Roma’da Kölelik

“Savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan veya başkasından satın alınan kimse, kul, esir” olarak tanımlanan “köle” kelimesi, Latince’de ise servus kelimesine karşılık gelmektedir. Romalılar insanları özgürler (liberi) ve köleler (servi) olarak ikiye ayırmışlardır. Ancak Roma hukukunda özgürler de kendi içinde ingenui (doğuştan özgür olanlar) ve libertini (azatlılar) olarak ikiye ayrılmaktadır.

  • Yazar : Hüseyin Sami Öztürk
  • Tarih : 9 ay önce

Pompeii’de bulunan fresk üzerinde betimlenen ziyafet sahnesinde hizmet eden köleler görülüyor. MS 1. yüzyıl. Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi, İtalya.

Roma’nın ilk yıllarında kölelik, ev köleliğinden ibaretti. Zira bu köleler, Roma’nın komşuları ile yaptığı savaşlar sonrasında, Romalılar ile aynı dili konuşan ve aynı soydan gelen insanlardan oluştuğu için, genel olarak diğer aile bireylerinden farklı bir muamele görmezlerdi. Bu nedenle ev köleleri de ailenin diğer üyeleri gibi, kendi topraklarını eker ve çiftçilik işleri yapabilirlerdi. Bu yüzden de Romalılar onlara aile üyesi gibi davranmaktaydılar. Fakat Roma Devleti Cumhuriyet Dönemi’nin ilerleyen yıllarında önce İtalya ardından Sicilya, İspanya, Kuzey Afrika ve sonunda Doğu Akdeniz dünyasını ele geçirip büyüyünce, başka ülkelerden birçok insanı köleleştirmiş ve bunun sonucu olarak birçok farklı dilden ve dinden insanı Roma’ya getirmiştir: MÖ 168 yılındaki Pydna Muharebesi sonrası yenilen Makedonya Krallığı’nı yağmalayan Paulus Aemilius, Makedonya’daki 70 kentten 150.000 insanı köle olarak Roma’ya getirtmiştir. Bir başka ünlü Romalı General Marius’un 140.000 insanı köleleştirdiği kaynaklarda geçmektedir. Ancak bunların içinde en fazla köleyi Roma’ya getiren Caesar olmuştur: MÖ 58–49 yıllarında Gallia’da bulunan Caesar 1.000.000 kadar Gallialı savaş esirini köle olarak satmıştır. Görüldüğü üzere farklı birçok toplumdan insan köle olarak Roma’da satılmaya başlayınca, bu köleler artık familia yani aile içinden sayılmamışlar ve onlar Roma Devleti’nin giderek büyüyen ekonomisinin sadece bir parçası olmuşlardır. Aslında bu kadar köle ihtiyacının doğmasına yol açan ana faktör ise senatörlerdir. Bilindiği üzere Roma’nın önde gelen kişileri olan Senatus üyeleri sadece tarım ile uğraşırlardı ve oldukça büyük çiftliklere sahiptiler. Öyle ki bu çiftliklerde bazen 20.000 ve üzerinde kölenin çalıştırıldığı kaynaklarda geçmektedir. Roma büyüyüp genişledikçe, senatörler de zenginleşmişler ve zenginliklerinin kaynağı olan latifundialar (büyük çiftlik) için daha fazla köleye ihtiyaç duymuşlardır. Hatta bu ihtiyaçları için MÖ II. yüzyıldan itibaren özellikle de Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki korsanları ve haydutları kendilerine köle temin etsinler diye el altından teşvik etmişlerdir: Ünlü coğrafyacı Amaseialı Strabon’un yazdığı gibi, Kilikia korsanlığının gelişimi köle ticaretiyle yakından bağlantılı olmuştur: MÖ 146 yılında Kartaca ve Korinthos’un tahrip edilerek Roma’nın zenginleşmesi ve bunun sonucunda İtalya’da latifundiaların giderek artması, çok sayıda köleye ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur. Bu köle ihtiyacı yüzünden uzun bir süre Romalılar korsanlığı bastırmak için hiçbir girişimde bulunmamışlar, tam tersine Romalı işadamları bu işi yüreklendirmişlerdir. Üstelik Roma, güçlü bir donanmaya sahip olan ve korsanlar da dâhil Ege deniz ticaret yolunu kontrol eden Rhodos’u zayıflatmak ve ekonomisini çökertmek için MÖ 166 yılında Delos Adası’nı serbest liman haline getirmiştir. MÖ 166 yılından sonra Delos Adası başta Romalı tüccarlar olmak üzere birçok tüccarın köle alıp-sattığı bir pazar haline gelmiştir. Strabon’daki anlatıma göre, günde on binlerce köle Delos Adası’nda satılmaktaydı ve hatta şöyle bir söz türemişti: “Tücccar, oraya git, gemini boşalt! Her şey satılır’”. Bir süre sonra, haydutluk/korsanlık faaliyetleri Roma’nın bölgedeki ticari çıkarlarını tehdit eden bir hal almaya başlayınca, Roma Cumhuriyeti MÖ 140 yılında Scipio Aemilianus ve iki Senatus üyesinden oluşan bir komisyonu, Mısır ve Yakındoğu’ya konu üzerine bir araştırma yapmak için göndermiştir. Buradaki krallarla görüşen heyet üyeleri, daha sonra Suriye’ye ve oradan da Rhodos’a uğramışlar; burada da Pamphylia ve Kilikia sahillerindeki korsanlığın nedenini araştıran heyet, korsanlığın yönetim yetersizliğinden kaynaklandığı sonucuna varmıştır. Ancak buna rağmen Roma herhangi bir önlem almamıştır. Zira bu durum Roma’nın çıkarlarına uygun düşmekteydi.

MS 2. yüzyıl tarihli kabartmada bir ziyafet sahnesi betimleniyor. Kline üzerinde uzanmış bir kadın ve çocuğunun yer aldığı sahnede bir hizmetçinin onlara yemek getirdiği görülüyor. Roma Medeniyet Müzesi, İtalya.

Doğu Akdeniz Bölgesi’nde ne Roma’nın ne de bir başka otoritenin olmaması yüzünden, Kilikialı korsanlar faaliyetlerini Batı Akdeniz’e kadar yaymışlardır. Hatta Kyrene’den Kıbrıs’a kadar olan bölgeye, korsanlar “Altın Deniz” (mare aureum) adını vermişlerdir. Korsanlar ne zaman Roma’nın MÖ 129 yılında kurduğu yeni eyaleti Asia arasında yapılan ticareti baltalamış ve Latin işadamlarının büyük ticari kayıplara uğramalarına yol açmış, Roma bunun üzerine ilk kez ciddi bir önlem alma ihtiyacı duymuştur. Bu gelişme üzerine, Senatus MÖ 102 yılında ünlü triumvir Marcus Antonius’un büyük dedesi olan praetor Marcus Antonius’u Kilikia’ya korsanlarla savaşmaya göndermiş ve MÖ 101 yılında Pamphylia’da provincia Cilicia kurulmuştur. Görüleceği üzere latifundialara gerekli olan köle ihtiyacı için teşvik edilen korsanlar ve haydutlar yüzünden, Roma Anadolu’da ikinci eyaletini kurmak zorunda kalmıştır. Çok kazançlı bir gelir kapısı olan kölelik mefhumu korsanlar ve haydutlar tarafından MÖ 63 yılındaki Pompeius’un korsan seferine kadar olanca hızıyla artarak devam etmiştir. Korsan ve haydutlar bu konudaki o kadar fütursuzlardı ki, kim ve ne olduklarına bakmadan herkesi kaçırıyor, satıyor veya yüklüce fidye istiyorlardı. Bunlardan birisi de Genç Iulius Caesar’dı: MÖ 76’da Rhodos’a hitabet eğitimi için giden lulius Caesar korsanlar tarafından kaçırılmış; korsanlara kendisini serbest bırakmalarını, aksi halde onları çarmıha gerdireceğini söylemiştir. Fidyesi ödenip serbest kalan Caesar, kendisinin sözlerine gülmüş olan korsanları, Miletos’tan hazırlattığı gemilerle yakalamış; onlara verdiği sözü tutarak, hepsini çarmıha gerdirtmiştir.

Kaçırılma ile köle olma durumu ne MÖ 63 yılındaki Pompeius’un ne de MÖ 27 yılında Augustus ile başlayan pax Romana’da son bulmuştur: Pax Romana’da bile, herkesin haydutlar tarafından kaçırılarak köle olarak satılma korkusu devam etmiştir. İnsanlar köle ya da özgür olmalarına bakılmaksızın kaçırılıyorlar ve bazı büyük çiftliklerin hapishanelerinde tutuluyorlardı. Bu nedenle Augustus uygun noktalara polis merkezleri kurdurarak, haydutluğu kontrol altına almaya çalışmış; çiftliklerdeki köle kamplarını kontrol ettirmiştir. Bir kentten bir kente yolculuk yapmak, özellikle de zenginler için oldukça tehlikeliydi: Genç Plinius, arkadaşı Attilius’un, Robustus adında tanınmış bir Romalı şövalye ile birlikte yaptıkları yolculuk sırasında haydutlar tarafından kaçırıldığını, bir başka arkadaşı Hispanus’a yazdığı mektupta dile getirmektedir. Kırsal alandan geçmek hatta gecelemek zorunda kaldığında, düştüğü korkulu durumu kendi üslubuyla anlatan hatip Aelius Aristides, ne zaman bir yerden bir yere yolculuk edecekse, yolculuğu olabildiğince kısa sürede nasıl gerçekleştirebileceğini hesapladığından bahsetmektedir. Zira haydutlar tarafından kaçırılıp, çok uzakta bir yerde bir köle pazarında satılabilirdi. Görüldüğü üzere, Antik Çağda özgür bir insan her an kaçırılıp köle haline gelebilirdi.

Pompeii’de bulunan freskte Romalı kadınlar ve siyahi köleler betimleniyor. Pompeii, Roma, İtalya.

Roma’da özgür bir insanın köle olarak satılması dışında doğumla kölelik ile hürriyetin kaybedilmesi (capitis deminutio maxima) ile kölelik durumu vardır: Roma hukukunda doğumla kölelikte köle bir kadın, özgür bir erkekten dahi çocuk doğursa o çocuk köle olarak kabul edilmektedir. Buna karşın özgür bir kadın, köle birisinden çocuk sahibi olursa, o çocuk özgür sayılmaktaydı. Bununla birlikte, eğer anne bir çocuğa gebeyken özgür, sonra ise köle olmuşsa; çocuk özgür kabul edilmekteydi.

Özgür bir kişi status libertatis’ten capitis deminutio maxima olma durumu Roma’da en sık rastlanan köle biçimidir. Savaş sonrası galip Romalı komutanın emriyle, ele geçirilen savaş esirleri köle pazarlarında açık arttırmayla satılmaktaydı. Bir başka hürriyetin kaybedilmesi durumu da, özgür bir Romalının mahkeme önünde alacaklı kişiye borcunun ödeyememesi sonucu gerçekleşmekteydi. XII Levha Kanunu’na göre alacaklı kişi, borçlu kişiyi el koyma (manus iniecto) ile bir köle gibi satabilirdi. Ancak bir Romalının Roma içinde köle olması yasak olduğundan, satış Tiber Irmağı’nın karşı kıyısında yapılabilirdi. Borç yüzünden kölelik Cumhuriyet Döneminin son birkaç yüzyılında artış göstermiştir. Zira bu dönemde toprağını terk edip askerlik görevini yapmak zorunda kalan Romalı çiftçi, dönüşte borcunu ödeyemediği için köle durumuna düşmüş; hatta ailesini dahi bu yüzden kaybetmiştir. Askerlik görevinden kaçmak da özgür bir Roma yurttaşının status libertatisinin düşmesine yol açar ve onu bir köle durumuna düşürürdü. Hırsızlık, soygunculuk, sahtekârlık vb. gibi kamu suçlarından dolayı çarmıha gerilme, madenlerde çalışma veya kürek mahkûmluğu suçundan hüküm giyenler de köle olarak kabul edilirdi. Fakat bunlar herhangi bir kişinin kölesi olmadıkları için ceza köleliğine (servus poenae) düşmüş sayılırlardı. Bu köleliğin diğer köleliklerden farkı, çocukları özgürlüklerini koruyorlardı. Romalıların expositi adı verdikleri aileleri tarafından satılan veya terk edilmiş çocuklar da köle olabilirdi. Bu çocuk/çocukları satın alan kişi istediği gibi büyütebilir ve köle olarak çalıştırabilirdi. Bu türden olaylar Roma’da ekonomik sıkıntının yüksek olduğu dönemlerde artış göstermekteydi. Örneğin MÖ 85/84 yıllarında Küçük Asya’da bulunan Sulla zamanında birçok aile tefeciler ve ağır vergiler yüzünden çocuklarını satmak zorunda kalmışlardır.

Köleler Roma’da Castor Tapınağı civarında kurulan köle pazarında satılmaktaydı. Yüksekçe bir podyum üzerinde sergilenen kölelerin üzerine, nereden geldikleri ve ne gibi özellikleri olduğunu yazan bir tabela asılırdı. Alıcı bu bilgilerin ışığında köleyi satın alır; eğer orada belirtilmeyen bir hastalık yüzünden kölesini kaybederse, parasını geri alma hakkına sahipti. MS 2. yüzyılın başlarında, köle pazarında satıcı tarafından dolandırılmamak için, Ephesos’tan Rufus adında birisi Köle Satın Almanın İncelikleri (De emptione servorum) üzerine bir kitap dahi yazmıştır.

Köle olmak Antik Çağda; ama en çok da Romalılar nezdinde bir insanın başına gelebilecek en kötü olaylardan biri olmalıydı. Zira Roma hukukuna göre köle bir şahıs değil, bir “eşya” idi. Bu nedenle eşya ile borçlar hukukunda bir mal olarak görülürdü. “Mal sahibi kişi”, kölesi üzerinde her türlü hakka sahipti; isterse yaralayabilir, sakatta bırakabilir ve hatta öldürebilirdi. Digesta’da Ulpianus’a atfedilen bir bölümde “Ius civile (vatandaşlık hukuku) nazarında köleler hiçtirler; ancak ius naturale (tabii hukuk) nazarında böyle değildir. Zira tabii hukuk karşısında bütün insanlar eşittir” diye yazmaktadır. Ancak Roma, hiçbir zaman uygulamada köleleri hukuk önünde “insan” olarak değerlendirmemiş ve köleliğin kaldırılması için çaba göstermemiştir. Aksine köleliği güçlendirici yönde kanunlar çıkartmıştır. Roma hukukunda köle şahıs olmamakla beraber insan olmasından ötürü, sahibi tarafından bazı imkânlara sahip olabilirdi. Eğer köle eğitimli ya da zeki ise, sahibi kendine fayda sağlamak için başta ticaret olmak üzere bazı işleri ona devredebilirdi. Köle de bundan fayda görebilir ve belli bir ücret de kazanabilirdi. Ayrıca birçok önde gelen Romalının evinde hukuk, edebiyat ve hatta tıp eğitimi görmüş köleler bulunmaktaydı. Köle sahipleri kimi zaman, eğitimli bu kölelerini yüksek bir fiyata satarak, hatırı sayılır bir para kazanmaktaydılar. Bunun yanı sıra, bazı kamu köleleri de devlet hizmetinde, farklı birçok alanda kullanılmaktaydılar. Örneğin kentler; kamu kölelerini hırsızları ve kaçakları yakalamak gibi, kentin güvenliğini ilgilendiren birçok alanda kullanmaktaydılar. Hatta Pontus et Bithynia Eyaleti valisi Plinius’un İmparator Traianus’la yapmış olduğu yazışmalardan, kamu kölelerinin mahkûmlara gözcülük dahi yaptıklarını öğrenmekteyiz: Plinius, Traianus’a yazdığı mektubunda mahkûmların gözetimini kamu kölelerine mi yoksa askerlere mi yaptırması gerektiğini sormuş; Traianus da ona “eyalette, mahkûmlara kamu hizmetlerindeki köleler aracılığıyla bekçilik edilmesi alışkanlığının korunmasını” öğüt vermiştir. Şimdiye kadar sadece Küçük Asya’dan belgelenen kolluk kuvveti diogmitesler genellikle hür vatandaşlardan, bazen de azatlı ya da kölelerden oluşturulan küçük bir birlik şeklinde, emrinde oldukları eirenarkhesler ya da paraphylakslarla birlikte kırsal alanda devriye gezerek, güvenliği sağlarlardı.

Pompeii’de bulunan Gizemler Villası’ndaki freskler kadın köleler ve hizmetkarlar betimleniyor. MS 1. yüzyıl. Pompeii, Napoli, İtalya.

Bir köle, özgürlük de elde edebilirdi; ancak bu durum köle sahibinin yani patronusun manumissio (azat) etmesiyle gerçekleşebilirdi. Ayrıca bir imparatorun emri veya bazı özel koşullarda da köleler azat edilebilirlerdi: Eli ayağı tutmayan bir köle, sahibi tarafından terk edilir; sahibini öldüren kişiyi yakalar ya da bir asker kaçağının yerini söylerse gibi, bazı özel durumlarda da özgür bırakılırdı. Patronus, azatlısı (libertus) üzerinde de kanuni olarak birçok hakka sahipti ve buna Roma hukukunda ius patronus denilmekteydi. Patronusuna her zaman saygı göstermek zorunda olan azatlı, eski efendisine karşı dava açamazdı ve üstelik ona bir hediye vermekle yükümlüydü. Eğer libertus, patronusunu öldürürse babasını öldürmüş sayılır ve ona göre cezalandırılırdı. Azatlının mirasçısı yoksa bütün malları eski efendisine kalırdı. Hatta patronusuna nankörlük yaparsa, yeniden köle olurdu. Köle sahipleri istedikleri kadar köleyi azat etme hakkına da değillerdi; hukukta bu konuda bir sınırlama bulunmaktaydı: Augustus tarafından MÖ 2. yüzyılda çıkartılan lex Fufia Caninia adlı bir yasayla azat edilebilecek köle sayısı şu şekilde belirlenmiştir: Bir kişinin iki kölesi varda, bunlardan sadece birisini; ikiden ona kadar kölesi varsa, yarısını; ondan otuza kadar köleye sahipse üçte birini; otuzdan yüze kadar varsa, dörtte birini azat edebilirdi. Bu sayının çok daha üzerinde köleye sahip olan kişi ise en fazla yüz köleye azatlık hakkı verebilirdi.

Roma’nın kölelik üzerine yaptığı kanunlar daha sonraki yüzyıllarda diğer devletler tarafından da değiştirilerek uygulanmıştır. Görüleceği üzere ne Roma’da ne diğer Eskiçağ toplumlarında ne de daha sonraki yüzyıllarda kölesiz bir yaşam biçimi düşünülememiştir. Üstelik kölelik, 1926 yılında o günkü adıyla Milletler Cemiyeti olan BM tarafından yasaklanıncaya kadar birçok devlet tarafından da sürdürülmekteydi.

 

EN ÇOK OKUNANLAR

Kültepe Kazılarında Yeni Buluntular

Kültepe-Kaniş kazılarında Eski Tunç Çağı'na tarihlenen Kültepe'ye özgü 4300 yıllık 10 yeni alabaster (gypsum) idol bulundu. 

Fotoğraf Yarışması

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması başlıyor. Fotoğraf arkeoloji biliminin en sevdiği yol arkadaşıdır. Arkeolojinin kendini anlatamadığı noktada fotoğraf en büyük yardımcıdır. Sadece Fotoğraf Sanatçıları arkeolojiyi sevmez aynı zamanda arkeologlarda iyi birer fotoğrafcıdır. Fotoğraf Yarışması ile uygarlıkları, kentleri ve geçmişi birbirine bağlayan yolların izinde arkeolojinin hikayesini arıyoruz.

SON İÇERİKLER

Cities and Urban Life in the Hittite World – a Trail Search

Hittite civilisation doubtless was urban civilisation. In the Late Bronze Age world of the Hittites, cities formed a ground pil...

Kanlıgeçit Yerleşimi ve Trakya’da İlk Tunç Çağı

Kırklareli il merkezinin hemen güneybatısında yer alan Kanlıgeçit, Mehmet Özdoğan’ın bölgede ger&cc...

Güvercinkayası: Basit Bir Köy Yerleşmesinde Karmaşık Düzene Geçiş

Güvercinkayası, bir diğer adıyla Porsuklukaya, deniz seviyesinden yaklaşık 1000 metre yükselen İç Anadolu plat...