Yalburt Pınarı’nda Bir Hitit Kralı

 Tunç Çağı, Soğuk Sular ve Anadolu Peyzajı  

 Ilgın Ovası’nın kuzeyinde Gavur Dağı’nın eteklerine kurulmuş olan Yalburt Yaylası’nın hemen yukarısında Kocakuyu denilen, suyu tatlı mı tatlı ve buz gibi bir kuyu bulunurmuş. Ne kadar çekersen çek, suyu hiç eksilmezmiş. Böyle anlatıyor Yalburt Yaylası’nın vefakâr sakinleri...  

  • Yazar : Ömür HARMANŞAH / Peri JOHNSON / Müge DURUSU-TANRIÖVER
  • Tarih : 1 ay önce

Yalburt Yaylası Hitit Havuz Anıtı (2013)

 1970 yılının Eylül ayında bu zengin kaynağın sularını borularla çevre köylere götürmek için Yol Su Elektrik İşleri Genel Müdürlüğü’nün yaptığı sondaj ve kanal çalışmalarında hiyeroglif yazıtlı kesme taş bloklara rastlanınca kazı durdurulur, Ankara’dan Anadolu Medeniyetleri Müzesi arkeologları arkeolojik tespit yapmak için davet edilir. Raci Temizer başkanlığında Yalburt’a gelen ve 1970-1975 yılları arasında burada zor şartlarda arkeolojik kazı, belgeleme ve mimari restorasyon çalışmalarını gerçekleştiren ekibin içinde Türkiye arkeolojisinin önemli isimleri vardır: Mahmut Akok, Aliye Öztan, Levent Zoroğlu ve Kemal Balkan... Burada tespit edilip ortaya çıkarılan ve onarılarak yeniden kurulumu (rekonstrüksiyon) gerçekleştirilen mimari anıt, daha sonradan anlaşıldığı üzere, Hitit İmparatorluğu’ndan bilinen en önemli yazıtlı anıtlardan biridir. Hitit Kralı IV. Tudhaliya’nın Güneybatı Anadolu’ya, özellikle de Likya bölgesine yaptığı askeri seferleri destanlaştırarak Luvi hiyeroglifleri ile kireçtaşı bloklar üzerinde anlattığı kutsal pınar anıtıdır bu. Yalburt Anıtı’nın ortaya çıkması ve yayınlanarak arkeoloji ve eskiçağ tarihine kazandırılması ile birlikte, bu çalışmalardan çok önce, 19. yüzyıl sonlarında, bir Avusturya-Macaristan heyetinin bölgeye yaptığı araştırma gezisinde aynı bölgede tespit edilen bir başka Luvice yazıt da birden hatırlanıvermiştir.

Yalburt Yaylası’nda Yol Su Elektrik İşletmesi’nin kanal çalışmaları

Yalburt Anıtı’nın 20 kilometre kadar güneyinde Kadınhanı’nın Köylütolu Yayla Köyü tarla arazisi içinde, M. Sokolowski adlı Polonyalı filolog tarafından 1885 yılında tespit edilip yayınlanan Hiyeroglif Luvice Köylütolu yazıtı, bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Kireçtaşı bir su teknesi üzerine işlenmiş olan Köylütolu yazıtı, bu mahalde Büyük Büvet adıyla anılan yığma toprak baraj yapısı ile ilişkilendirilmiştir.  

Yerel bir devlet adamı olarak belirlenen Sausga-Ru(wa)-ti tarafından yönetilen inşaat faaliyetlerinden bahis açan yazıtı da Emilia Masson yine IV. Tudhaliya ile ilişkilendirmiştir.  

2010 yazından bu yana her yıl düzenli olarak sürdürülmekte olan Yalburt Yaylası Arkeolojik Yüzey Araştırması Projesi, su ve sulama ile doğrudan ilişkili olan bu iki önemli Hitit İmparatorluk anıtını, hem araştırma coğrafyasının ve hem de araştırma sorunsalının merkezine oturtmuştur. Konya Ovası’nın kuzeybatısında yer alan, Sultan Dağları ve Boz Dağlar ile tanımlanan bu coğrafya, Hitit İmparatorluğu’nun Aşağı Ülkesini verimli batı vadilerine açan geçit bölgelerinden birini teşkil eder. Nitekim Ilgın’dan Akşehir ve Afyon’a doğru uzanan bu ana yolun özellikle askeri amaçlarla kullanılmış işlek bir rota olduğunu ve Ilgın Ovası’nın önemli bir duraklama ve askeri tatbikat alanı görevi gördüğünü Zenofon’un katıldığı Genç Kyros yönetimindeki Pers ordusu seferinden ve Mustafa Kemal Paşa’nın 1922 baharındaki Ilgın manevrasından biliyoruz. Hatta yüzey araştırma alanı içinde Ilgın’a bağlı Mahmuthisar Köyü’nde ele geçmiş bir yazıtta kayda geçmiş olan Bergama Kralı II. Eumenes’in Tyriaionlulara yazdığı mektuplarda, Ilgın ile özdeşleştirilen bu kente emekli askeri komutanlarını yerleştirerek onlara toprak verdiği, bu yerleşime de kent olma statüsü bahşettiği okunur.

Yalburt Projesi 2010-2013 sezonlarında tespit edilmiş ve çalışılmış olan arazi birimleri (Harita: Dr. Peri Johnson)

Bu tarihsel çerçevede düşünüldüğünde, MÖ 13. yüzyıl Hitit Kralı IV. Tudhaliya’nın Yalburt Anıtı’nda, Lukka, Nipira, ve Kuwakuwaluwanta ülkelerine yaptığı seferlerden söz açarken kullandığı zafer muştucusu sert askeri dil, Hitit ordusunun Güneybatı Anadolu seferlerine bu askeri yoldan gittiğine ve Ilgın Ovası ve çevresinin bu rota üzerindeki kilit rolüne işaret eder.  Bu önemli tarihsel verileri göz önüne alırken, Yalburt Projesi’nin temel araştırma sorularının başında, Hitit İmparatorluk coğrafyası içinde Ilgın Ovası ve çevresinin ne karakterli bir yerleşim yapısına sahip olduğu ile Yalburt ve Köylütolu Yayla anıtlarının nasıl bir kültürel peyzaj ve siyasi ekonomi kapsamına oturduğu gelmektedir.

Bu çerçevede özellikle siyasi iktidar ve marjinalleştirilen yerel halk arasındaki gerilim ön plana çıkarılır. Dolayısıyla proje, arkeolojik yöntem ve verilere öncelik vererek, siyasi iktidar kaynaklarından gelen resmi tarih verilerini eleştirel ve biraz da şüpheci bir gözle inceler. Ayrıca Yalburt Anıtı’nın özellikle içinde yer aldığı peyzajın bol pınarlı, mağaralı, düdenli ve obruklu karstik jeolojisi üzerine özellikle eğilinmiş, tarih boyunca insan toplumlarının bu özel jeolojik yapılarla nasıl bir ilişkiye girdiği, bu yapılara ne anlamlar ve işlevler yüklediği üzerinde durulmuştur.

Projemiz metodolojik olarak “mahal arkeolojisi” olarak adlandırdığımız, yerel peyzajlar ve mahaller hakkında yerel bilgiyi tarihsel ve arkeolojik verilerle harmanlayarak eskiçağdan bugüne kırsal coğrafyaların soy kütüğünü çıkarmayı amaçlar ve bu mikro-coğrafyaların siyasi ekolojisine eğilir. Bunu yaparken de bölgenin sakinleri ile işbirliğinin ve bilgi alışverişinin öneminin altını çizer.  2010 yılından beri bu bölgede sürdürülen bu kültürel peyzaj tarihi araştırma çalışmaları; arkeolojik yüzey araştırması, mimari belgeleme, jeomorfoloji ve sözlü tarih yöntemleri ile sürdürülmüştür.

Yalburt Projesi’nin çalışma alanı, genel olarak Ilgın ilçesi idari sınırlarını kaplarken, Kadınhanı ve Yunak ilçelerinin arazilerini de kısmî olarak içine alır. Bu geniş araştırma alanı, proje ekibine birbirinden epeyce farklı pek çok peyzaj ve mikro-coğrafyada çalışma olanağı sağlamıştır.  Çalışma alanı kuzeyde, Yalburt Anıtı’nın da üzerinde bulunduğu karstik jeolojik özellikler taşıyan ve yaylaları barındıran Gavur Dağı-Karadağ dolomitik kireçtaşı ve şist masifi ve güneyde, ormanlık üst sırtları, bol pınarlı yeşil terasları ve Ilgın ovasına akan nehir vadileriyle Sultan ve Boz dağları ile sınırlanır. Bu kuzey ve güney yükseltilerinin ortasında birbirlerine hidrolojik olarak bağlanan üç havza yüzey araştırma alanının kalbini oluşturur: Ilgın Ovası, Atlantı Ovası, Çavuşçu Göl havzası ile bunları birbirine bağlayan Bulasan Nehri Vadisi.

Yalburt Höyüğü’nde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi kazılarında ele geçmiş bir figürin. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Projenin ilk üç senelik diliminde, birbirinden oldukça farklı yerleşim özellikleri sunan bu dağlık, yaylalık ve ovalık peyzajlar, yaygın yüzey taraması yöntemleri, jeomorfolojik inceleme ve yerel bilgiye başvurma yöntemleri ile teker teker incelenmiş ve bölgenin kültürel peyzaj tarihinin ve malzeme kültürünün ana hatları ortaya konulmuştur. Yalburt Projesi’nin Akdeniz dünyası peyzaj arkeolojisine en önemli katkısı, arkeolojik peyzajları incelerken, bu kültürel coğrafyanın eskiçağdan bu yana nasıl bir dönüşüm geçirdiğine özel olarak odaklanması ve arkeolojik alanlarda özellikle modernizm, modern tarım ve çağdaş arazi kullanımı ile bu arkeolojik peyzajın nasıl etkileştiğine eğilmesidir.

Örneğin; Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 1960’ların başından beri Ilgın ve Atlantı ovalarında sulu tarım yapılabilmesine yönelik Çavuşçu Gölü Havzasını barajlama ve baraj sularının derin ve sığ kanallar sistemiyle ve kısmen doğal dere yataklarını da kullanarak bu iki ovaya akıtma projelerinin Ilgın peyzajına yaptığı derin etkisi incelenmiş, bu etki Hitit İmparatorluk Döneminden aynı bölge için sürdürüldüğü bilinen tarımsal kalkınma ve sulama projeleri ile karşılaştırılmıştır.  

Çavuşçu Gölü’nün kuzeyinde bugün kurutulmuş olan Kuru Göl Havzasında bu yıl inşaatına başlaması planlanan termik santral ve etrafında açılacak kömür ve kireçtaşı ocaklarının bölge kültürel,  ekonomik ve hidroilojik peyzajına etkisi keza fazla olacaktır.  Artzamanlı (hidrolojik) bir yüzey araştırması projesi olan Yalburt Projesi, özellikle Hitit İmparatorluğu Dönemi, öncesi ve sonrasına, dolayısıyla Orta Tunç Çağı ile Geç Demir Çağını kaplayan dönemlere odaklanır. Bu tarihsel perspektif içinde siyasi iktidar ile bölgedeki yerel kültürler arasındaki gerilimli ilişkiyi ekonomi, arazi, toprak, su ve diğer kaynakların kullanımı, yerleşim coğrafyası, askeri faaliyetler, yol ve rotaların kullanımı ve özellikle de kutsal mağara ve düden gibi simgesel anlamı yüksek tapınma alanları ve peyzaj unsurları çerçevesinde inceliyoruz.

David Hawkins ve Gojko Barjamovic gibi Hitit coğrafyası konusunda çalışan filologlar, Sultan Dağları’nı Hitit metinlerinden bilinen Huwatnuwanda Dağı ile özdeşleştirirken Ilgın ve çevresinin Pedassa (ya da Pitassa) ülkesi olduğunu savunmuşlardır. Beyşehir Gölü ve Çarşamba Suyu eğer bu bilim adamlarının savunduğu gibi hakikaten Hulaya Nehir Memleketi olarak düşünülürse; Pedassa, bu Beyşehir bölgesi ile birlikte Hitit Ülkesi ile Tarhuntassa arasında sınır teşkil etmiştir. Dolayısıyla Pedassa ülkesinin adı, Boğazköy’ün Südburg B Odası Anıtı ve Bronz Tablet gibi önemli, geç dönem Hitit İmparatorluk metinlerinde fethedilen, kontrol edilmek istenen bir sınır bölgesi olarak zikredilmiştir.

2010-2012 yılları arasındaki üç sezonda yapılan çalışmalar, genel olarak yüzey araştırma alanında Kalkolitik ve İlk Tunç Çağında su kaynakları, nehir boyları ve Çavuşçu Gölü kıyılarına odaklanan zengin ve uzun soluklu, höyük temelli bir yerleşim sistemi ortaya koymuştur. Orta Tunç Çağında (Assur Ticaret Kolonileri Döneminde) bu yerleşim seyrekleşmiş olmakla birlikte özellikle Çavuşçu Gölü havzası etrafında birleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Geç Tunç Çağı başlarında yani Eski Hitit Döneminde de bu yerleşim sistemi süreklilik gösterir. Ne var ki, elde edilen son derece çarpıcı sonuçlara bakılırsa, Geç Tunç Çağı sonlarında bölgede Hitit siyasi iktidarı tarafından yapılmış geniş kapsamlı bir tarımsal kalkınma, sulama ve yeni yerleşim müdahelesi gözlenmektedir. Projemizin başlangıcında, IV. Tudhaliya zamanına (MÖ 1237-1208) tarihlenen Yalburt Kutsal Havuz Anıtı ve Köylütolu Barajı dolayısıyla bir hipotez olarak sunduğumuz bu düşünce, bölgede özellikle Kaleköy Kale Tepesi kalesi ve yerleşimi, Yıldıztepe  taş ocağı, Çallı Ağıl Hitit mezarlığı ile Boz Höyük, Reşâdiye Küllük Höyük, Eldeş Nodalar Höyük, Misafirli Höyük ve benzeri bir çok höyükten elde ettiğimiz arkeolojik veriler, bu hipotezi kuvvetli bir şekilde doğrular görünmektedir.

Yalburt Yaylası Hitit Havuz Anıtı.

Bu arazilerden elde edilen seramik buluntular ışığında bu yerleşimlerin önemli bir kısmının Hitit İmparatorluk Döneminin sonlarına doğru kurulmuş yeni yerleşimler olduğu gözlenir ve imparatorluğun son yüzyılında siyasi iktidarın bu sınır bölgesine yaptığı ekonomik ve siyasi müdahalenin ve gösterişli yatırımın boyutlarını ortaya koyar. Ilgın ilçe merkezinin kuzeyinde yer alan Gavur Dağı’nın eteklerine inşa edilmiş olan Yalburt Anıtı ve çevresinde Raci Temizer ve ekibinin yaptığı kazı çalışmalarında başka Hitit yapısına rastlanmamıştı. Ancak anıtın sırtını yasladığı doğal tepenin üzerindeki höyükte ve Yalburt sularının aktığı vadinin içerisindeki Kalkamak sırtındaki Ortaçağ mezarlığı çevresinde yoğun bir Geç Demir Çağı (Frig), Hellenistik ve Erken Roma Dönemi yerleşmesi olduğu tespit edilmiş ancak bu çalışmaların yayını yapılmamıştı. Ankara Anadolu Medeniyetleri arşivindeki bu kazı malzemesi, arşiv belgeleri ve buluntular Yalburt Projesi ekibi tarafından yayına hazırlanmaktadır. 2010 yılından beri Yalburt Projesi ekibinin Yalburt Anıtı, Yalburt yayla yerleşimi ve çevresinde yaptığı yoğun yüzey taraması, bu pınarda İlk Tunç Çağından başlayan bir yerleşim gözlendiği, Hitit havuzunun yapımıyla ilk anıtsal bina faaliyetine şahit olduğu, ancak buradaki geniş ölçekli yerleşimin Geç Demir, Hellenistik ve Roma dönemlerinde gerçekleştiği gözlenmiştir. Geç Demir ve Hellenistik dönemlerde Yalburt Höyüğü ve Kalkamak Sırtına genişleyen yerleşim, en kapsamlı boyutlarına Geç Roma Döneminde ulaşır ve Karatepe, Kocatepe ve Cinnov Tepe arasında kalan vadi ve teraslara yayılır.

Roma İmparatorluk Döneminin başlarında, Yalburt havuzunun Hitit devşirme blokları ile daha küçük boyutlarda inşa edildiği ve dolayısıyla havuzun eskiçağda en az 1350-1400 yıl boyunca kullanılmış olduğunu biliyoruz. Yalburt Projesinin, dolayısıyla temel araştırma sorunlarından biri de Hititler ve Geç Tunç Çağının yerli halkı tarafından inşa edilmiş anıt ve yerleşimlerin, daha sonraki dönemlerde nasıl kullanılıp yeniden anlamlandırıldığı olmuştur. Yalburt Anıtı’nın ileriki dönemlerde yeniden kullanılması ve tahayyülü benzeri kültürel peyzajdaki süreklilikler ve kesintilere yüzey araştırma alanımızda başka mahallerde de rastlanmış, dolayısıyla projemiz açısından özellikle göz önüne alınan bir araştırma sorunsalı teşkil etmiştir.  Ilgın’ın 12 kilometre doğusunda, Bulasan Vadisi’nin dar bir kayalık boğazla Ilgın Ovası’na açıldığı noktada, bugünkü Karaköy, Kaleköy ve Zaferiye köyleri arazisinin tam ortasına düşen bir alanda yerli halk tarafından Kale Tepesi olarak adlandırılan yüksek bir kayalık tepe yer alır.

Bu doğal kayalık tepenin kuzey yamacında, tıpkı Yalburt Yaylası’nda olduğu gibi üst sırtlardaki dolomitik kireçtaşının altta kalan mika şist jeolojik tabakaları ile bir araya geldiği noktada, buz gibi soğuk ve içimi tatlı zengin bir su kaynağı bulunur. Bu kaynağın hemen yukarısında bölgede eskiçağdan bugüne kadar ulaşmış en görkemli taş mimari yapı olan kale duvarları göze çarpar.  Daha önceki arkeolojik literatürde Bulasan ya da Zaferiye Kalesi olarak adı geçen ve ciddiyetli mimari bir çalışmanın yokluğunda gelişigüzel olarak Hellenistik ya da Roma dönemlerine atfedilen bu anıtsal kalenin, hem Yalburt Havuzu’nda gözlenen taş işçiliği ile olan benzerlikleri, hem de kalenin hemen güneyinden ele geçen Geç Tunç Çağı seramikleri dolayısıyla büyük olasılıkla Hitit İmparatorluk Dönemine ait bir kale olduğu daha önceki yayınlarımızda öne sürülmüştü. Bu gözalıcı kale, 70 m. x 60 m.’lik küçük bir alanı çevrelerken, özellikle anıtsal kesme taşlarla örülmüş kuzey teras duvarı 8 ila 9 taş sırası yüksekliğinde korunmuştur. Bu taş sıralarının yüksekliği 65 ila 80 cm arasında değişir. Bucknell Üniversitesi Çevre Bilimleri ve Coğrafya profesörlerinden Ben Marsh’ın yaptığı çalışmalarla, Marl kireçtaşı olarak tespit edilen bu mimari blokların Kale Tepesi kayalık sırtlarından değil, Kale Tepesi’nin 1.2 kilometre güneydoğusundaki Yıldıztepe eskiçağ taş ocağından çıkarılmış olduğu tespit edilmiştir. Ocakta 2011 ve 2012 sezonlarında yaptığımız çalışmalarda, çok sayıda yeşil gabro taş alet parçaları ve kırıntılarına ve burgu deliklerine rastlanırken madeni keski izleri kesinlikle gözlenmemiştir ki, bu da burada bir Geç Tunç Çağı taş ocağı ile karşı karşıya olduğumuzu kanıtlar. Yıldıztepe taş ocağının Geç Tunç Çağına tarihlenmesi, Kale Tepesi’ndeki anıtsal kale yapısının Hitit İmparatorluk Dönemine ait olduğu savını güçlendirir.

Önümüzdeki senelerde Kale Tepesi’nde yapılacak bilimsel kazı çalışmaları, muhtemelen bölgenin önemli yönetsel merkezinin izlerini ortaya çıkaracaktır. Yalburt Projesi, son derece ayrıntılı ve belirgin arkeolojik sorunsallar çerçevesinde çalışır ve belki de Türkiye’deki peyzaj ve yüzey araştırma arkeolojisine katkı açısından bütüncül bir yaklaşım izler. Bu açıdan eskiçağın kültürel peyzajını bugün içinde yaşanan peyzajdan ayırmaz. Peyzaj yaşanan mekanların bütünü olarak, yerli halkların suyu, havası, bitkisi, taşı ve toprağına dayanarak geçindiği yaşam alanlarıdır.  Eskiçağ ile bugünün peyzajlarını apayrı nesnelermiş gibi araştırmak ve anlamak yerine, projemiz bilakis onlar arasındaki bağı, süreklilikleri ve kesintileri irdeleyen bir araştırma projesi olarak yola koyulmuştur. Bu tavrı ile de yüzey araştırmalarını kazı alanı belirleme amaçlı bir ön çalışma olarak gören zihniyetin, ya da “aman kültür varlıkları elden gidiyor bir an önce kayıt yapalım” telâşe memurluğu projelerinden kendini ayırır. Önümüzdeki yıllarda yapılacak çalışmalarla, bir yandan yoğun ve yaygın yüzey araştırmaları ile jeomorfolojik ve çevrebilimsel araştırmalara devam edilirken giderek yüzey araştırma alanı içinde seçilecek belli arazilere odaklanacaktır. Bir yandan da, yeni başlatılan Yalburt Anıtı’nın daha iyi korunması, çevre düzenlemesi ve yerel kültürel miras peyzajına kazandırılması konusunda yerel halk ile işbirliği çalışmalarına devam edilecektir.

EN ÇOK OKUNANLAR

Ayasofya

Tapınaktan Kiliseye, Kiliseden Camiye, Camiden Müzeye, Müzeden Bilinmeze…

Ayasofya’yı ister Ortodoks dünyasının simgesi, isterse Fatih Sultan Mehmed’in mirası olarak görelim her iki durumda da bu muhteşem yapının korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasının en geçerli yolunun, binanın kitlesel ibadete açılmasından değil tam aksine müze kuralları çerçevesinde titizlikle korunmasından geçtiğini belirtmek zorundayız. 

Alaca Höyük

Alaca Höyük, 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından “İmat Höyüğü” adıyla bilim âlemine tanıtılmıştır. Höyük 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok seyyah ve araştırmacı tarafından ziyaret edilmiştir. 1907 yılında İstanbul Müzeleri adına Th. Macridy Bey, sfenksli kapı önünde 15 gün süren bir kazı çalışması yürütmüştür. İlk sistemli kazılara ise 1935 yılında Atatürk’ün emri ile Türk Tarih Kurumu adına, R. Oğuz Arık tarafından başlanmıştır. 

SON İÇERİKLER

Latmos'un Küçük Çobanı : Jale Pınar

Son yıllarda Beşparmak Dağları için herkes gibi ben de çok endişeliyim. Çünkü madenler &cced...

Anadolu’ya Saygı Otobüsü Latmos’taydı

Bir Kültür Katliamı : Latmos'a Dokunma

Aktüel Arkeoloji Dergisi, 24 Kasım 2012 tarihin...

Gezginin Gözünden : Gaziantep

Güneydoğu'nun İncisi

Dört nesildir özenle sürdürülen ata mesleklerini sergiley...

X

ÖZELLİKLE DEĞERLİ OKUYUCULARIMIZ OLMAK ÜZERE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son aylarda yaşadığımız insan kaynakları ve fiziki koşullara bağlı sıkıntılar ve buna bağlı olarak kontrolümüz dışında gelişen bazı olaylar ne yazık ki abone olan ve olmayan bazı değerli okuyucularımızı da olumsuz yönde etkilemiştir. Okuyucularımıza ve takipçilerimize olan sorumluluk duygusu nedeniyle bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymaktayız.

NEDEN?

Yukarıda değindiğimiz koşulların yaşandığı süreçte, Aktüel Arkeoloji Dergisi e-ticaret sitesi olan Arkeoloji Dükkanı üzerinden yapılan abonelik ve sipariş gönderimlerinde aksaklıklar yaşanmıştır. Bu aksaklığın sadece Covid-19 pandemisi sebebiyle olduğunu söylemeyi çok isterdik. Ancak pandemi sürecine ek olarak bazı insan kaynakları seçimlerimizde hatalar yaptığımızı çok üzücü bir şekilde öğrendik. Gerek adli süreci olumsuz etkilememek gerekse bizi maddi zararın yanı sıra manevi zarara uğratmış olsalar dahi bu kimselerin haklarını ihlal etmemek için daha fazla bilgi şu an için paylaşamıyoruz. Ancak ilerleyen süreçte ihtiyaç duyulması halinde bu konuda ek ve detaylı bir açıklama daha yapılacaktır.

NE YAPIYORUZ

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden bir grup akademisyen, arkeolog ve diğer meslek gruplarından gönüllü katılımcılardan oluşan bir destek ve dayanışma ile yürütülen, Türkiye’nin “Arkeoloji Dergisi” unvanıyla anılan Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çalışmalarımızı 2007 yılından beri sürdürmekteyiz. Malumunuz olduğu üzere Türkiye’de hak ettiği değeri henüz tam olarak bulamamış olan Arkeoloji biliminin güncelliğinin, canlılığının korunması ve geliştirilmesi diğer taraftan da kültürel mirasımızın korunması ve güvence altına alınması konusunda en etkili kuruluşlar arasında gösterilmekten dolayı duyduğumuz gururu vurgulamak isteriz. Ancak yaptığımız işin sosyal sorumluluk yönü sebebiyle kendimizi ticari amaç güden bir girişim olarak değerlendiremediğimiz gibi ticari amaç güden dergilerin faydalanmakta olduğu pek çok imkândan da süreç içerisinde mahrum kaldığımızı bilgilerinize sunmak isteriz. Aktüel Arkeoloji Dergisi ekibi olarak bazı okuyucularımıza elimizde olmayan sebeplerle verdiğimiz sıkıntıdan dolayı özür dileriz. Tüm gücümüzle sorunları aşmak için çalıştığımızı, dergileri ve siparişleri kendilerine ulaştırmak için gerekli işlemlerin büyük bir özveriyle devam ettiğini belirtmek isteriz. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

AKTÜEL ARKEOLOJİ DERGİSİ

Öneri ve şikayetleriniz tıklayınız