Hitit Devletinde Ticaret

Hitit çiviyazılı belgelerde “tüccar” kelimesi ya Sümerce DAM.GÀR ya da Hititçe unattalla- olarak yazılmaktadır. Ticaret ile ilgili başka terimler de yazılı kaynaklardan bilinmektedir, “satın almak” için waš-; ‘satmak’ için ise happarai- kelimeleri belgelenmiştir. Tüccarların, Hitit Devleti’nin koruması altında oldukları, elimize geçen kanun metinlerinden anlaşılmaktadır:

Hattuşa, Fotoğraf : Aykan Özener

MÖ 17. yüzyıl Anadolu'sunda köklü bazı değişiklikler meydana gelir. Daha evvel Anadolu’da geniş bir ticari ağ kurmuş olan Assurlar, aniden ortadan yok olur ve Anadolu’da yavaş yavaş bazı ‘büyük güçler’ ortaya çıkar. Anadolu’nun bu döneminde çok sayıdaki küçük ‘höyük’ yerleşmelerinin hızla azaldığını, onların yerine sayıca daha az orta ve büyük ölçekli merkezlerin geçtiğini gözlemlemek mümkündür. Assurların Anadolu’yu terk etmesinin arkasındaki neden, muhtemelen Anadolu'daki bu değişim ile doğrudan ilişkilidir. Sonuç olarak MÖ 1650 yıllarında Anadolu tarihini derinden etkileyecek Hitit Devleti kurulur.

Hititler, merkezi devletlerini devam ettirebilmek için daha evvel hiç var olmayan bir sistem kurmak zorundaydı. Bu sistem, hem devlet idaresi yönünden hem de ekonomik yönden Anadolu gibi yer yer dağlık ve birbirinden kopuk bölümlerden oluşan bir coğrafya için son derece büyük önem taşımaktaydı. Hititlerin başkenti Hattuša’da (bugünkü Sungurlu-Boğazkale) bu sistemi yansıtan binlerce çiviyazılı kil tablet ve tablet parçaları (fragman) ortaya çıkartılmıştır. Bu yazılı belgeler bize Hitit Devleti’nin, ya da kendi deyimleriyle Hatti Ülkesi’nin, birçok alanı hakkında bilgi verdiği gibi, ekonomisi hakkında da bilgiler vermektedir. Ancak dini ritüeller, devletlerarası yazışmalar, mitolojik hikâyeler gibi diğer konulardaki belgelerin sayısı yüksekken, ekonomik metinlerin sayısı önemli ölçüde daha azdır. Hitit tablet arşivleri, genellikle devlete ait kayıtları içerdiği için, ekonomi ile ilgili metinler de ekseriyetle devlete ait malların kayıtları ile ilgilidir. Farklı şekilde söyleyecek olursak, Hitit metinleri arasında, Assur Ticaret Kolonileri Çağı belgelerinde olduğu gibi, özel şahıslara ait kira kontratları, satış belgeleri ve borç senedi gibi belgeler yoktur.

Para, bilindiği gibi MÖ 7. yüzyılda Lidyalılar tarafından icat edilmiştir. Bizim dönemde ise ticaret “değiş tokuş” usulü ile yapılıyordu. Dolayısıyla bir inek ya da bir çuval buğday başka bir malın satın alınması için kullanılabilirdi. Fakat yazılı kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, değerli metaller zamanla ödeme aracı olarak önem kazanmıştır. III. Ur Hanedanı Döneminde (MÖ 2111-2003) bazı metinlerde ödeme aracı olarak gümüş halkalar kaydedilmiştir, benzeri gümüş halkalara Eski Babil (MÖ 2003-1595) Dönemi metinlerinde de rastlanmaktadır. Daha sonraki dönemlerde gümüşü değişik şekillerde görmekteyiz. Bir metinde gümüşün kırıklarından (šibirtu), başka bir metinde ise gümüşün kesilmiş parçalarından (bitqu) bahsedilir. Ödeme aracı olarak gümüşün yanında altın, tunç ve tahılın da önemli bir yeri olduğu görülür. Aynı şekilde değerli metallerin formu da değişiklik gösterir. Halkalar yanında, metallerin şekli çubuk veya külçe de olabilirdi. Değerli metallerin daha sık kullanılmaya başlanmasının en önemli nedeni kuşkusuz taşınma kolaylığı idi.

Hitit Dönemine tarihlenen Çorum Arkeoloji Müzesindeki aslan biçimli ağırlık

Yukarıda da değinildiği gibi Hitit Döneminden günümüzü kalan yazılı belgelerin tümü devlet arşivlerinde bulunmuşlardır. Bu nedenle Anadolu sivil halkı hakkında bilgilerimizin tümü, devletin düzenlediği belgelere dayanmaktadır. Bu belgelerde tüccarlardan çok az söz edilmesi, serbest ticaret yapan tüccarların olmadığı anlamına gelmez, sadece onlara ait belgelerin bulunmadığı ya da böyle belgelerin olmadığı anlamına gelir. Eğer Assur Ticaret Kolonileri Çağından sadece devlete ait yazılı belgeler bulunmuş olsaydı, bu döneme ait ticari belgeler de çok sınırlı olacaktı. Ancak yazılı kaynakların çok az olmasına rağmen, yine de metinlerde ticarete ait bazı ipuçları yakalamak mümkündür. Çünkü ticaret yapan kişiler ister istemez devlet ile ilişki kurmak zorundaydılar.

Bazalttan yapılmış ördek biçimli ağırlık, MÖ 13 yüzyıla ait, Babilli rahip Muşallim Marduk’a aittir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Hitit çiviyazılı belgelerde “tüccar” kelimesi ya Sümerce DAM.GÀR ya da Hititçe unattalla- olarak yazılmaktadır. Ticaret ile ilgili başka terimler de yazılı kaynaklardan bilinmektedir, “satın almak” için waš-; ‘satmak’ için ise happarai- kelimeleri belgelenmiştir. Tüccarların, Hitit Devleti’nin koruması altında oldukları, elimize geçen kanun metinlerinden anlaşılmaktadır:

Eğer biri bir tüccarı öldürürse, o 100 mina gümüş ödesin ve onun evine baksın. Eğer bu, Luwiya’da (Arzawa) ya da Pala’da olursa, o, 100 mina gümüş ödesin ve malları yerine koysun. Eğer bu Hatti Ülkesi’nde olursa, o kendisi bahsedilen tüccarı (gömülmesi için) getirsin/götürsün” (§5).

Šaušgamuwa Antlaşması. Dünyanın bilinen ilk ticari ambargosu burada kayıtlıdır (Boğazköy Kazısı Arşivi)

Bu paragrafa göre bir tüccarı öldürmek olağanüstü büyük bir suç sayılmaktadır. 100 mina gümüşün yaklaşık 4000 koyuna ya da 400 sığıra denk geldiği düşünüldüğünde, bu cezanın ne denli ağır olduğu daha da iyi anlaşılmaktadır. Aynı paragraftan, elimizde iki kopya bulunmasına karşın, cezanın mantıksız olacak derecedeki ağırlığı nedeniyle, kâtibin bir yazım hatası olabileceği düşünülmektedir. Ama ne olursa olsun bir tüccarın öldürülmesinin büyük bir suç olduğu gerçeğini de kabul etmemiz gerekir. Aynı paragrafın daha geç versiyonunda geçen “biri bir tüccarı, malların arasında öldürürse” ibaresi ise, “soygun, gasp” gibi suçların tarifi olmalıdır. Bu suçun ne ceza gerektirdiği, metnin kırık olmasından dolayı anlaşılmamaktadır.

Diğer ilginç bir nokta, Hitit Devletinde ticareti yapılan malların birçoğunun yasalarca belirlenmiş olmasıdır. Hititlerin buna neden gerek duydukları ve ne ölçüde bu fiyatlara bağlı kaldıkları tartışma konusudur. Ticari mallar Hititlerin, genellikle kullandıkları ağırlık ölçüsü šekel ile gösterilmiştir. Bir Hitit šekeli yaklaşık 12,5 grama eşittir. Sıkça kullanılan ve kanunlarda da geçen bir diğer ağırlık ölçüsü ise minadır. Hititlerde 60 šekel bir mina ile eşittir, dolayısıyla bir mina yaklaşık 500 gramdır. Ancak her yerde bu ağırlık ölçüleri aynı değerde değildi. Babil’de örneğin bir šekel sadece 8,3 gram idi. Bu nedenle yazılı kaynaklarda bazı durumlarda hangi ülkenin ağırlıklarıyla ölçüldüğü özellikle belirtilmektedir.

Hitit Dönemine tarihlenen ağırlık. Çorum Arkeoloji Müzesi

Hitit kralının koruması altındaki Hititli tüccarların yanı sıra, yabancı tüccarların da bulunduğunu biliyoruz. Hitit Kralı III. Hattušili’nin Babil Kralı II. Kadašman-Enlil’e gönderdiği bir mektuptan, bugünkü Suriye sınırlarında yer alan Amurru ve Ugarit bölgelerinde sıkça Babilli tüccarlara yapılan saldırıları ve cinayetleri öğrenmekteyiz. Babil Kralı bu durumu doğrudan Hitit kralına rapor etmiştir. Hitit kralının cevabı ilginçtir. Ona göre bu suçun cezası bellidir: Katil, ölen tüccarın ailesine teslim edilir, onlar ise ya belli bir miktar gümüşü kabul ederler, ya da katili öldürürler. Hitit kralı, ölen tüccarın akrabalarının kendisine başvurmaları durumunda, konu ile şahsen ilgilenebileceğini de belirtmektedir.

Hitit Devleti’nde tüccarların tek görevinin ticaret yapmak olmadığı, onun yanı sıra dini işlerde de yer aldıkları görülmektedir. Bir bayram ritüelinde bir tüccar, kral ile beraber dinsel bir eylem gerçekleştirir. Hitit dua metinlerinde, ritüeller esnasında tartıyı sabote eden bir tüccar, bu şekilde tanrının öfkesini çekmektedir. Bir kehanet metninde ise, bir tüccarın sık sık getirdiği, fakat tanrıya sunulmayan nesnelerden bahsedilir. Anlaşıldığı kadarı ile tüccarların tapınağa ait mallarını ve sunularını doğru tartmaları, Hititler için büyük önem taşımaktaydı, aksi halde tanrılar onları cezalandırabilirlerdi.

Hitit metinlerinden, en azından bir kısım tüccarın kral veya tapınak için çalıştığı bilinmektedir. “Majestenin tüccarları” olarak adlandırılan bu tüccarların görevi, Hitit kralına vergi ya da hediye olarak yollanan ve genellikle değerli metallerden, taşlardan ya da boyanmış giysi ve kumaşlardan oluşan malları kontrol etmek ve belki onları Hattuša’ya ulaştırmaktı.

Hitit Devleti’nin, ticari alanda bazı düzenlemeler gerçekleştirdiği yazılı belgelerden bilinmektedir. Hitit Ülkesi’nin kuzeyinde hayatlarını boylar halinde sürdüren Kaškalı bir grup ile Hitit kralı arasında yapılmış olan bir antlaşma metninde, Hitit kralı, Kaškalı tüccarların sadece Hitit sınır beyi (BEL MADGALTI) tarafından belirlenen yerlerde ticaret yapabilecekleri konusunda ısrar ettiği görülmektedir. Bu metinde Kaškalı tüccarların Hitit bölgelerinde, belli bazı sınırlamalarla da olsa, ticaret yaptıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Boğa başlı vazo, Çorum Arkeoloji Müzesi

MÖ II. binyılda uzun mesafeli ticaret, oldukça canlı, tüm Akdeniz ve çevre bölgelerini kapsayan bir ticaretti. Bu ticaret ağı içinde, özellikle coğrafi konumlarından dolayı, bazı merkezlerin önem kazanması ve zenginleşmesi doğaldır. Burada sadece bazılarını saymak gerekirse Ugarit (Ras Şamra), Ura (Kızkalesi), Halap/Halpa (Halep), Alašiya (Kıbrıs), Alalah/Alalha (Tel Açana), Troia ve bugünkü Yunanistan’da yer alan Mikenai onların başında gelir.

Sayılan yerlerin arasında Ugarit, coğrafi konumu ve izlediği siyaseti itibarıyla, tam anlamıyla bir ticari merkez görünümündedir. Ugarit’in limanından çok sayıda tahıl yüklü geminin kalktığı, Ugarit’te bulunan yazılı kaynaklarda belgelenmiştir. Bu tahılların büyük bir kısmının Hatti Ülkesi topraklarına ait olan Ura’ya ve belki buradan Hattuša’ya gönderildiği de bilinmektedir. Ayrıca Ugarit’in ihraç ettiği mallar arasında şarap ve zeytinyağı da bulunur. Bunların yanı sıra tekstil ürünlerinin de çevre ülkelerin beğenilen malları arasında olduğu bilinmektedir. Fakat Ugarit sadece kendi malları ile değil, başka ülkelerin malları ile de ticarete katılmıştır. Eski dünyanın her yerinden, karadan ve denizden, Ugarit’e tüccarlar geliyordu. Kent o denli zengin olmuştu ki, gerektiğinde Hitit kralına asker göndermekten muaf sayılabilmek için krala 50 mina, yani yaklaşık 25 kg altın gönderebilmiştir.

Ugarit’in, Hititler tarafından ele geçirilişinden sonra, Hitit-Ugarit ticari ilişkileri de doğal olarak artmıştır. Yukarıda da değinildiği gibi Hititlerin Akdeniz’e açılan kapısı Ura Limanı idi. Bu nedenle Hititlerin tüm deniz ticareti de Ura üzerinden yapılmaktaydı. Ticaret o denli artmıştı ki, Uralı tüccarlar, Ugarit’te büyük güç sahibi olmuşlardı. Böyle bir durum doğal olarak diplomatik sorunlar da yaratmıştır. Bunu en iyi şekilde Hitit Kralı III. Hattušili’nin Ugarit için çıkarmış olduğu bir fermanda görmekteyiz. Bu metne göre, Uralı tüccarlar, Ugarit’te fazlasıyla gayrimenkul ve arsa satın almışlardır, ayrıca Ugarit halkına faizli borç vererek onları kendilerine bağlamışlar ve halkı mağdur etmişlerdir. Bu duruma engel olmak amacıyla, Hitit kralı bir ferman çıkarmıştır. Bu fermana göre, Uralı tüccarlar sadece yaz aylarında, yani ticaret yapma döneminde, Ugarit’te kalma hakkına sahiptir. Gayrımenkul satın almaları ya da faizle borç vermeleri ise yasaklanmıştır. Görüldüğü gibi Hitit Kralı direkt olarak uluslararası ticarete el koymaktadır.

Hitit Kralı ticareti, başka bir ülkeyi baskı altında tutabilmek için de kullanabiliyordu. Böyle bir durum, Šaušgamuwa Antlaşması adlı bir metinde görülmektedir. Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Amurru kralı Šaušgamuwa arasında imzalanan antlaşma şöyledir:

Assur kralı majesteme nasıl düşman ise, o sana da aynı şekilde düşman olsun. Senin tüccarın, Assur Ülkesine gitmesin! Onun tüccarını ise, ülkene bırakma, senin ülkenden de geçmezsin! Fakat eğer o senin ülkene gelirse, onu yakala ve onu majesteme gönder”.

Buna ek olarak Hitit Kralı, Ahhiyawa gemilerinin de (ya da bu gemilerle getirilen malların) Assur’a gitmesini yasaklıyor ve Assur ile savaş içinde olduğunu tekrar belirtiyor. Bu antlaşma, MÖ 2. binyıl ticaretinin, bugün de olduğu gibi, siyasi ilişkilerden etkilenebileceğini gösteren en güzel örneğidir. Belgeden anlaşıldığına göre Hitit Devleti, savaş içinde olduğu Assur’a bir ticari ambargo uygulamakta ve Assur Devleti’ni zayıflatmaya çalışmaktadır. Bu aynı zamanda dünya tarihinin ilk ticari ambargosu olarak kabul edilmelidir.

Hattuşa, Fotoğraf : Aykan Özener

Hititlerin deniz ticareti hakkındaki belgeleri son derece kısıtlıdır. İç Anadolu’da yer alan Hattuša kentinin denize kıyısı olmadığını dikkate alırsak, Hititlerin daha ziyade kara ticareti ile uğraştıklarını düşünebiliriz. Ancak Hatti Ülkesi’ne bağlı birçok devletin deniz ticaretinde aktif rol oynadığını biliyoruz. Nitekim Hitit kralının uygulamaya çalıştığı ambargo da deniz ticareti ile bağlantılıdır. Deniz ticaretinin, kara ticaretine oranla bazı üstünlükleri de bulunmaktaydı. Her şeyden önce çok daha hızlıydı. Bununla beraber daha da kârlı idi. Roma Dönemi’nde çok daha düzgün yollar yapıldığı halde, kara yolunu seçen bir kervanın masrafları, deniz yolunu seçene göre yaklaşık 62 misli fazlaydı. İki yol arasındaki masraf farkının bu denli büyük olmasının en büyük sebeplerinden biri, geminin taşıyabileceği yük miktarında saklıydı. İncelediğimiz dönemde, gemilerin yükü 10-20 ton arasında değişiyordu. Yukarıda bir eşeğin taşıyabileceği yükün yaklaşık 67 kg olduğunu belirtmiştik. Öyleyse bir gemi 150-300 eşeğin taşıyabileceği yükü taşıyabiliyordu. Dönemin gemi mürettebatı ise, 10-15 kişi olarak kabul edilmektedir.

Daha güvenli olmasına karşın, deniz yolculuğunun da tehlikeleri vardı. Tehlikelerin başında doğal olarak hava şartları geliyordu. Bir anda ortaya çıkan bir fırtına, bütün yükün denizin derinliklerine gömülmesine neden olabilirdi. Dönemin gemileri genellikle kıyıyı takip ederek yollarına devam ediyor olsa da, bir anlık dikkatsizlik bile büyük bir felakete yol açabilirdi. Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında böyle bir felaket için iki güzel örnek mevcuttur: Uluburun ve Gelidonya batıkları. Uluburun batığı Kaş’ın 8,5 kilometre uzaklığında yer almaktadır ve MÖ 14. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Sualtı kazıları sonucunda ortaya çıkan eserler ile o dönemin deniz ticareti hakkında geniş bilgi edinmemiz mümkün olmuştur. Gemi yaklaşık 15 metre uzunluğundadır ve sedir ağacından yapılmıştır. Yükü ise çoğunlukla ham maddelerden oluşmaktaydı. Taşıdığı yük arasında 10 ton Alašiya (Kıbrıs) bakırı ve 1 ton kaynağı belli olmayan kalay bulunmaktaydı. Gemide bulunan diğer ham maddeler arasında, yüzden fazla Kenan amphorası içinde reçine (tütsü malzemesi olarak), tam ve kesilmiş fildişi ve cam külçeler bulunmaktaydı. Ham maddeler dışında, bir de üretilmiş mallar mevcuttu. Bunların en önemlileri çanak çömlek, takılar ve tunç aletlerdi.

İlginç olan bir diğer buluntu, ele geçen bir yazı tahtasıdır. Ortası çukur olması bal mumuyla doldurularak, doğrudan mumun üzerine yazıldığını göstermektedir. Bu tip, kile göre az dayanıklı, yazı tahtalarının olması, belki Hitit Devleti’nde ticaret ile ilgili olan belgelerin azlığını da açıklamaktadır. Karada yürütülen kazılarda böyle bir eserin sağlam olarak ele geçmesi, Anadolu şartlarında çok zordur. Uluburun batığının hangi ülkeye ait olduğunu tespit etmek oldukça güçtür. En önemli delil gemide bulunmuş olan taş çapalarından elde edilmiştir. Bu çapalar ise, imâl yeri olarak Kıbrıs-Suriye-Filistin-Mısır bölgelerine işaret eder.

Deniz ticaretinde meydana gelen kazalar ile buna bağlı olarak ortaya çıkan durumlar için, Ugarit’te bulunmuş olan bir metin çok iyi bir örnek oluşturmaktadır. Metinden anlaşıldığına göre Hitit kraliçesi Puduhepa (III. Hattušili’nin karısı) bazı siparişler vermiştir. Bu siparişleri getiren gemi ise kaza geçirip batmıştı. Bu nedenle Ugarit’in baş denizcisi, Šukku adlı kaptanı dikkatsizlikle suçlamaktadır. Puduhepa burada Büyük Kral adına kararını açıklar: “Ugarit’in denizcilerin başı yemin etsin, sonra Šukku gemiyi ve gemide bulunan malları yerine koysun (telafi etsin)”. Bu metinden ayrıca geminin kaptana ait olmadığı, kaptanın belki ücretli olarak çalıştığı da anlaşılmaktadır.

Ticaret için gerekli olan gemilerin yapımı, tahmin edileceği gibi oldukça masraflı bir işti. Yapı malzemesi olarak büyük ölçüde ahşap kullanıldığından, yukarıda kısaca değindiğimiz marangozlar bu işte kullanılmaktaydı. Birbirine dost olan ülkeler arasında bu konuda bir işbirliğinin oluşabilmesi de mümkündü. Mısır kralı II. Ramses’in, Hitit Kralı III. Hattušili’ye gönderdiği bir mektuba göre, bir Mısır gemisi, Hattili marangozların üzerinde çalışabilmeleri için, Akdeniz’e kıyısı olan Amurru’ya bırakılacaktır. Böylece Hattili marangozlar gemi inşa etmek için çizimler yapabileceklerdir.

Son olarak kralların kendi aralarında yaptıkları bir ticarete değinmekte yarar vardır. Fakat krallar buna ticaret değil, “hediyeleşme” adını veriyorlardı. Oysa bazı metinlerden, yapılan bu faaliyetin karşılıklı, hatta antlaşmalı bir takastan ibaret olduğu ve bu nedenle ticaret adı altında incelenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Gönderilen hediyeler, teslim alınırken tartılırdı, kalitesi kontrol edilirdi ve istenildiği şekilde olmazsa sitem, hatta bazen şikâyet edilirdi. Mısır’dan bu amaçla özellikle altın gönderilirdi. Altın, gümüşe göre ortalama olarak dokuz kat değerliydi ve bu nedenle, bugün de olduğu gibi, zenginliğin göstergesiydi.

MÖ 2. binyılda Anadolu ticaretine genel olarak bakıldığında, şunu söylemek mümkündür: 2. binyıl başlarında Anadolu’da özellikle değerli metaller için, Assur Ticaret Kolonileri kurulduğu ve bu kolonilerden yerel beylerin de faydalandığı görülür. İyi organize olmuş ve ticaretini ayrıntılı olarak takip edebildiğimiz bu dönemin ardından, Anadolu’da Hititler dönemi başlar. Bu dönemde devlet, ticaret yapılacak yerleri tayin etmekte ve fiyatları kanunlarla saptamaya çalışmaktadır. Buna rağmen ticarette devletin tekeli söz konusu değildir. Devlet ticarette düzenleyici bir rol oynamakta ve saptamış olduğu fiyatlarla, belki de Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndan da bildiğimiz bir çeşit enflasyona engel olmaya çalışmaktadır. O dönemde, tüccarların belgelerinin eksikliğinden dolayı, uluslararası ticaret daha ziyade devlet yazışmalarından bilinmektedir. Ugarit’in Hitit egemenliğine girmesi ile Doğu Akdeniz deniz ticaretinin bir kısmı da, dolaylı olarak Hititlerin eline geçmiştir. Hitit Devleti bu ticarete fiilen girmemiş olsa da, ticaret ile uğraşan devletlerden vergi alarak ve başka devletlere ticari ambargo uygulayarak, söz konusu ticaretten dolaylı olarak faydalanmıştır.

MÖ 12 yüzyılın başlarında nedenlerini kesin saptayamadığımız olaylardan dolayı Hititler Dönemi sona ermiştir. Fakat ticaret hiçbir zaman sona ermemiş, değişerek devam etmiş ve günümüze kadar sürmüştür.

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız