A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined variable: ub

Filename: core/fonksiyon_helper.php

Line Number: 464

Backtrace:

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/helpers/core/fonksiyon_helper.php
Line: 464
Function: _error_handler

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/application/controllers/Web.php
Line: 11
Function: findBrowser

File: /home/aktuelarkeolojic/public_html/index.php
Line: 315
Function: require_once

Byzantion: Bir Kuruluş Söylencesi » Aktüel Arkeoloji

Byzantion: Bir Kuruluş Söylencesi

Efsanelerden Tarihsel Dönemlere

Argos Kralı Inakhos’un güzel kızı Io, aynı zamanda kentin Hera Tapınağı’nın rahibelerinden biridir. Bir gün Zeus, Io’yu görür ve ona aşık olur. Genç kızı sık sık ziyaret etmeye başlar. Fakat kısa süre içinde Hera, Zeus’un Io’ya olan tutkusunu fark eder. Tanrıçanın kıskançlığı zamanla yerini öfkeye bı rakır. Bunun üzerine Zeus sevgilisini eşinin gazabından korumak için beyaz bir ineğe çevirir.

Antikçağda bütün ünlü kentlerin kuruluşları, tarihi verilerle kanıtlanamayan şiirsel ya da mitolojik hikayelerle süslenmiştir. Söz konusu kentlerin kuruluşlarından önceki zamanlara ait olan bu efsaneler, esas itibariyle insanlarla tanrısal olguları karıştırarak kentlerin başlangıçlarına değer katmak isteyen antikçağyazarlarının ortaya attıkları söylencelerdir. Bu çeşit öykülerde çoğu zaman efsanenin nerede bitip tarihin nerede başladığı belli olmaz. Zira mitoloji ile tarih bir defa birbirine karışmaya görsün, ondan sonra bir daha onları birbirinden ayırmak kolay olmaz. İstanbul açısından da durum böyledir.

Troya Savaşı’ndan önceki dönemleri anlatan, MÖ 2. binyıl efsanelerinden birinde İstanbul Boğazı’nın isimlendirilmesine ve kentin ‘kurucusuna’ (oikistes/ktistes) ilişkin şöyle bir söylence vardır: Argos Kralı Inakhos’un güzel kızı Io, aynı zamanda kentin Hera Tapınağı’nın rahibelerinden biridir. Bir gün Zeus, Io’yu görür ve ona âşık olur. Genç kızı sık sık ziyaret etmeye başlar. Fakat kısa süre içinde Hera, Zeus’un Io’ya olan tutkusunu fark eder. Tanrıçanın kıskançlığı zamanla yerini öfkeye bı­rakır. Bunun üzerine Zeus sevgilisini eşinin gazabından korumak için beyazbir ineğe çevirir. Hera’ya ise, bu hayvanla hiçbir şekilde ilişkiye girmediği/ girmeyeceği konusunda güvence verir. Ancak tanrıça kocasının sözlerine inanmaz. Hayvanın kendisine verilmesini ister. Nitekim Io’yu alır. Bir akrabası olan yüz gözlü dev Argos’un gözetimi altına verir. Bu durumdan rahatsız olan ve sevgilisine acıyan Zeus, habercisi Hermes’i gönderir. Hermes devi büyüleyerek öldürür. Buna kızan Hera, Io’ya işkence etmek için, bu kez ona bir at sineği musallat eder. Sinek, inek kılığındaki Io’nun böğrüne yapışıp ısırdıkça, onu çılgına çevirir. Bir yandan doğum sancısı çeken diğer yandan da başına Hera tarafından musallat edilen sinek tarafından rahatsız edilen Io, bu şekilde kaçarak birçok yeri aşar. Trakya üzerinden geçer. Sonunda Kydaros (Alibeyköy Deresi) ile Barbyses (Kağıthane Deresi) ırmaklarının Khrysokeras’ın (Altınboynuz=Haliç) biti­mindeki bal­çık denize döküldükleri Semystra (Eyüp) adı verilen yere gelir. Burada Zeus ile olan ilişkisinden bir kız çocuğu dünyaya getirir. Byzan­tionlu Dionysios, bir at sineği tarafından rahatsız edilmeye devam eden ineğin, daha sonradan Byzantion’un kurulacağı burna doğru kaçtığını ve oradan su geçidini aştığını kaleme alır. Bundan dolayı boğazın Bosporos “İnek geçidi” (Boğaziçi); burnun ise, Bosporos Akra “Bosporos Burnu” (Saray­burnu) adını aldığını ifade eder. Ardından at sineğinin dürttüğü ineğin Bos­poros Burnu’ndan yüzerek, Avrupa’yı Asya’dan ayıran boğazdan geçmiş olduğu söylencesinin halk arasında yaygın olduğunu anlatısına ekler.

Hermes’in yüz gözlü dev Argos’u öldürme sahnesini konu alan kırmızı figürlü Atina amforası Hamburg Müzesi

Io’nun Kydaros ile Barbyses ırmaklarının yakınlarında doğurduğu be­beği, bu civarda oturan Semystra adlı bir kadın bularak evlat edinir. Bu kıza dadılık yaparak onu büyütür. Annesinin dönüşümünün iz­lerini taşıyan ço­cuğun alnında boynuz biçiminde çıkıntılar olması nedeniyle, ona Keroessa “boynuzlu” adı verilir. Keroessa genç kızken, güzellikte Trakya kızlarını aştığı için Poseidon ona âşık olur. Keroessa’nın deniz tanrısıyla olan ilişki­sinden adeta bir tanrı gibi onurlandırılan Byzas adında bir oğlu olduğu ri­vayet edilir.

Yerel bir efsaneye göre, bu aşkın ürünü olan çocuk Trakyalı nymphe (su perisi) Bizye tarafından bakılıp, büyütüldüğü için Byzas adını almıştır. Diğer bir yerel söylenceye göre ise Byzas, nymphe Semystra’nın çocuklarından biridir. Byzas er­genliğe erişince Trakya Dağları’nda ikamet etmeye başlar. Son derece korkuuyandıran vahşi hayvanlar ve barbarlar tarafından rahatsız edildiğinden ön­celeri sıkıntı çeker. Bu sırada bölgede ikamet eden otokton Trakya liderleri tara­fından gönderilen elçi heyeti gelir. Onu kendileriyle dost ve müttefik olmayateşvik ederler. Byzas elçilerin davetini kabul eder. Bunun üzerine Trakya krallarından Medias onu bölgeyi zarara uğratan vahşi bir hayvanla dövüş­meye gönderir. Byzas bu hayvana karşı yaptığı çarpışmada üstünlük kazanır.Ardından Kydaros ile Barbyses derelerinin birleştiği yere gelir. Bu­rada yere devirdiği bir boğayı tanrılara kurban eder. Ancak bir kartal suna­ğın üze­rinden boğanın kalbini kapar. Uçarak Khrysopolis’in (Üsküdar) kar­şı­sındaki Bosporos Burnu (Sarayburnu) ucuna konar. Kartalı takip eden Byzas, Sarayburnu’na gelir. Burada bir kent kurmaya karar verir. Ardından kentin planlarını yapar.

Bununla birlikte Patria Constantinopoleos’a göre Byzas, kenti gene mitolojik bir kahraman olan Antes ile birlikte kurmuştur. Parastaseis syntomoi chronikai adlı eserde Byzas ve Antes’in günlerinden söz edilir. Bu bakımdan söz konusu iki efsanevi kahramanın isimlerinin ön eklerinin bir araya getirilmesinden kentin toponym/yer adı Byz-Ant-ion oluşmuş olabilir.

Malalas ve Chronikon Paschale’ye göre bu sırada Trakya kralı olan Byzas, Barbyses’in ölümünden sonra, onun kızlarından Phidaleia ile evlenir. Doğduğu bölgede, adına izafeten Byzan­tion’u kurar. Kenti Poseidon ile Apollon’un yardımıyla surlarla çevirerek tahkim eder. Homeros’a göre, Troya surlarının efsanevi kurucusu da Po­seidon’dur. Halikarnassoslu Dionysios’a göre, Byzantion tanrı –Apollon?– tara­fından kurulmuştur. Zosimos’un Sibylla kehanetine istinaden yaptığı bir alıntıda ise, Byzantion’un surları için, tanrıların iradesiyle, insanlar için ‘tanrıların yaptığı surlar’ ifadesi geçmektedir.

Miletoslu Hesykhios’a göre, Byzantion kurulduktan kısa süre sonra, Trakya tiranı Haimos’un saldırısına uğrar. Byzas, Haimos’u teke tek dövüşe davet eder. Düelloda Haimos’u öldürür. Ardından lidersiz kalan Trakya ordusuna saldırır. Onları bozguna uğratır. Geri çekilen düşmanı Trakya’nın içlerine kadar kovalar. Ancak Byzas’ın yokluğunda bu durumu fırsat bilen İskit Kralı Odryses, Tuna’yı [Istros= Danuvius] aşar. Byzantion önlerine kadar ilerler. Kenti kuşatır. Ama güçlü Byzas’ın zarif eşi Phidaleia, diğer kadınların da yardımıyla İskit kampına bir sürü zehirli yılan salarak kenti kurtarır. Phidaleia daha sonra, kenti ikinci bir kez daha düşmanların saldırısından kurtarmıştır. Byzantionlu Stephanos’a göre, Phidaleia kadın­larla birlikte Byzas’ın erkek kardeşi Stroibos ve diğer erkeklerin yoklu­ğunda kenti kuşatan düşmanları boğazın içlerine kadar kovalamış ve onlarıboz­guna uğratmıştır. Phidaleia ve Byzantionlu kadınların düşman­ları yen­dik­leri yere, bu utkuya istinaden Kadınlar Limanı (Balta Limanı) adı veril­miştir.

Onomastik açıdan incelendiğinde Byzas adı çok eskidir. Trakya kökenlidir. Bu nedenle, kentin ilk efsanevi hikayeleri de Trakyalılarla ilişkilidir. Bununla birlikte kentin Trakçadan gelme adı, daha sonradan bölgeye koloni kurma amaçlı gelen Hellenler tarafından efsaneleştirilerek Megaralı kahraman Byzas ile synkronize edilmiştir.

Antik çağlarda Byzantion kentinin konumlanışı © Ece Zeber

Kentin kurucusu olarak gösterilen Byzas’ın, daha geç bir tarih gelene­ğinin ürünü olması muhtemeldir. Byzantionlu Stephanos, Etymologicum Magnum (s.v. Byzantes) ve Eustathius, Byzantion’un Keroessa ve Po­seidon’un oğlu Byzas ya da koloni kurucu Megaralıların donanma ko­mutanı Byzes tara­fından kurulduğunu yazarlar. Ancak, Byzantion adı, kentin kurucusu Byzas’­tan gelmektedir. Çünkü ku­rucu­nun adı Byzes olsaydı; kuru­lan kente Byzantion de­ğil de, Byzeion denmesi ge­rekirdi.

Byzantion ismi G. Curtius’a göre, Βυζα-ντ-; Βυζα-εντ- kökünden türe­miş olup ‘kartal yuvası’ anlamına gelmektedir. Pape-Benseler, Byzantion’un isminin ‘su yurdu/ülkesi’ anlamı içerdi­ğini iddia eder. K. Ostir’e göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βυζ- kökünden türemiştir. Su ile ilişki­lidir. Bu durum benzer şeklilde Βύζη, βυζία, Βύζηρες, Βαρβύζης örneklerinde de gö­rülmektedir. K. Ostir’i izleyen N. Zupanić ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βυζάντιον’un ‘su kenti’ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek; W. Tomaschek ve J. Miller’e göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύζης, Βύζος, Βαρβύζης gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ιον son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir.Benzer örneklere Phrygia Bölgesi’ndeki yer adlarında [Midas’tan Midaion; Gordios’tan Gordeion; Manes’ten Menesion; Daskulos’tan Daskuleion vb.] rastlandı­ğını belirt­miştir. Yazar ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyrialıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzanti­onisminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βυζ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü. Bu bakımdan MÖ 7. yüzyılın ilk yarı­sında buraya yerleşen Dorkolonistlerin kentin yerel ismini Hellence’ye uyarlayarak Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer; H. Krahe ve F. v. Duhn tarafından kabul görmüştür. Bununla birlikte G. Semerano ise, Byzantion adının Byzasya da Byzia’dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos’un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır.

Miletoslu Hesykhios’un kaleme al­dığı anekdotlardan birine gö­re ise, Megaralı Nysos’un so­yundan gelenler Byzas’ın önderliğinde yelken açarak Sarayburnu’na gelmişlerdir. Burada yerleş­miş ve Byzas adına istinaden buraya Byzantion adını ver­mişlerdir. Flavius Philostratus ise, Byzas’ın soyundan gel­diğini söyleyen Byzantion’lu sofist Marcus’un MS 2. yüz­yılda Megara’ya gittiğini ve onun Byzantion’a koloni gönderen halk tarafından çok iyi karşılandığını bildirir. Megaralı donanma komutanının adının Byzas olduğunu ve Megaralıların Apollon Pythios’a koloni kentini nereye kurmaları gerektiğini danıştıklarında, ‘körler ülkesinin karşısında’ bir yer aramaları kehanetini aldıklarını anlatır. Pythia’­nın bu imlemi aslında, Kalkhedon (Kadıköy) halkına işaret ediyordu. Çünkü onlar bölgeye daha önce gelmiş olmalarına karşın daha elverişsiz bir yer seçmişlerdi. Antik­çağda Kalkhedon’un ‘körler ülkesi’ olarak anılması bili­nen bir öykü olsa gerekti. Tarihin babası Halikarnassoslu Herodotos’a göre, Pers Kralı I. Dareios’un komutanı Megabazos, bu doğrultuda Kalkhedonlulara unutulmaz hatıra olarak, tarihe geçecek bir söz bırakmış­tır. Megabazos, Khersonesos (Geli­bolu Yarımadası) ve Hellespontos (Ça­nakkale Boğazı) yörelerinde henüz Pers hakimiyeti altında olmayan kent­lere karşı sefer düzenlerken, MÖ yaklaşık 511 yılında Byzantion’a uğramıştır. Burada bulunduğu sırada, Kalkhe­donluların kentlerini Byzantionlulardan 17 sene önce kur­duklarını öğ­ren­miştir. Bunun üzerine:

Kalkhedonluların o zamanlar kör olmaları gerektiğini; zira eğer kör olmasalardı; ellerinin altında böylesine güzel bir mevki varken, gidip de o kadar güzel olmayan bir yeri seçmeyeceklerini

söylemiştir. Benzer bir şekilde Amaseialı (Amasya) coğrafyacı Strabon ve Romalı ünlü tarih yazarı Tacitus’a göre, Kalkhe­don’un Megaralılar tarafından kurulmasından kısa süre sonra, Byzantion’u kuran insanlar kahineye danıştıklarında, Apollon onlara; ‘kör­le­rin karşısın­daki yere’ yerleşmelerini buyurarak, Kalkhedonluları ‘kör’ olarak tanım­lamıştır. Çünkü onlar söz konusu bölgeye daha erken bir tarihte gelme­lerine rağmen, hatalı davranarak, bütün zenginliği ile gözleri önünde duran bir ülke yerine, daha fakir bir memlekete yerleşmiş­lerdi. Plinius’a göre de, Kalkhedon eskiden Procerastis, ardın­dan Colpusa ve daha sonra CaecorumoppidumKörlerin kenti” şek­linde ad­landırılmıştır.

Byzantionlu Dionysios, Byzantionlu Stephanos, Miletoslu Hesykhios ve Eustathius’a göre, Byzantion kentini nereye kurmaları gerektiğini danışan kolonistlere, Delphoi’daki Apollon Tapına­ğı’ndan verilen kehanette:

O kente yerleşecek insanlara ne mutlu,

Trakya kıyısında, Karadeniz’in ağzındaki burnun yanında,

Balıkla geyiğin aynı yemden beslendiği yerde.

şeklinde cevap verilmişti (P. Gyllius’a göre, geyikler kışın ormandan körfez sahillerine inerek, Haliç’in bitimindeki bataklıkta sazların köklerini yerlerdi. Diğer yandan ba­lıklar da körfezin dingin denizi ve dereleri boyunca avlanarak geyiklerin otladıkları sığ­lıklardakökleri yutarlardı). Bu bakımdan kolonistler, tanrının uyardığı gibi Haliç Körfezi’nin uç sınır bataklığında Kydaros (Alibeyköy Deresi) ile Barbyses (Kağıthane Deresi) çaylarının ağzındaki Semystra adı verilen yer­de Byzantion’u kurmaya hazırlanırken bir karga kesilen kurbanın parça­sını alevlerin arasından kapıp Sarayburnu’na taşımış; böylelikle kentin as­lında bu burunda kurulması gerektiğini açıklığa kavuşturmuştu. Koloni kuru­cu­ları da, bunun Apollon tarafından kendilerine gönderilen bir alamet olduğusonucunu çıkarmışlardır. Bu şekilde, kentin nereye kurulması gerektiği konu­sunda yönlendirilmiş oldular. Byzantion’u Avrupa ile Asya’yı ayıran İstan­bul Boğazı’nın Trakya yakasında, günümüzde Topkapı Sarayı, HagiaSophia ile Sarayburnu’nun kapsadığı alan içinde kurdular.

[Byzantion’un kuruluş tarihi olarak, Eusebios, MÖ yaklaşık 659; Hieronymus, MÖ yaklaşık 659; MÖ yaklaşık 657; Lydus ise, otuz sekizinci Olimpiyatı yani, MÖ yaklaşık 628/625 yıllarını vermektedir.

Eusebios’a göre Byzantion, Kalkhedon’dan 26 yıl (MÖ yaklaşık 659); Miletoslu Hesy­khios’a göre, 19 yıl (MÖ yaklaşık 666); Herodotos’a göre ise, 17 yıl sonra (MÖ yaklaşık 668) kurulmuştur.

Bununla birlikte Megaralıların Byzantion’dan önce Kalkhedon’u kur­malarının bir hata olup olmadığı tartışma konusudur. Kalkhedon’un se­çimi Megaralıların bilinçli tercihin sonucu olma ihtimali yüksektir. Ni­tekim MÖ 750-550 yılları, Hellenlerin Akdeniz ve Karadeniz’de büyük ko­loni­zasyon hareketine giriştikleri dönem olarak kabul edilir. Pla­ton’un deyimiyle, Hellenler kısa süre içinde ‘tıpkı bir havuzun kenarında yaşayan karıncalar ve kurbağalar gibi deniz kıyı­sında’ yerleş­miş­lerdir. Akdeniz’i büyük ölçüde iskan ettikten sonra, Helles­pontos (Çanakkale Boğazı) ve Propontis’te (Marmara) koloniler kurmaya başla­mışlardır. Hellenlerin kolonizasyon hareketlerinin çok çeşitli nedenleri vardı: Bu nedenle­rin ortaya çıkmasında iç ve dış dinamiklerin rolü büyüktü. Bunlar siya­sal, sosyal, ekonomik ve dinsel olmalarının yanı sıra, politik etkenlere de dayanabi­lirdi. Çoğu zaman dış güçlerin baskısı ve emperyalist istila hareketleri bağımsızlıkla­rından ödün vermek istemeyen Hellenleri koloni kurmaya sevk ediyordu. Diğer yan­dan Hellas’ın dağlık topografyası devamlı artan yoğun nüfusu kaldıracak güçte değildi. Zaten az olan verimli toprakların küçük parsellere bölün­memesi için Hellenler primi­genius yasasını uygularlardı. Yani, ilk doğan erkek çocuk babasının bütün mirasına sahip olurdu. İkinci çocuk ise, hiçbir pay alamazdı. Bu bakımdan işsiz ve parasız gençler çoğunlukla şanslarını askerlikte ya da yeni kurulacakkolo­nilerde ararlardı. Her zaman için kentlerdeki parti çekişme­leri, politik sebepler ve bazen de tanrı kehanetleri nedeniyle bazı yurttaşlar vatanla­rından ayrılıp başka top­raklarda ve iklimlerde koloni hareketine girişirlerdi. Bütün bunların yanında, Hellas ve Ana­dolu’nun MÖ 8.-7. yüzyıllar­daki endüstriyel gelişimi Hellen kentle­rinde bir yandan hammadde ihtiya­cının artmasına neden olurken diğer yandan üre­tilen malların pazarlan­ması için yeni pazarlar ihtiyacı doğuruyordu. Bu durum kentler ve bölge­ler arasındaki ihracat ve ithalat hacminin büyü­mesine neden olması­nın yanı sıra, aralarındaki rekabeti de artırıyordu. Zaten kentlerin her zaman için daha fazla tahıl, kereste, metal ve köleye ihtiyaçları oluyordu. Bu ba­kımdan Hellenler Akdeniz, Ege, Marmara, Çanakkale ve İstanbul boğaz­larıile Karadeniz’de tarıma, balık­çılığa uygun, doğal ve yeraltı zenginlik­le­rine sahip bölgelerin liman olmaya el­ve­rişli koylarında koloniler kurmaya başla­mışlardır. Ardından ana kentle­riyle olduğu ka­dar, yörenin otokton halkla­rıyla ilişkiye geçmişlerdir.

MÖ 4. yüzyıl ait
Byzantion sikkesi YKY Nedim Tör Müzesi izni ile.

Sonuç olarak İstanbul’un tarih sahnesine çıkması herhangi bir kehanetin ya da efsanevi bir kahramanın başından geçen serüven dolu ya da trajik kay­naklı söylenceler perspektifinden kavranılamaz. Kimi ustalıkla betimlenmiş kimiyse üstünkörü biçimde nakledilmiş olaylar silsilesiyle bezenmiş bu değerli hazine baştan çıkarıcı olduğu kadar sancılı bir değerlendirme sürecini de beraberinde ge­tirmektedir. Zira ilkin tarihsel olgularla mitolojik söylencelerin birbirin­denayrımı ardındansa nakledilen anlatı kurgusunun, olaya taraf olan her iki top­luluk içinde eşdeğer geçerliliğe sahip olup olmadığının tespit edilmesi çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Byzantion’un efsanevi kurucusu ‘Byzas’ ve kuruluş süreci bağlamında, Megaralı göçmenlerin/kolonizatörlerin yöredeki etkinliklerini konu edinen anlatılar/söylenceler/mitolojik aktarımlar bu türden bir sorun alanının tasviri için uygun birer örnek oluştururlar. Antikçağ mitografları açık ve doğal bir şekilde olaylara ‘prohellenik’ bakış açısıyla yaklaştıkla­rından göze çarpan bir şekilde bölge üzerinde Hellen varlığını meşrulaştı­racak bir yaklaşım sergilerler. Modern araştırmalarda etraflıca irdelenmeksizin sıklıkla görülen bu ön kabul, yörede ikamet eden otokton halkları görmezden gelmek anlamınagelir. Bununla birlikte, eskiçağ bilimlerinin farklı alanlarından temin edilen sınırlı sayı ve içerikteki veri Kalkhedon’u MÖ 685; Byzantion’u ise, MÖ 668 yılında kolonize eden Megaralıların, bölgede şu ya da bu şekilde örgütlenmiş otokton topluluk­ların inisiyatifleri çerçevesinde var olabildikleri görüşünün de dikkate alın­masını zorunlu kılar. Aslında, aksi yönde bir eğilim yörenin yerel topluluklarını yok saymak anlamına gelebilir ki, bu durum tarihi yansızlığa ters düşen bir yaklaşım tarzıdır.

EN ÇOK OKUNANLAR

“Batı Uygarlığı Bir Hellen Mucizesidir” Dogmasını Sorgularken

İLK “BİZ”DEN BAŞLAMALI

“Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Hiyeroglif Luvicesi

Luvicenin kullanımına dair ilk bulgu, MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilen ve Kültepe/Kanišli Erken Asur tü...

Hitit İmparatorluğu’nda Luvice

Hitit Kanunlarında pek çok kez bahsi geçen luwili kelimesi, Hattuşa hükümetine bağlı bölg...

Hitit Dili ve Yazısı

Tanrılar ve Tapınaklar Ülkesi Hatti

Çiviyazısı öğrenmenin yolu klasik metinleri kopy...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız