İmparatorluğun Doğu Sınırı: Bin Yıllık Dönüşüm

Orta Çağdan beri bir deyiş olarak kullanılan “Roma bir günde kurulmadı” sözü, Roma İmparatorluk ordularının Küçük Asya yarımadasına ayak bastığı andan Ağustos 1071 tarihine kadar devletin doğu sınırının geçirdiği evreleri tanımlamak için güzel bir başlangıç cümlesi olurdu.

Hüsrev'in boynunu vuran Herakleios, Louvre Müzesi MRR 245

Zira Malazgirt Savaşı öncesinde doğuda en geniş sınırlarına ulaşan Bizans İmparatorluğu, bunu aşağı yukarı bin yıllık bir çaba ile, Part, Sâsâni, Emevi ve Abbasi gibi “süper güçlere” karşı giriştiği kıran kırana bir mücadele ile elde etmişti. Ne var ki bu sınır, Romalıların Asia kentlerini ilhak ettikleri MÖ 133 yılından 1071’e kadar geçen süre zarfında tahmin edildiği üzere stabil kalmayacak, neredeyse her yüzyılda önemli ölçüde Roma/Bizans lehine ya da aleyhine değişecekti. Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırına dair söz etmeye başlarken Roma ile “Nea Roma’yı” yani Bizans’ı birbirinden ayırmaksızın bir bütün halinde inceleyeceğimizi belirtelim. 330 yılında İmparator Büyük Constantinus (ya da Yunanca formu ile Konstantinos) zamanında (306-337) devletin başkenti doğuya, antik Byzantion kasabasına taşındıktan sonra üç yüzyıl içinde imparatorluğun hem dini hem demografisi hem de devletin resmî dili önemli dönüşümlere uğrayacaktı. Ancak Roma devlet kurumları, ordu sistemi ve sınırları dâhilinde yaşayan kimselerin zihnindeki Romalılık bilinci temelde pek az bir değişimle 1453’e kadar varlığını sürdürecekti.

Pergamon Krallığı’nın ilhakından MÖ 96 yılına gelindiğinde Roma orduları ile Part elçileri ilk kez Euphrates (Fırat) Nehri kıyısında karşılaştılar ve nehir iki devlet arasında sınır olarak kabul edildi. Ancak bu tarihte Roma’nın doğudaki komşusu sadece Partlar değil, aynı zamanda Pontus Krallığı, Armenia Krallığı ve Osrhoene Krallığı gibi yerel krallıklar da mevcutsa da Roma gücü karşısında uzun varlık gösteremediler ve Yakın Doğu bir müddet Roma-Part mücadelelerine sahne oldu. 224 yılına gelindiğinde Part hanedanının çöküşüyle birlikte I. Erdeşir öncülüğünde yeni bir hanedan olarak Sâsâniler yükselişe geçti.

Romalıların bu yeni komşuları, bir öncekinden daha mütecaviz bir siyaset ile antik Pers İmparatorluğu’nun sınırlarına geri dönmeyi kendilerine ülkü edinerek tüm Anadolu üzerinde hak iddia ediyorlardı ve doğu sınırında tansiyon yakın gelecekte bir hayli yükseleceğe benziyordu. Yine de 3. yüzyıldaki ilk çatışmalar ekseriyetle Roma lehine sonuçlanmış, 298 yılı anlaşması ile Romalılar sınırlarını Tigris (Dicle) nehri ve ötesine (Transtigritanae bölgeleri) taşımışlardı. İmparator Diocletianus zamanında (284-305) Fırat nehri boylarının güvenliği için inşa edilen savunma birimleri, şimdi sınır daha doğuya kaydığı için artık etkisiz kalmıştı ve yeni bir savunma hattına ihtiyaç vardı. Bu noktada II. Konstantios devrinde (337-361) sınır bölgelerindeki kent ve kalelerin tahkim edildiklerini görmekteyiz. Örneğin Amida (Diyarbakır), Constantina (Viranşehir), Cephas (Hasankeyf), Rhabdios (Hatem Tay kalesi) gibi kent ve kalelerin saldırgan tutuma sahip bu düşmanın ilerideki olası taarruzlarına hazırlık maksatlı güçlü surlarla çevrildiklerini bilmekteyiz. Romalıların aslında Ren ve Tuna sınırlarında Cermen istilacılara karşı uzunca bir müddet uyguladıkları savunma doktrininin bir benzerini burada hayata geçirmeye çalıştıkları söylenebilir: aşılması güç bir doğal sınırın ardında savunmada kalma stratejisi.

363 yılına gelindiğinde batı sınırında dalga dalga ilerleyen Cermen istilaları karşısında zor durumda kalan Romalılar, önemli bir yenilgiyi de doğu cephesinde aldılar. İmparator Iulianos’un (361-363) 363 senesinde büyük bir ordu ile Sâsâni başkentine yürüyüşü ve yapılan son muharebede hayatını kaybetmesi sonrasında imzalanan 363 barışı ile bölgede önemli toprak kayıpları yaşandı. Bu anlaşma ile Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en büyük kenti Nisibis (Nusaybin) ile Singara (Sincar) ve Dicle nehrinin doğusunda kalan araziler Sâsânilere terk edildi. (Bu hususta Nisibis’in savaşmadan Sâsânilere devredilişini bir hayli dramatik bir biçimde anlatan Antiokheia’lı tarihçi Ammianus Marcellinus’un kayıtları oldukça değerlidir.)

363 yılı anlaşmasının ardından 591 yılına kadar geçen sürede doğu sınırında göze çarpan bir değişim olmadı. Fakat 590’da Sâsâni Devleti bir iç savaş ile sarsıldığında tahtı gasp edilen genç kral Hüsrev, Bizans imparatoru Maurikios’a sığındığında onunla yakın bir dostluk kurdu. Maurikios’un yardımı karşılığında hakkı olan tahtına kavuştuğunda da o dönem Sâsâni kontrolünde olan Martyropolis (Silvan) ile Anastasiopolis (Dara) kentlerini ve Armenia bölgesindeki arazileri Romalılara teslim edeceğine dair bir söz vermişti. 591 yılında Bizans kuvvetlerinin desteğiyle rakibini mağlup eden Hüsrev, nitekim verdiği sözde de durdu ve adı geçen kent ve bölgeleri Romalılara teslim etti. Şimdi Roma İmparatorluğu Van Gölü havzasına kadar sınırlarını genişletmiş oluyordu. Böylece Roma sınırları 298 yılından sonra ikinci kez büyük oranda doğu istikametinde genişlemiş oluyordu. Ne var ki Romalıların bölgedeki varlığı uzun sürmeyecek, yaklaşan Müslüman fetihleri ile uzun bir kesintiye uğrayacaktı. 6. yüzyıl bu şekilde son bulurken 7. yüzyılın başında Balkan ordusunun karıştığı bir isyan ve darbe ile İmparator Maurikios’un (582-602) devrilmesi ve Phokas’ın (602-610) başa geçmesi sonucu doğu sınırında tam bir kaos hâkim oldu. Yaklaşık yirmi yıllık bir karmaşa döneminden sonra tahtı Phokas’tan alan Kartaca valisinin oğlu genç Herakleios (610-641) yaptığı bir dizi reformla birlikte Anadolu ordularını yeniden diriltmeyi başardı ve Sâsânilere karşı 622’de ilk karşı saldırıyı düzenledi.

Herakleios Dumbarton Oaks Coin Catalog BZC.1999.10

Bu noktadan sonra talih Bizans’ın yanında olacaktı. Zira yaklaşık yirmi yıldır Anadolu’da herhangi bir direniş görmeyen ve hatta başkentin karşı kıyısına kadar ulaşıp Ege adalarını dahi yağmalayan Sâsâniler, ilk olarak Herakleios’un orduları karşısında birbiri ardına yenilgiye uğrayacak, akabinde ülkelerinde patlak veren bir iç savaş ile mücadele edecek ve sonrasında da karşılaşacakları İslam fetihleri ile yüzleşip 642 yılındaki Nihavend Savaşı ile tarih sahnesinden ineceklerdi. Böylece artık Bizans’ın doğu sınırındaki komşusu Sâsâniler yerine İslam Devleti olacaktı.

8. yüzyıl Bizans-İslam sınırı ve 1045 Bizans-İslam sınırını gösteren harita

7. yüzyılın ilk çeyreğinde, Müslüman-Arap fetihlerinin de eli kulağındayken imparatorluk Mesopotamia bölgesi, Suriye ile Filistin kıyıları ve Mısır’ı hala elinde tutmaktaydı. Bizans ile İslam devletinin ciddi manadaki ilk çatışması 636 yılında Yermük’te oldu. Bu savaş ile Bizans Suriye-Filistin havalisini tahliye etmek durumunda kalınca Mısır ve Kuzey Afrika ile karadan bağlantı kesildi. Ancak her halükârda 641 yılı dolaylarında bu bölgeler de Bizans’ın elinden çıkacaktı. Bizanslılar, Sâsânilerin boşluğunu dolduran bu yeni rakiplerinin, bir öncekiler gibi sınır çatışmaları ile yetinmeyeceklerini, bilakis “gaza” anlayışı doğrultusunda nihai hedeflerinin başkent Konstantinopolis olduğunu kısa zaman içinde idrak ettiler. Araplar bu emellerine hem Kilikya bölgesi üzerinden karadan hem de Mısır’da (ve daha sonra fethedecekleri Kıbrıs’da) konuşlu donanmaları vasıtasıyla denizden ulaşmaya çalıştılar ve gerek Emevi dönemi gerekse de Abbasi döneminde Konstantinopolis’i pek çok kez kuşattılar. Ne var ki bu kuşatmaların başarısızlıkla sonuçlanmasında özellikle Bizans başkentinin kuvvetli ve aşılması güç kara ve deniz surlarının müdafilere sağladığı avantaj ve ayrıca düşman donanmasını yakmak için kullanılan, “Rum ateşi” olarak da bilinen “gizli teknoloji” bilhassa etkili olmuştur.

Ioannes Skylitzes, Madrid Yazması, Fol. 34v. Bizanslılar "Rum Ateşi" kullanarak Arap donanmasını yakarken.

Kara savaşları ise özellikle sınır hattının geçtiği Kilikya bölgesinde cereyan ediyor, Araplar her sene düzenli olarak gerçekleştirdikleri “yaz seferleri” ile Anadolu içlerini yağmalayıp geri çekiliyordu. Bizans-İslam mücadelesinde doğu sınırı Fırat ve Dicle havalisinden geriye çekilmiş, doğunun Amida (Diyarbakır), Martyropolis (Silvan), Edessa (Urfa), Melitene (Malatya), Antiocheia (Antakya) gibi büyük kentleri Müslümanların eline geçmişti.

Ioannes Skylitzes, Madrid Yazması, Fol. 205r, Araplar Edessa'ya Saldırken

Ne var ki kuzeydoğu komşuları Ermeni ve Gürcü krallıkları ile teması kesilmemiş ve bu bölgedeki sınırlar 11. yüzyıla kadar nispeten değişmeden kalmıştır. Genel manada; 7. yüzyıl ortalarından 10. yüzyıla kadar Kilikya geçitlerinde savunmada kalan Bizans, 10. yüzyılda Müslüman dünyanın da içine düştüğü buhranın etkisiyle yeniden harekete geçti. Bizans ilerleyişi VII. Konstantinos (913-959) devrinde Yukarı Fırat nehri dolaylarının kontrolünün sağlanmasıyla başlamıştı ancak esas motivasyon 961 yılında Girit adasının yeniden Bizanslılarca ele geçirilmesi oldu. Bu olay sonrası doğu sınırında da birbiri ardına başarı gelecekti. 962’de Toros Dağları boyunca uzanan çok sayıdaki kale ve Halep şehri Bizans kontrolüne girdi. 964’te İmparator Nikephoros Phokas (963- 969) zamanında Tarsus ve Edessa, 969’da Antiocheia Bizans hakimiyetine girdi. 974 yılında ise İmparator Ioannes Tzimiskes (969-976) Damascus (Şam), Beyrut ve Sidon (Sayda) kentlerine baskı kurarak Filistin kıyılarına ulaştı fakat bu ilerleyiş kalıcı olmamakla birlikte sadece yağma odaklıydı ve söz konusu kentler yine Müslüman hakimiyetinde kalmaya devam edecekti. Güney sınırında bunlar olurken kuzeyde de hareketlilik mevcuttu. 949’da Theodosiopolis’te (Karin ya da Erzurum), 966’da ise Taron havalisinde Bizans hakimiyeti sağlanmıştı. II. Basileios (976-1025) devrine kadar Müslümanlardan ele geçirilen bölgeler ve kentler için “Bizans’ın bölgeye geri dönüşü” yorumu yapılabilir. Ancak Basileios ve IX. Konstantin Monomakhos (1042-1055) devirlerindeki toprak kazanımları, Bizans imparatorluğunun kuzeydoğuda ulaştığı en geniş sınırlar ve son büyük toprak kazanımları olarak kabul edilir. Nitekim Malazgirt Savaşı'na kadar da bu sınırlar değişmeyecektir.

II. Basileios'un düşmanları önünde eğiliyor. Cod. Marc. gr. 17, fol. 3r'nin Atina Ulusal Tarih Müzesi için yeniden üretilmiş bir kopyası

Güney sınırında bu gelişmeler yaşanırken 11. yüzyıl başlarından itibaren Bizans, kuzeydoğu sınırında aktif bir siyaset izlemeye başladı. II. Basileios’un Gürcüler üzerine düzenlediği başarılı bir sefer sonrası bu bölgede Iberia Theması kuruldu.

Ioannes Skylitzes Madrid Yazması, Fol. 146v - Bizans Donanması Sicilya'ya Doğru Giderken

Bizans ilerleyişinin kendi kentine doğru yaklaştığını gören ve telaşa kapılan Ani kralı Hovhannes, 1022’de Konstantinopolis’e gönderdiği elçilik heyeti ile kentin anahtarlarını imparatora teslim etti. Basileios ise ölümüne kadar kenti idare etmesine izin vermiş, ancak öldükten sonra şehrin ve bölgenin kontrolünün Bizanslılara geçeceğini şart koşan bir anlaşma imzalamıştı.

Ioannes Skylitzes Madrid Yazması Fol. 228r, Hovhannes II. Basileios'a Ani'nin anahtarlarını teslim ederken

1025 yılında imparatorun ölümünün ardından Bizans artık Taron bölgesini, Iberia Themasını, Malazgirt merkezli Apahunik bölgesini ve Van Gölü’nün çevresindeki diğer kentleri de kontrolüne alarak Vaspurakan bölgesini ilhak etmiş oldu. Hovahnnes Smbat’ın 1041 yılında ölmesi sonrası Ani kentinin de anlaşma uyarınca kontrolünü devralmayı bekleyen Bizans’a karşı Hovhannes’in yeğeni II. Gagik başta direniş göstermiş, hatta kent surları önünde Bizanslıları iki kez mağlup etmişti. Ancak Gagik’in gücü 1045’te Bizans baskısı karşısında tükendiğinde Ani kentinin direnişçileri Bizanslılara boyun eğdi ve Gagik de Kappadokia havalisine sürgün edildi.

1045 yılından itibaren Bizans İmparatorluğu’nun doğuda bu şekilde en geniş sınırlarına ulaştığını görmekteyiz. Bu tarihten Malazgirt Savaşı'na kadar geçen süre zarfında sınır her ne kadar resmiyette değişmeden kaldıysa da aslında 1045’ten itibaren Türklerin Doğu Anadolu’yu “yoklamaya” başladıkları bir vakıadır. Bu yıl Ani kentine yapılan ilk saldırı, 1048’de Erzen’in, 1053’te Kars’ın yağmalanması, 1054’te Tuğrul Bey’in başarısız Malazgirt kuşatması gibi seferler ise bu durumun göstergelerinden sayılır. Esasında Bizans’ın doğu sınırı 1050’lerden itibaren de facto biçimde Selçuklu akıncıları tarafından ortadan kaldırılmıştı zira söz konusu akınlar 1067’de Caesaria (Kayseri) havalisine kadar ulaşmış durumdaydı. Nitekim IV. Romanos Diogenes’in (1068-1071) 1068 ve 1069 seferleri yaklaşık otuz yıldır Selçuklu akıncılarına karşı bir reaksiyon gösteremeyen Bizans’ın diriliş ve azamet çabasıysa da 1071 yılındaki son gövde gösterisinin “facia” ile sonuçlanmasının ardından doğu sınırının çöküşü kaçınılmaz biçimde gerçekleşmişti.

Bu cihetle Malazgirt Savaşı'ndan sadece dört yıl sonra Türkmenlerin Konstantinopolis’ten birkaç günlük mesafedeki Nicaea’yı (İznik) ele geçirip burayı başkentleri haline getirmeleri imparatorluk ordularının dağılışının ve Haçlıların gelişine kadarsınır mefhumunun ortadan kalktığının da en net resmidir.

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Prof. Dr. Jale İnan

Antalya’da Bir Arkeoloji Çınarının Gölgesinde   

Ülkemiz ama özellikle Antalya arkeoloji camiası 2014’ün 1 Şubat’ında 100 yaşına basan Türkiye’nin ilk kadın arkeologu Jale İnan’ı bir kez daha andı. 26 Şubat 2001’de aramızdan ayrılışının ardından onlarca yıl geçmesine rağmen Jale Hoca hiç unutulmadı. 

SON İÇERİKLER

Lucien Arkas ile Röportaj

1750 yıllarında Marsilya’dan Türkiye’ye gelen bir Fransız ailenin oğlu olan Lucien Arkas, 1945 yılında İzmir&rsqu...

Klaros Kutsal Alanı

İzmir İli, Menderes İlçesi sınırlarında yer alan Klaros, İonia’nın en önemli kutsal alanlarından biri aynı zaman...

Büyük İskender Sonrasında Smyrna (İzmir)

İzmir Körfezi’nin doğu derinliğinde uygun yerleşim koşulları nedeniyle İzmir Neolitik Çağdan itibaren kesintisiz...