36. Sayı -Anadolu'nun Kayıp Dilleri

“Anadolu’nun Kayıp Dilleri”, aslında kayıptan öte, ölü dilleri anlatıyor. Şansımız bu ölü dillerin büyük bir kısmının çözülmüş olması. Eğer dil yoksa halk da yoktur denebilir. Kaşkalar, İskitler, Trakyalılar, Kimmerler ve daha birçoğu, Anadolu’da uzun süre yaşadılar. Bugün sadece isimleri bilinen bu halklara ilişkin yazılı herhangi bir bilgi olmadığı için onların tarihlerini başka medeniyetlere ait yazılı belgelerden öğreniyoruz. Anadolu, kendisine bir şey bırakmayan uygarlıkları zamanla yok sayıyor ve onlar da zamanla yok oluyor.

Yıl MS 3150. Bilim adamları eski uygarlıkları araştırmak ve onlara ait izleri bulmak adına arkeolojik bir kazı alanında bulunuyorlar. Uzun süren çabalar sonucunda bulunan uygarlık kalıntıları (!) kazı raporlarına şu şekilde geçiyor: “Büyük bir yangın tabakasından geriye kalan evde, döneme ait beş adet cep telefonu iki tablet bilgisayar kalıntısı bulundu. Ne yazık ki geçen 1000 yıllık evrede metal oksitlenmesi sonucu tamamen kullanılamaz durumda. Söz konusu cihazın, yaklaşık olarak bin yıl önce binlerce kitabı içine alan dijital kütüphaneler olduğunu düşünüyoruz. Fakat toprak altında geçen 1000 yıllık süreç, bu dijital kütüphaneyi de kullanılamaz hale getirmiş. Dolayısıyla o dönem insanının kullandığı yazıya ve kültüre ulaşamıyoruz.” Bu satırlar bir bilim kurgu gibi gelse de gerçek olabilir. Dünyamıza bir gök taşı çarpsa. İnsanlık yok olsa, yıllar sonra ‘burada acaba eski bir uygarlık var mı?’ sorusuna yanıt arayanlar ne bulacaklar? Belki koskoca bir hiç! Oysa bugün, 2013 yılında binlerce yıl önce kilden yapılmış Hitit tabletlerini ya da mermer bloklara yazılmış antik metinleri okuyabiliyor ve o döneme ait hemen hemen her şeyi öğrenebiliyoruz.

Sanayi Devrimi sonrası modern dünyayı tanımlayan en genel geçer kültür, bilişim teknolojisidir. Elektriğe (enerjiye) dayalı bir kültür... Televizyon, radyo, bilgisayar, cep telefonları ve her türlü teknolojik alet, yaşadığımız dünyanın kültürünü temsil etmesine rağmen kalıcı değil. Gelişen dünyada kültür olarak tanımladığımız her şey; gazete, kitap, kütüphane, bilgi ve dokümantasyon dijitalleştikçe, yaşadığımız dünya gelecek binyıllarda tanımlanamaz ve kayıp bir çağ olarak düşünülebilir.

Geçen yıl bir proje hazırlamış, ismini de “Gelecek Bin Yıla Mektuplar” koymuştuk. Proje, günümüz modern dünyasında kullandığımız “genelgeçer” kültür üzerinden bir kalıcılık oluşturmak amacı ile düşünülmüş ve oluşturulmuştu. Kronolojik olarak insanlık tarihi incelendiğinde, tarihin dönemlere bölündüğü görülür: Hitit, Frig, Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi...

Dönemler tarihsel anlamda oluşturulurken üç öğeye bakılır: Dönemi oluşturan üretim araçları (taş- metal), kültür- sanat (heykel ya da mimari) ve ekonomik - politik yapı (sikke darbı). Fakat bu üç temayı da tam olarak anlamak için yazınsal kaynaklara ihtiyaç vardır. Kültür ve sanat bazen taşla yapılabilen bir eser, bazen de duvara boyanan bir resim olabilir. Fakat büyük yıkımlar doğadaki her şeyi zamanla yok eder. Maden bozulabilir, tekstil ve ahşap çürüyebilir...

Bu nedenle bir uygarlığı anlamanın en iyi yöntemi, o toplumdan bozulmadan kalabilen organik üretim malzemeleridir. En basit örneği ile taşa kazınmış bir yazı kalıcıdır. Son olarak, elinizdeki sayı, “Anadolu’nun Kayıp Dilleri”, aslında kayıptan öte, ölü dilleri anlatıyor. Şansımız bu ölü dillerin büyük bir kısmının çözülmüş olması. Eğer dil yoksa halk da yoktur denebilir. Kaşkalar, İskitler, Trakyalılar, Kimmerler ve daha birçoğu, Anadolu’da uzun süre yaşadılar. Bugün sadece isimleri bilinen bu halklara ilişkin yazılı herhangi bir bilgi olmadığı için onların tarihlerini başka medeniyetlere ait yazılı belgelerden öğreniyoruz. Anadolu, kendisine bir şey bırakmayan uygarlıkları zamanla yok sayıyor ve onlar da zamanla yok oluyor. İyi okumalar!

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız