yemezler ve iyi içecek içmezler fakat çamur yer ve çamurlu su içerler.

Hititler ölüm gününü “annenin günü” olarak adlandırmaktaydı çünkü ölüye, yeraltı dünyasında yaptığı yolculukta annesinin eşlik ettiği inancı mevcuttu.

Kralların ölümüne değinecek olursak, tarihi içerikli belgelerde bir Hitit kralı için hiçbir zaman “öldü” ifadesi kullanılmamaktaydı. Bunun yerine “tanrı oldu” ifadesi yer alıyordu. Hitit krallarından hiçbirinin mezarı henüz tespit edilememiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bir Hitit kralı öldüğünde 14 gün süren bir ritüel gerçekleştirilirdi. Bu ritüellerde de açıkça görüldüğü gibi kralın bedeni yakılmaktaydı. Yakılan bedenin kalıntıları toplanarak “taş ev” olarak ifade edilen bir mekâna götürülürdü. Söz konusu taş evin çok sayıda kült personeli bulunuyordu ve ölü için düzenli olarak kurban sunuları gerçekleştiriliyordu.

Ölen Hitit kralı için yapılan ritüeller “šalliš waštaiš “büyük günah/kayıp” olarak adlandırılıyordu ve şu ifade ile başlamaktaydı: “Hattuša’da büyük kayıp olduğu zaman”. Ritüelleri iki farklı gruba ayırmak mümkündür; ilk grup vücudun yakılması ve kemiklerin toplanması işlemini içermektedir. İkinci grup ise majik eylemler içerir. 14 günde yapılan eylemleri kısaca özetleyecek olursak;

  • İlk gün ölü bedenin yakılmasının ardından sunular yapılır. • İkinci gün kemikler toplanarak taş ev’e götürülür. • Üçüncü ve beşinci günler arasında tanrı ve ölü ruhu içilir • Yedinci günde hayvan kurbanları yapılır ve ziyafet hazırlanır. • Sekizinci günde kuş ve domuzlar kurban edilir. Ziyafet başlar. • On ikinci günde hayvanlar kurban edilir ve asmalar kesilir ve yine bir ziyafet verilir. • On üçüncü gün yine kuşlar kurban edilir. Gece boyunca uyunmaz ve kurban törenleri yapılmaya devam edilir.

On ikinci günde yapılan “asmaları kesme” eylemi bu ritüelde özel bir anlama sahiptir. Önceleri bu eylemin, kralın hayatının ve verimliliğinin bittiğini simgelediği düşünülmekteydi. Yapılan son çalışmalarda araştırmacılar tarafından farklı bir bakış açısıyla bu eylem değerlendirilmektedir: Metnin başında “ana asma” (annaš GIŠGEŠTIN-) ifadesi geçer. Bahçecilikte ana bitki, o bitkiden alınacak ürünün artırılması amacıyla kesilmektedir. Bu nedenle ritüelin on ikinci gününde asmanın kesilmesi eylemi, kralın tanrı olarak yeniden doğuşunu sembolize ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Bu dünyadaki hayatı sonlanan kral, bundan sonra sonsuz yaşamına tanrı olarak devam edecektir.

EN ÇOK OKUNANLAR

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

SON İÇERİKLER

Kaygılı Bir Bekleyiş

Kovid-19 Salgını ve Arkeolojik Saha

Arkeolojiye meraklı halkın ve kamuoyunun pek az farkında olduğu, a...

Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tü...

Hitit İmparatorluğu’nda Luvice

Hitit Kanunlarında pek çok kez bahsi geçen luwili kelimesi, Hattuşa hükümetine bağlı bölg...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız