SAGALASSOS´TA BİR GÜN

Ağlasun’un 7 kilometre kuzeyinde, Toroslar’ın sarp yamaçlarında kurulmuş olan Sagalassos antik kenti, bu yıl 19 - 20 Ağustos tarihleri arasında kültürel bir etkinliğe ev sahipliği yaptı.

Antik kentin kazı ve restorasyon sponsorları arasında bulunan Koptur Turizm tarafından gerçekleştirilen organizasyon ile eşsiz güzellikteki bu Roma kentinin ve bölgenin geçmişten bugüne devam eden beslenme alışkanlıklarının keşfedilmesi amaçlanıyordu. Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak, bu heyecan verici etkinlikte yer almak amacıyla 19 Ağustos’ta Isparta’ya seyahat ettik. Havaalanındaki karşılamanın ardından yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk için otobüse binip, Pisidya’nın görkemli
coğrafyası içinden geçerek Ağlasun’a ulaştık. Bu küçük kasaba, ayak bastığımız andan itibaren tazelik kokuyordu. Taze sebzelerin kokusu, el değmemiş bir doğa, kadim bir kültürün mirasçıları olan güler yüzlü insanlar ve Batı Toroslar’ın eteklerinde tüm ihtişamıyla bizi bekleyen harikulade kent: Sagalassos.
İlk durağımız Koptur’un, antik kente gelen turistlere konforlu bir konaklama imkanı sağlamak amacıyla bu yılın başlarında hizmete açtığı Sagalassos Lodge & Spa oldu. Doğanın tüm saflığıyla karşımızda uzandığı odalarımızda metropolün karmaşasından uzak, doğayla ve tarihle iç içe olmanın huzuru bambaşkaydı: Çiçeği burnunda ve keşfedilmeyi bekleyen bir dünyanın içindeymiş gibi…
Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı dönemlerine ev sahipliği yapan bu kenti ilk keşfeden ve 23 yıl boyunca kendini, bütün yaşamını buraya adayan “Marc Bey” emekliye ayrılmış ve kazıyı, tıpkı çocuğunu emanet eder gibi ekibine ve yeni kazı başkanı Jeroen Poblome’ye emanet ederek bir gün önce kentten ayrılmıştı. Yıllardır Sagalassos’ta Marc Waelkens ile çalışan Poblome ve ekibinin, bu kenti ve kazı çalışmalarını kutsal bir emanetmiş gibi üstleneceğinden hiç kuşkusu yoktu. Kazı ile ilgili sorularımızı ertesi sabaha saklayarak kokteylin ardından yemeğe geçtik. Bölgenin 2 bin yıllık beslenme geleneğinden esinlenilerek oluşturulan muazzam bir menü bizi bekliyordu. Ertesi sabah, kahvaltının ardından Sagalassos antik kentine hareket ettik. Kazı ekibi, kentin girişinde bizi bekliyordu. Bir süre, 1600 metre yükseklikte bulunan kentten Pisidya’nın muhteşem manzarasını izledik. Sonrasında kazı başkanı Jeroen Poblome ve kazı ekibi kent ve kazı çalışmaları hakkında ayrı ayrı bilgilendirmede bulundular. Kavunun bu kent için bir ‘protokol’ yemeği olduğu bizim için ilginç ve yeni bir bilgiydi. Yaklaşık 1500 yıllık mutfağı dolaştığımız sıralarda çalışmasına devam eden bir arkeolog, bir yumurta kabuğu ve çok sayıda tavuk kemiğini topraktan incelikle ayırıyordu. Havan olarak tanımlayabileceğimiz bir kalıntı üzerindeki kabartmalar, Antik Çağın estetik algısı karşısında ne kadar aşağı olduğumuzu yüzümüze çarpar gibiydi. Geç Hellenistik çeşmenin binlerce yıldır akmakta
olan buz gibi suyundan içip kütüphaneyi ziyaret ettik. Taşlarında binlerce yıllık sırları saklayan bu yapı özenle korunuyordu. Biraz ileride ise tüm görkemiyle antik tiyatro bizi bekliyordu. Toroslar’a yaslanmış 9 bin kişilik bu muhteşem yapıdan tüm Pisidya’yı bir tragedya izler gibi izleyebiliyorduk. Kentteki son durağımız Antoninler Çeşmesi oldu. Çeşme, oldukça iyi bir restorasyon görmüş olmakla birlikte çalışmalar son hızla devam ediyordu. Çeşme yapısına ait heykellerin birer kopyaları yapılarak yapı içinde konumlandırılmış ve bu eşsiz güzelliği tamamlamıştı. Ancak kazı ekibinin asıl hedefi, yeterli kaynak bulunduğu takdirde heykellerin, orijinallerine yakın biçimde, taştan oyulmuş kopyalarını yapmak ve çeşmenin Antik Çağdaki görkemini daha iyi yansıtmaktı. Bu gerçekleşmeden, ekip için bu restorasyon projesi tamamlanmış sayılmayacaktı. Bu arzularının en kısa süre içinde gerçekleşmesini dileyerek ve binlerce yıllık bu kentin izlerine ayak izlerimizi ekleyerek alandan ayrıldık.
 
Karia KURŞUN
Aktüel Arkeoloji Dergisi